Ana SayfaYazarlarElend AydınHuzursuzluk, huzurbozanlık – Elend Aydın

Huzursuzluk, huzurbozanlık – Elend Aydın


Elend Aydın


Geçen günkü bir anket sorusuna cevaben “okur profilimi” şöyle nitelendirdim: “Huzursuz olup, huzur bozmak isteyenler!” Anlık bir cevaptı ama hayat zaten an’lardan oluştuğu için, her şey an’lıktır aslında.

Öte yandan insan aslında hep 11 aylıkmış! Bir bilimsel araştırma sonucuna göre, maddi-manevi varlığımız, her 11 ayda bir sıfırlanıp sil baştan başlıyor her şeye. Böyleyse, ne bu gam, ne bu keder, ne bu fırtına ve telaş!

Ama an’lar, 11 ay (ya da bir diğer teoriye göre 7 yılda bir) ya da başka bir kesit, efkârlı ve huzursuz bulutlar olarak yaşam göğünde salınmamıza engel olamıyor ya da gerçek böyle iken, bizler zamanda kaymalar ya da çakılmalar yaşayarak bir tür zaman gemisi gibi iç içe karıştırıyoruz her şeyi.

Adını hatırlamadığım bir film sahnesi canlandı şimdi gözümde: genç kadının belleği, geçirdiği bir kaza sonucu, kaza sabahının bir saatine sabitlenmişti. Her şey aynıydı, her sabah aynı kıyafetle aynı yere oturuyor, aynı yüz ifadesiyle aynı kahvaltıyı yapıyor ve “tayinim çıkmış, kasabadan ayrılıyorum bugün” diyordu. Tabi küçük kasabanın tüm ahalisi de o sabitlenmiş an’a (evet aslında an’dır geçici ya da sabit olan) dâhildi ve harika bir tiyatro oynanıyordu gerçek hayat adına. Hatta ailesi her sabah takvim yaprağını da aynı güne sabitliyordu.

Sabitlik ya da değişkenlik iki zıt kutup ama ya sürekli değişen diye düşündüğümüz zamanımız da genç kadın ve kasabasının zamanının farklı bir versiyonuysa? Mesela belki bizde de hiçbir şey değişmiyordur, sabittir ama bizler değiştiğini sanıyoruz. Tabi değişkenliğin işaretleri çok, saysak bünyeler kaldırmaz ama Zizek’in “yamuk bakışı”yla bakıldığında aslında o kadar da emin olunmaması gerektiğini anlıyoruz, değil mi?

Huzursuzluk ve huzurbozanlığa mı dönelim? Ama alıp başını giden şu devasa yaz bulutları da ruhsal iklimimizin huzursuzluğunun sonucu ya da tanığı değil midir? Hatta an itibariyle devasa kanatlarıyla kanatsızlığımızla dalga geçer gibi geçip giderken, bir huzursuzluk ve huzurbozanlık librettosu değil midirler? Üstelik varoluşun genlerinde de huzursuzluk ve huzurbozanlık vardır bence; yoksa dünya ve tüm planetler böyle durmamacasına dönü durur, bizleri geçmiş-şimdi-gelecek diye nitelendirdikleri salıncakta huzursuzca sallarlar mıydı? Gerçi birileri hiç sallanmıyor, zamanın bürokratik bir kürsüsüne yapışmış bir sülük gibi hep aynı ses ve sözlerle sahne alıyor, daha doğrusu; sahneden hiç inmiyorlar, bakasımızın hiç olmadığı sahneye…

Mesela adı lazım olmayan bir lider, toplumdaki şahane buluşmayı zikretmeye çalışırken bir ismi özellikle vurguladıktan sonra (İttifakın öbür liderini) teşekkürlerini sıralarken belirleyici rolde olduklarını herkesin bildiği Kürtleri bir türlü anamadı ama andığında AKP’li, MHP’li seçmenin arasına sıkıştırarak anma “cesaret”, özensizlik ve saygısızlığını gösterdi! Çünkü zaman sömürgeci ve sömürge ayaklarına yapışmış kalmış bir ruhtan hitap etti muhterem efendi. Çünkü Kürtler kadar herkes biliyor ki, onlar (Kürtler) söz konusu oldu mu, asla “Sezar’ın hakkı Sezar’a” olmuyor, en albenilisi bile bir şekilde sömürge valisi ya da aşağılık kompleksiyle etekleri tutuşmuş bir sömürgeci polisi olup çıkıyor.

Üstelik mesele teşekkür, tebrik bekleme falan değil, tıynet meselesi. Çünkü hak edilen teşekkür ya da selamlamayı sergilediğimizde esasta kendimiz ve hakikatle kurmuş olduğumuz ilişki dile geliyor; ama aksi olduğunda; Kürtler ya da Sezar küçülmüyor, gerekli cümleyi kuramamış olanlar küçülüyor –ki, zaten Canan Kaftancıoğlu’lardır Kürt, Türk, Çerkez, Ermeni, Yahudi buluşmasını yaratan. Toplumsal muhalefetin kalbi duyarlıdır; kimin aklında ve ceplerinde ne sakladığını gayet iyi bilir.

Öte yandan huzursuz çiçeklerin şarkısı, bazen mehtabın da kendisi, bazen fırtına çağıran bazen de bir serçe tüyüyle dinlenebilenler olabildikleri için muktedirlerden de renkli renksiz uşaklarından da daha huzurludurlar. Bu farkındalıkla nice huzur bozan bulutlara.