Ana SayfaKitapGerçeğin kalbine doğru, kapitalizmin tersine yürümek – Ali Haydar Hengirvanlı

Gerçeğin kalbine doğru, kapitalizmin tersine yürümek – Ali Haydar Hengirvanlı

HABER MERKEZİ – Üç aylık düşünce ve kuram dergisi Demokratik Modernite’nin “Post Gerçek Çağ” dosya konulu son sayısı çıktı. Hakikatin epistemolojik ve ontolojik boyutuna eğilen derginin sunuş yazısında gerçekliği manipüle eden düşüncelerle iktidar-güvenlik-değer çalma konsepti oluşturulduğu ve geçtiğimiz yüzyıl ile bugün bu konseptin teorik olarak sistemleştirildiği vurgulanıyor. Aytuna Tosunoğlu’ndan Hüseyin Kalkan’a, Abdurrahman Aydın’dan Sonay Başaran ve Ali Haydar Hengirvanlı’ya dek birçok yazar makaleleri ile konuyu tartışıyor. Ali Haydar Hengirvanlı’nın “Gerçeğin kalbine doğru, kapitalizmin tersine yürümek” başlıklı yazısından kısa bir bölüm paylaşıyoruz.


Ali Haydar Hengirvanlı


Nesnellik ne anlama geliyor? Bir olayı, olguyu ele alırken olgunun bizzat kendisinden hareket ederiz. Yani objektif davranmak, objektif olmak, görünen olgunun gerçekliğine uygun olmalı demek isteriz. Şimdi bu boyutuyla baktığımız zaman sübjektivizme yüklediğimiz anlam nedir? Subje nedir? Öznedir, yani “ben”dir.

Sübjektivizm yani öznellik kendinden yola çıkmaktır. Gerçeklikten hareket etmek yerine, “ben”den yola çıkarak gerçeği yargılamaktır. En azından bu boyutlarıyla bunların kendi içinde doğru olan yanları da vardır.

Nesnellik adil olabildiği ölçüde mükemmel bir şeydir. Nesnel olmak, yani objektif davranabilmek çok önemlidir. Bu boyutuyla mahkûm edilemez. Ama diyelim ki, her şeyi objektifleştirme ve sübjektifleştirme, yani nesnelleştirme ve öznelleştirme ürkütücüdür.

Nesne yani obje, subjenin hizmetindedir. Bu ayrımın esas amacı da budur. Bölmenin, parçalamanın esas amacı budur. Hiyerarşi ve devletçi toplum gerçekliği itibariyle baktığımızda; üst toplumun kendisi bir subjeyi ifade ederken, alt toplum içinde yer alanlar ise birer objedir. Yani köle bir objedir. Bunu en fazla kim yapıyor? Kuşkusuz kapitalizm! Aristo köleyi, “konuşan bir alet” olarak tanımlıyor. Bu tarzda bir algılama gerçekten ürkütücüdür.

Kapitalizm bireye ve topluma müdahale ediyor. “Sen düşünme, ben senin için düşünürüm, sen duygulanma, ben senin için duygu yaratırım, sen ağlama, ben senin için ağlarım.” Yani yaşadıklarına karşı çıkma, muhalefet yapma yönünü öldürüyor. Bunlar duygusal zekâ ile bağlantılıdır.

Yaşam giderek sanallaşıyor ve ayakta ölüm gerçekleşiyor. Yani beden var, ruh yok. Ruhunuza müdahale edilmiştir. Günümüzde insanlar salt rasyonel düşünceden dolayı bazı değerleri kaybetmiştir. Yani akıl gereklidir fakat akılcılık farklı sonuçlara ve yetersizliklere yol açmıştır.

Başlangıçta yani doğal toplumda, neden her şey birbiri ile denge içerisinde yürüyor veya yaşıyordu? Çünkü duygusal zekâyla analitik zekâ arasında bir denge vardı. Fakat daha sonra bu denge yıkıldı ve bir kopuş yaşandı. Dolayısıyla burada insanlığın gelişiminde de bir kopuş yaşanmıştır. Yani insanlığın kaybetmesine neden olmuştur. Şimdi günümüzde bunun dengesini oluşturmadan istenilen sonuçlara ve hakikatlere ulaşamayız. Bir zekâ diğerine baskın geldiğinde değil, dengeli olduğunda o zihniyet bizi hakikate ulaştıracaktır. Örneğin analitik zihniyetin daha da gelişmesi ve baskın gelmesi, daha çok savaş, şiddet, eşitsizlik, ahlaksızlık ve adaletsizliğe yol açacaktır.

İtalyanlar moderniteyi “modernus” olarak adlandırmışlar. Yani eski çağ ve yeni çağ olarak ayırıyorlar. Ne zaman başlıyor? 18. yüzyılda Aydınlanma sürecinde başlıyor. Akılcılık, rasyonalizm, ulus-devlet ve laiklik bu süreçte gelişiyor. Bunları kendi gelişimi için kullanıyor. Yaşamı ise özünde boşaltıyor, özgürlüğün içini boşaltıyor, toplum-birey dengesini toplumun aleyhine bozuyor, bireyi de adeta üç maymunu oynayan bir kukla haline getiriyor.

Tüm bunlar özünde kapitalizmin icraatları oluyor. Geliştirmiş olduğu birey arayıştan yoksun, sorgulamayan bir durumdadır. Arayıştan kopmuş birey, sistemin sundukları ile sınırlandırılmış bir hayata mahkûm edilmiştir.

Gerçeğe ulaşmak istiyorsak, o zaman kapitalist yaşamın tersine yürümeliyiz. Yani sistemin söylediğinin tersini yapmalıyız, sistemi tersinden okumalıyız. Özgür yaşamak istiyorsak, kararlı bir biçimde özgür bir yaşam için mücadele etmeliyiz. Kapitalizm en çok parayı öne çıkarıyorsa, o zaman biz de ona karşı onur, saygı ve değerle karşı koyacağız. Bu değerlere bağlı kalacağız.

Sistem üç ‘S’leri şölen tarzında örgütleyerek topluma sunmakta, toplumun ve toplumsallığın içini boşaltmaktadır. Bunlarla başta kadın ve gençlik üzerinde yoğun bir etki yaratmaktadır. Bunlarla duygusal zekaya yönelmekte ve içini boşaltmaktadır. Örneğin sanata baktığımızda görüyoruz ki, sistem medya aracılığı ile yoğun bir biçimde sanatın içini boşaltıyor ve kendi hizmetine alıyor. Burada kendi sistemini derinleştiriyor. Yine cinselliği kullanarak toplumu hapsediyor. Bunu yaparken sadece kadını değil, bütün insanlığı öldürüyor, metalaştırıyor. Özgür bir insanın bütün değerlerini, saygınlığını, onurunu ayaklar altına alıyor. Maneviyatı tümden öldürüyor ve maddiyatçılığı öne çıkarıyor. Tabii ki, kadın üzerinde bu yıkımın boyutları daha derin ve çoktur.

Bu noktada insanın hayalleri önemlidir. Che’nin meşhur sözüdür; “İnsan hayallerinin büyüklüğü ölçüsünde özgürdür.” Bir insan kendi hayallerinin büyüklüğü ölçüsünde özgürdür. Ali Fırat, “Bir Halkı Savunmak” adlı kitabında, “Günümüzün mezardan beter yapılarının içerisinden öncelikle ütopyayla çıkış yapılır” diyor. Hayallerinizle onun içinden çıkarsınız ve önce ütopya oluşturursunuz. O açıdan hayaller belirleyicidir…*


* Ali Haydar Hengirvanlı, Demokratik Modernite içinde “Gerçeğin kalbine doğru, kapitalizmin tersine yürümek”, Sayı: 28, s.19-23

Previous post
İklim krizi: Temel gıdaların besin değeri düşüyor, bu ise daha çok ölüm demek
Next post
Zonguldak’ta maden ocağında göçük: Bir işçi yaşamını yitirdi