Ana SayfaEkonomiİktisatçı Bahadır Özgür: AKP piyasa kaidelerinin en ‘kutsal’ını çiğnedi, sonuçları sadece iktisadi olmayacak

İktisatçı Bahadır Özgür: AKP piyasa kaidelerinin en ‘kutsal’ını çiğnedi, sonuçları sadece iktisadi olmayacak

Geniş kitlelerin yoksulluk ve işsizlik gerçeği ile şekillenen ekonomik kriz gündeminin ‘uluslararası sermaye ilişkileri’ tarafına, geçtiğimiz hafta siyasetin ekonomiye doğrudan müdahalesi eklendi. AKP iktidarının popülizmini sürdürmek adına ekonomiyi kendi etrafında kümelenmiş dar bir ihaleci-rantçı kesimin çıkarına göre düzenlediğini belirten Gazete Duvar yazarı iktisatçı Bahadır Özgür ile AKP’nin ekonomi politikalarını konuştuk. Özgür, “Ama” diyor “Bu beyhude bir çaba zira AKP, kendisini var eden piyasa kaidelerinin en ‘kutsalı’nı çiğnemiş oldu.”


Söyleşi: Özlem Ergun


AKP açısından 31 Mart yenilgisinden sonra 23 Haziran bozgununu hazırlayan hezimetin en temel dinamiklerinden biri de ekonomi cephesindeydi kuşkusuz.

Kriz başgösterdiğinde ‘beton ekonomisinin’ yarattığı ihale düzeniyle birlikte ‘lütuf ekonomisinin’ de sonuna gelinmişti.

İktidar cephesinin ‘toplumsal rıza üretmez’ hale gelmesinin en son somut ifadesi 23 Haziran seçimlerine gelirken Erdoğan’ın  ‘Karınlarını doyurduk yine de oy vermiyorlar’ sözlerinde somutlanıyordu en çok.

Yine aynı günlerde “Serbest piyasa ekonomisinden vazgeçildiği veya yeni bir model arayışı içinde olunduğu yönünde izlenimlere izin vermemeliyiz” diyen TÜSİAD Başkanı Simone Kaslowski’ye Erdoğan’ın yanıtı “Bunun hesabını sormasını bilirim” oluyordu.

2002 yılında iktidara gelirken vaatleri ile birlikte desteğini talep ettiği iki kesime, toplumun en alttakileri ile en üsttekilerine aynı günlerde ‘posta koyuyordu’ Erdoğan.

Geçtiğimiz hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’yı görevden alarak yerine yardımcısı Murat Uysal’ı ataması, ekonomik sonuçlarının yanı sıra ve ondan da öte mevcut tablonun siyaseten okumalarıyla gündemin ilk sırasındaki yerini aldı.

Ekonomi yönetimine böylesine doğrudan bir müdahaleyi “Dışarıdan gelen akışa bağımlı ekonomisiyle Erdoğan ateşle oynuyor” diyerek yorumlayan iktisatçı ve siyasetçilere Erdoğan’ın cevabı ‘Merkez Bankası kafasına göre hareket ediyordu, revize edeceğiz’ şeklinde oldu.

“Merkez Bankası’na doğrudan müdahale, esasında AKP’nin 2002’de yönetmeye talip olduğu ve 2013’lere kadar da bağlı kaldığı büyüme modelinden ‘resmen’ kopuş anlamına geliyor” diyen Gazete Duvar yazarı iktisatçı Bahadır Özgür ile siyasi iktidarın uluslararası sermaye ile giderek gerilen ilişkilerini, geniş halk kitlelerinin gerçek sorunlarına çözüm sunmaktan uzak ekonomi yönetimini, her ne kadar iktidar söylemleriyle saklanmaya çalışılsa da sonuçları açıkça ortaya çıkmaya başlayan ekonomik krizi ve öncekilerden farkını konuştuk.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Merkez Bankası başkanını görevden alması siyaseten ne anlama geliyor? Bir çeşit ‘ekonomik intihar’ olarak yorumlanan görevden alma girişiminde siyasi iktidar ne tür bir ‘göze alma/cüret’, diğer tarafta ne tür bir motivasyona sahip? Merkez Bankası’na böylesine doğrudan bir siyasi müdahale AKP iktidarı ve ekonomi açısından ne tür sonuçlar doğuracaktır?

Merkez Bankası’na doğrudan müdahale, esasında AKP’nin 2002’de yönetmeye talip olduğu ve 2013’lere kadar da bağlı kaldığı büyüme modelinden ‘resmen’ kopuş anlamına geliyor. Neydi bu model? 2001 krizi sonrasında Türkiye yeni bir iktisadi rejime geçti. Küresel olarak da egemen olan bu rejimin özü, finansal piyasaların istikrarını ön planda tutan bir yaklaşımdı. Bunun koordinatörü de Merkez Bankası’ydı. Merkez Bankası’nın bağımsızlığından kasıt, para politikalarının siyasetin değil, piyasanın ihtiyacı çerçevesinde belirlenmesiydi. Merkez’in ana işlevi fiyat istikrarını sağlamaktı. Yani döviz kuruna, sermaye hareketlerine müdahale değil, elindeki faiz silahını kullanarak enflasyonu kontrol altında tutmaktı. Bu şu mantığa dayanıyordu: Enflasyon düşerse finans kesiminin elindeki varlıklar değerlenir, yabancı sermaye de bu varlıklara gelir, böylece finansal canlılık üretim sektörünü de canlandırır. Onun ihtiyaç duyduğu kaynak sağlanmış olur.

Bu kabaca özetlediğim anlayış 2001’den sonra geçilen ve uluslararası sermaye de dahil sermayenin farklı fraksiyonlarının üzerinde uzlaştığı bir rejimdi ve AKP’nin hegemonik gücü de bu ittifakı temsil etmesinden ileri geliyordu. İşte Merkez Bankası’nın bağımsızlığının resmen ilgası, bu rejimden kopuş ve dolayısıyla bu ittifakın ihtiyaçlarından ayrışma anlamına geliyor.

AKP geniş halk kesimlerinin sandıktaki tercihiyle kendi meşruiyetini kurmasından dolayı, krizle birlikte sarsılan ekonomik sistemi ya sermaye kesimlerinin lehine reforme edecek ve mali disiplinle popülist politikalarına son verecekti ya da kendi etrafına kümelenmiş dar bir ihaleci-inşaatçı kesimin çıkarını gözetip aynı zamanda meşruiyet kaynağını yitirmeme adına popülizmi sürdürmeye çalışacaktı. Seçim sonuçlarını da görünce mecburen ikinciye yöneldi. Ama bu beyhude bir çaba zira AKP, kendisini vareden piyasa kaidelerinin en ‘kutsalı’nı çiğnemiş oldu.

Yabancı finans kaynaklarına ihtiyaç duyan bir ekonomide de bunu yaparsanız, bindiğiniz dalı kesmiş olursunuz.

23 Haziran seçimlerine gelirken ekonomi yönetimini eleştiren TÜSİAD ve Erdoğan arasında yaşanan restleşme sürecinde ‘sermaye ile boşanma protokolünün’ imzalandığı yorumları yapılmıştı. Bu görüşe katılır mısınız? Uluslararası sermayenin Türkiye’deki temsilcileri TÜSİAD ile siyasi iktidar arasında ne tür bir gerilim var ve siyasetin ekonomiye müdahalesi giderek daha görünür hale gelirken bundan sonra süreç nereye evrilecek?

Evet doğrudur. Büyük sermayenin temsilcisi TÜSİAD ile iktidar arasında giderilmesi hayli zor bir ayrılık söz konusu. Peki bu düzelir mi? Bir önceki soruda dediğim gibi, AKP yeniden büyük sermayenin ihtiyaçlarını gözetecek bir programa dönerse, bu krizin yükünü ağır bir reçete ile halka yıkmak zorunda. Zaten seçimde yara almış bir iktidarın bunu göze alması imkansız.

Bir de şunu hatırlatmak anlamlı olur. Recep Tayyip Erdoğan sık sık bir ‘tren’ metaforu kullanır. O tren metaforunu ilk telaffuz eden kişi, 2 Kasım 2002 seçiminden iki gün sonra bir açıklama yapan Sakıp Sabancı’dır. Sabancı seçim sonuçlarını, “İkinci Özal trenine bindik” diye özetlemişti.

AKP, 2013’ten sonra sürdürdüğü ranta dayalı, inşaat merkezli, finansın ve büyük sermayenin ihtiyaçlarını tam karşılamayan, son olarak da kura, faize ve hatta enflasyon adına fiyatlara zorla müdahale ederek o treni hattından çıkardı. Başka açıdan söylersek sermaye o trenden ineceğini beyan etti. Geçen yılın sonunda TÜSİAD’ın bir önceki başkanı Erol Bilecik, 2018’in son Yüksek İstişare Kurulu toplantısında, “Aynı trende olmamız, aynı istikamete gittiğimiz göstermez” demişti. Bence durumun özeti budur.

Türkiye ekonomisinin yüzde 60’ına yakınını elinde tutan, yöneten büyük sermaye AKP ile bağları hızla atıyor geriye onun terini alabilecek, sadece sermaye fraksiyonları arasında değil, toplumsal kesimler arasında da hegemonik bir uzlaşma sağlayabilecek bir siyasi alternatifin çıkması kalıyor.

AKP iktidarının ekonomi yönetiminde başaramadığı tam olarak nedir? Türkiye ekonomisinin yapısal sorunları nelerdir, AKP’nin siyasi varoluşu bu sorunları çözme noktasında nerede duruyor? Yoksa bizim ‘başarısızlık’ diye tarif ettiğimiz, AKP siyaseti için başarı mıdır?

Başarı dediğimizde ‘Kimin için?’ sorusunu sormamız lazım. Şunu hiç unutmamak gerektiğini düşünüyorum. AKP, 2001’de Kemal Derviş’in hazırladığı, AB ve IMF’nin dolayısıyla Batı sermayesinin güçlü desteğini de arkasına alan bir ekonomi programı hazır devraldı. Ve tek satırına dokunmadan 2008’e kadar da uyguladı. Çünkü 2007’de IMF ile anlaşma sona erdi. Ne olduysa ondan sonra başladı. ‘Yüksek oy tabanı’ ile ‘yüksek büyüme’ arasında bir bağ vardır.

AKP de bu yüksek büyümeyi sağlamak hem de kendi çevresindeki sermaye kesimlerini güçlendirmek, kendi kadrolarını, aile çevrelerini gönendirmek için ekonomik büyümeyi dış borçlanmaya dayalı bir eksene kaydırdı. Hızlı sonuç almak için de bu kaynakları inşaat ve perakendeye pompaladı. Diğer yandan özellikle kamu bankaları eliyle vatandaşa da bir ‘kredili refah’ sisteminin yolunu açtı. Ücretleri değil, kredilerle harcama kapasitesini artırdı.

AKP döneminde özellikle ‘Anadolu kalkındı’ dedikleri işte bu kredi sisteminin eseridir. Türkiye çift haneli büyümeye bu sayede ulaştı. Ama o büyümede ‘inşaat’ ve ‘tüketim’ başroldeydi. Bundan büyük sermaye yararlanmadı mı? Elbette faydalandı. 500 büyük sanayi kuruluşunun bugün karlarının neredeyse yüzde 60’ı borç ödemesine gidiyorsa, demek ki onlar da bu dışarıdan akan döviz kredilerinden bir hayli faydalanmış demektir.

Türkiye’de sıfırdan kurulan son üretim bandı Ford fabrikasıdır. Yani 2001 öncesi. Peki AKP’ye ‘ekonomik mucize yarattı’ denilen yıllarda ne kadar yatırım yapılmış? Tamamı kamunun altyapı projeleri ile enerji özelleştirmeleridir.

Dolayısıyla başından itibaren bu model ekonomiyi ağır borç altına sokacak, finans sermayesinin hareketlerine bağımlı kılacak bir modeldi. AKP ona bağlı kaldığı müddetçe TÜSİAD da onu başarılı buldu. Ne zaman o modeli AKP kendi ve yandaşı sermayeyi gönendirmek için kullanmaya başladı o zaman yoldan saptığı söylendi.

Yani AKP’nin başarısı aslında bugünkü krizin temelini atan bir başarıdır. Sonuca bakıp ‘başarısız’ demek eksik kalır. Başarı olarak görülen dönemdeki uygulamalar yüzünden bugün Türkiye bir ekonomik krize sürüklenmiştir.

Bir tarafta AKP eliyle yaratılmış ihale derebeyliğinin ‘beton ekonomisi’, diğer tarafta yine aynı elin tesis ettiği yoksul halkın sahici geçim sorunlarını çözmekten uzak ‘lütuf ekonomisi’. Ekonominin mekanizmaları açısından bu sürdürülebilir bir durum mudur? İlk bakışta ekonominin konusuymuş gibi görünen bu siyasetin neresine geldik?

Sürdürülemez değil, sürdürülemedi. Ama şunu bir kez daha vurgulamak isterim. Çıkılan yolun buraya varması kaçınılmazdı. Beton ekonomisi derken biz sadece öne çıkan kimi AKP’li, AKP’ye yakın şirketleri görüyoruz. Oysa mesela Eczacıbaşı’nın 2007’de eczacılık faaliyetlerinin yüzde 70’ini Çeklere satıp inşaata ağırlık verdiğini, 2018’de de kimya bölümünü sattığını, Zekeriyaköy’de villa yaptığını, Kartal’da fabrika arazisine rezidans diktiğini görmüyoruz.

AKP’nin yaptığı imar rantını bir zaman sonra sadece kendi çevresi lehine düzenlemeye başlaması. 2002-2018 arası tam 200 milyar dolarlık altyapı ihalesi sadece 10 şirkete verilmiştir. Bunun yüzde 80’i de 2009 sonrasıdır. Bu ranttan TOKİ eliyle, belediyeler eliyle vatandaşın da yararlanmasını sağlamaya çalıştı, yararlandı da. Ama inşaatı finanse eden kaynaklar kesilince ortaya ağır bir enkaz çıktı. AKP’nin lütuf ekonomisinin temeli de bu kaynaklardı. Oradan para geldikçe bunu kendi belirlediği kesimlere dağıttı.

Sonuçta kriz başgösterdiğinde hem betonun hem de o lütuf ekonomisinin kaynağı kesildi, geriye devasa bir borç yükü kaldı. Durumu özetleyen bir örnek vereyim: Bugün Hazine’nin iç borcu 500 milyar lirayı buluyor. Vatandaşın borcu da aşağı yukarı aynı düzeyde. İşte beton ve lütuf ekonomisinin sonucu budur. 31 Mart ve ardından 23 Haziran sonuçları bu bozulmanın bir tezahürüdür aynı zamanda. Krediye, borca, kamu kaynağına dayalı vaatkarlığın sonu…

19’uncu yüzyılda yaşamış Britanyalı politikacı Benjamin Disraeli’nin söylediği bir söz var: Üç çeşit yalan vardır: Yalan, kuyruklu yalan ve istatistik… Yönetenler için yeni bir ‘keşif’ olmayan istatistikle ‘yalan söylemeye’ bizim buralarda en çok enflasyon rakamları üzerinden aşinayız. Siyasi iktidar rakamlar ve ekonomik terimlerle başka ne tür gerçekleri, nasıl tahrip ediyor?

AKP dönemi iki tür tahrifat yaşandı. İlki; pek çok istatistiki göstergede hesaplama yöntemi değişti. Hadi bunların bir açıklaması var. AB’de de böyle hesaplanıyor denildi. Ama mesela işsizlik anketinde “Geçtiğimiz ay en az 1 saat bir işte çalıştınız mı” türü sorular var. Yanıt olumluysa işsiz sayılmıyor. 1 saat çalışmak iş bulmak demek mi? Böyle bir hesap gerçekçi mi?

İkinci tahrifat ise daha vahim. Doğrudan rakamlarla oynama. Bugün devletin faaliyetlerine dair pek çok konuda istatistik, rapor, hesap bulamazsınız çünkü tutulmuyor. Belediyenin borçlarını ancak orayı muhalif adaylar kazanınca öğrendik. Kamuda da bu durum geçerli. Kamu Özel İşbirliği projelerinde devletin ne garanti verdiğini bilmiyoruz. Hazine’nin köprü ve yollar için ne ödediğini göremiyoruz. Enflasyon için rakamlar nasıl toplanıyor, nereden alınıyor bilemiyoruz. Ne kadar ağaç dikildiği konusunda dahi çarpıtma yapan bir hükümet var. 4.5 milyar ağaçtan bahsediyor, nerede bunun verisi, nereye dikilmiş tek kayıt yok.

Bu konuda örnek çok fazla ama bir hatırlatma yapalım. 2008’de Yunanistan krizi başladıktan sonra anlaşıldı ki, ülkede yıllardır yalan bir istatistik tutulmuş. Ben ileride Türkiye’nin bu dönemine dair de aynı tablonun ortaya çıkacağını ve istatistiki yalanların hepimizi şoke edeceğini düşünüyorum.

“Henüz en kötüsünü görmedik” denilen ekonomik krizde ‘en kötüsünü’ ne zaman göreceğiz? Göreceğimiz şey ne olacak? Ekonomik kriz, siyasi iktidar tarafından daha ne kadar gizlenebilir/idare edilebilir durum olarak kalabilir?

Öncelikle kriz iktidarın söyleminde gizlense de gerçekte artık gizlenemiyor. Ben bu krizin öncekilerden çok farklı olduğunu düşünenlerdenim. Bu kriz şoklarla ilerleyen yani kur, faiz vb. şoklarla hızla dibe vurulan bir kriz değil, çok daha derinlere nüfuz eden bir kriz. İşsizlik, yoksulluk her geçen gün katlanarak devam edecek.

İstisnasız üretim sektörünün tamamı tahrip oldu, oluyor. Tarımsal üretim neredeyse dibe vurdu. En basit gıda maddesi dahi ithal ediliyor ve bu nedenle de küçük kur oynamaları marketlerde, pazarda büyük sonuçlar doğuruyor. 2001’deki gibi bir şokla dibe vurulan ve sonrasında sert tedbirlerle toparlanacak bir kriz değil bu. Çünkü bu kriz neoliberal bir kriz değil, bizatihi neoliberalizmin bir krizi ve dünyada da bu yönde bir eğilim var. Dolayısıyla zaman zaman bazı göstergelerde iyileşme görülse de diğerlerinin bozulduğu ama özellikle toplumun ücretle geçinmek zorunda kalan kesimlerinin büyük zorluklar çekeceği bir kriz süreci olacak. Bu nedenle ‘en kötüsü henüz gelmedi’ demek tam anlamıyla doğru değil. Çoğu zaman salt iktisadi değil, toplumsal sonuçlarını göreceğimiz bir kriz süreci sözkonusu.