Ana SayfaKitapKandan Adam: Diyarbakır’ın bedenine kanla basılan mühürlerin bir tarihi – Ramazan Kaya

Kandan Adam: Diyarbakır’ın bedenine kanla basılan mühürlerin bir tarihi – Ramazan Kaya


Ramazan Kaya


“Büyük devletlerin büyük arşivleri ve yalnızlıkları olur”

Kürt edebiyatçıların Türkçenin sınırları içerisinde kazıdıkları minör edebiyat kuyusu gittikçe derinleşiyor, bu yazarların Kürdistan’ın kanlı tarihine, katı gerçekliğine, puslu belleğine dair yazdıkları romanlar, bu kuyudan fışkırmaya, bu çorak egemen dili, bu çölleşmiş kültürü sulamaya devam ediyorlar. Milan Kundera’nın dikkat çektiği gibi, insanın sadece ruhundaki canavarlara karşı mücadele ettiği son huzurlu zamanlar artık geride kalmıştır. Kahir zamanların romanlarında canavar dışarıdan gelmektedir ve adı da elbette tarihtir, tarihin hesaplaşılmamış yüküdür. Sömürgeci tarihsel koşulların iç dürtüleri, sevgiyi, geleceği hiçbir ağırlıkları kalmayacak biçimde ezdiği bir coğrafyada insanın önünde hâlâ ne gibi olasılıklar vardır? Edebiyat bu yüzyılda belki de yaklaşan sonu, kopan kıyametleri duyuran son çığlık olmak zorunda kalmıştır. Zaten roman tarihi bir bakıma kaçırılmış fırsatlar, işitilmemiş çağrılar mezarlığı değil midir? Ancak romanın, tarih veya bugün hakkında bir hüküm verme, el çabukluğuyla bir sonuca bağlama derdi yoktur. Onun derdi varoluş alanıdır. “Varoluş ise olmuş bitmiş bir şey değildir, insani olabilirliklerin alanıdır, insanın olabileceği her şey, yapabileceği her şeydir. Romancı ne tarihçidir, ne de peygamber. O varoluşun kâşifidir”. (Milan Kundera, Roman Sanatı, syf.50) “Kandan Adam” romanının temel dertlerini ele alırken uzun bir zamandır üzerine mesai harcadığım ve roman sanatına bakışımı derinden etkileyen Kundera’nın sesi de bana dostça eşlik edecektir.

Abdullah Aren Çelik’in “Kandan Adam” romanı, kanla sulanan, katliamlarla yönetilen bir coğrafyanın hem dünü hem bugünü hem de sömürgeci devlet erkanının bu coğrafyadaki yabancı, hukuksuz, karanlık silueti hakkında çıplak bir metin. Aslında roman bir polisiye roman havasında da okunabilir. Devletin tozlu arşivlerine kaldırılan cinayetler, üstü örtülmeye çalışılan devlet suçları, görünmez kılınmaya çalışılan bir tarih, Diyarbakır’da cinayet masasında çalışan ancak artık süngüsü düşmüş, gözden çıkarılmış bir polis şahsında çözülmeye, aydınlatılmaya çalışılmaktadır. Ahmet Boz, soyadı gibi boz bulanık yılların, faili meçhul cinayetlerin, işkence tezgahlarının, olağanüstü hallerin yani kısacası devletin kendini adeta tanrılaştırdığı 90’lı yıllarda Diyarbakır’da görevini yerine getirmeye çalışan, bu kentteki çıplak zulme, hukuksuzluğa ve sefalete onay vermeyen bir “iyi polis”tir. Eşi Gülhan’la yürüttüğü mutsuz evlilik, hiçbir duygu ve vaadin kalmadığı zamana yayılmış bir intihara dönüşmüştür, soruşturduğu cinayetin cumhuriyet tarihinin kuruluş aşamasındaki suçları ve sırları açığa çıkarma ihtimali barındırmasından ötürü görevden alınıp emniyetteki sıradan bir arşiv memuruna dönüşmesine yol açmıştır ve bütün bu sırların ve mutsuzluğun ortasında mutlu ve kudretli günlerine dönmek için çabalayan yalnız, mutsuz ve devletin karanlık gölgesini, soğuk namlusunu her an ensesinde hisseden bir polistir Ahmet Boz. Ahmet Boz’un iç dünyasında kopan fırtınalar, eşiyle yaşadığı sevgisiz ve güvensiz ilişki, kente uyum sağlama gayreti romanın ana eksenini oluştursa da, Diyarbakır’ın tekinsiz sokaklarına açılan kapılardan; bir kentin 90’lı yıllar boyunca yaşadığı bütün hukuksuzlukları, günlerce süren çatışmaları, kuşatılmayı, korkunun ve muhbirliğin egemen olduğu ilişkileri, sokak ortasında öldürülen insanları, her köşebaşından akan sefaleti görmek ve hissetmek mümkündür.

Bütün sömürgelerde olduğu gibi Kürdistan’da da nekro-iktidar, yani öldürme hakkı/siyaseti hakimdir ve bu iktidar denetimsiz bir biçimde işler. Egemen öldürme hakkı, sömürgelerde hiçbir yasaya tabii değildir. Sömürgelerde, egemen herhangi bir zamanda ve herhangi bir nedenle öldürebilir. Sömürgedeki savaş durumu hukuki ve kurumsal yasalara tâbi değildir, görünmez bir biçimde işlemez; bütünüyle çıplak ve açıktır, göz göre göre yapar ve öldürür. 90’lı yıllarda Diyarbakır’da yaşamak zordur. Çelik’in romanda belirttiği gibi: “Meşakatli bir şeydi Diyarbakır’da yaşamak. Hayatı anlamsız kılan kötücül ne varsa orada bulmak mümkündü, zira insanın bu kadar çok ölümle sınandığı başka bir şehir bulmak mümkün değildi herhalde”. Roman bir yönüyle Kürdistan’ın yakın dönem tarihinin bir özetidir. 90’lı yıllarda aynı üniversitede aynı ortamı birlikte soluduğumuz yazar, bu yıllara yakından tanıklık eden bir canlı bellek olarak kalenin içinden, en ıssız köşelerinden konuşmaktadır. Ahmet Boz karakteri, devletin demir yumruğunu değil, çözülen, değersizleşen, kimliksizleşen egemenliğini sembolize eden silik bir karakterdir. Onun egemenlik aynasından bu toprakların nasıl yansıdığı, bir polis ailesinin bir sömürgeye nasıl ve kimler aracılığıyla entegre olduğu belki de anlaşılmaya değer bir mevzudur.

Günün birinde bu romandan alınan ilhamla bu topraklarda devlet erkanını temsil eden aktörlerin ailelerinin ne yaşadığı, burayı nasıl anlamlandırdıkları, buralardaki dehşetin onların ve çocuklarının dünyasını nasıl biçimlendirdiği, hangi kimliklerle halkla iletişim kurdukları, okula devam eden çocuklarına her gün neler telkin ettikleri araştırılmaya değer verimli bir saha olabilir. Üstelik bugüne dek savaşın farklı cephelerinde aktif bir şekilde yer almış öznelerin anılarını, travmalarını ve “şehit ailelerini” aşan bir çalışma pek yürütülmedi. Devletin bu topraklarda hükümet binalarından, karakollardan, polis ve asker lojmanlarından ibaret kapalı devre dünyasının ardında neler yaşandığını bilmek, bu sömürgedeki egemenlik ilişkilerini tüm yönleriyle anlamanın önemli bir anahtarı olabilir. Bugüne dek bu konularda yazılmış romanların önemli bir bölümünün bu egemenlik ilişkilerini nefret edilen bir dünyanın basit bir suç dökümüne indirgediğini, egemen kişi ve durumları afiş yavanlığında ele aldıklarını hesaba katacak olursak bu romanın açtığı patika daha da önem kazanmaktadır. Ahmet Boz karakteri özellikle politik Kürt okuyucusunu muhtemelen öfkelendiren bir karakter, bir polis memurunu gereksiz yere sevimli gösteren bir çaba olarak görünecektir, “biz bu topraklarda böyle bir polise hiç denk gelmedik” şeklinde tepkilerine yol açacaktır. Ancak roman dünyası zaten ikili karşıtlıkların belirgin biçimde ayrılmasına izin vermeyen, çok anlamlı ve görece bir dünya üzerine kuruludur. Her romancı, tüm romanlarını birer fikir yürütme veya düşünsel sorgulama aracı olarak gördüğü için, belirsizliğin diline ihtiyaç duyar. Aksi halde roman, belli bir söylemin, ideolojinin tarafında olan, angaje romana indirgenir. Bir romanın tek varolma nedeni, ancak bir romanın keşfedebileceği şeyi keşfetmektir. Bir makale veya deneme aracılığıyla aktarılması, özetlenmesi mümkün bir gerçekliğe edebiyat asla alet edilmemelidir. “Dostum durumlar senin düşündüğünden daha karışık” cümlesi, romanın ezeli gerçeğidir. Romanın tek varoluş nedeni, sadece romanın söyleyebileceği şeyleri söylemektir. Mutlak kötülüğün ve mutlak iyiliğin temsiline soyunmuş karakterlerin savaşımından roman çıkmaz, çıksa çıksa efsaneler çıkar, mitolojiler çıkar, kahramanlık menkıbeleri çıkar, dilden dile dolaşan kıssadan hisseler çıkar ama edebiyat çıkmaz. Üstelik dünya, iyi ve kötünün net biçimde tanımlanıp birbirinden ayrıldığı ve bu sabit ikili karşıtlık üstünden anlamdırılabileceği bir sahne değildir. İnsan hayatının bütün gizemi, iyilik ile kötülük arasındaki sınırla doğrudan temas halinde bulunmasında, bu sınırlar arasındaki mesafenin sanıldığı kadar uzak olmamasında yatmaktadır. Görünmez itkilerimiz, bilinçaltımız ve tesadüfler, yürüdüğümüz düz yaşam yolundan bizi saptırır, bambaşka yollara sapmamıza yol açar. Tek bir gerçek üzerine dayalı dünya ile romanın çok katmalı ve göreceli dünyası birbirinden tamamen farklı bir hamurdan yoğrulmuştur. Dolaysıyla dünyanın totaliter gerçeklik anlayışı, göreceliği, kuşkuyu, sorgulamayı tanımaz ve romanın ruhu dediğimiz şeyle asla uzlaşmaz. Edebiyatın gücü, en uç özgürlük yoksunluğunda bile kapının çatlaklarından sızan ışığı görebilmesinden, ideolojilerin gözleri kör eden ışığının görünmez kıldığı karanlık sokaklara korkusuzca dalmasından gelmektedir. Kundera’nın dediği gibi: “Bu çağdan, girdiğimiz kadar budala çıkmak istemiyorsak, dava ahlakçılığının kolaycılığını bir yana bırakmamız, insan kimliğiyle insan ilişkin olarak bildiğimiz bütün gerçeklikleri yeniden gözden geçirmek pahasına olsa bile, onu sonuna kadar düşünmemiz gerekmektedir.” (Milan Kundera, Saptırılmış Vasiyetler, s.228)

“Tarihin gözyaşları olsaydı, şüphesiz insanlık sular altında kalmıştı”

Roman genel itibariyle Diyarbakır’da kurulan egemenlik tarihini üç ana kesit halinde bir cinayet bağlamında ele alan bir kazı çalışmasıdır aslında. Bu egemenliğin ilk ayağı Diyarbakır’ın İran’ın hegemonyasından çıkıp Osmanlının egemenliğine dahil olduğu dönemdir, ikincisi Cumhuriyet’in kuruluş aşaması, üçüncüsü de kanlı 90’lı yıllardır. Bu üç tarihsel kesit üzerinden ve sürekliliğini koruyan bu kanlı egemenliği bir sarkaç misali işleyen roman, unutuluş çölünden geçmiş bir halkın belleğini geri çağırmaktadır. Diyarbakır’daki sömürgeci tahakküm tarihinin aydınlatılmasında, romanın Diyarbakır’daki darağaçları ve toplu mezarlar silsilesi bağlamında andığı şair Bitlisli Kemal Fevzi, özel olarak incelenmeye değer bir tarihi şahsiyettir. Hizanizade Kemal Fevzi olarak da bilinen Kemal Fevzi, 1891 yılında Bitlis’in Hizan ilçesinde doğmuştur. Babası Reşit bey Osmanlı döneminde uzun yıllar savcılık yapmıştır. 1912 yılında Balkan Savaşı’nın çıkmasıyla birlikte genç bir teğmen olarak savaşa katılmış, Yanya cephesinde bir şarapnel parçasıyla ayağından yararlanınca genç yaşında malulen emekliye ayrılmak zorunda kalmıştır. Savaşın ardından İstanbul’a dönen Kemal Fevzi’nin turancı, ittihatçı fikirlerinde köklü değişiklikler olmuş, Kürt dernek ve cemiyetleri ile yakın bir ilişki içine girerek bir Kürdistan aydınına dönüşmüştür. Kürdistan Muhibban Cemiyeti ve Hevî Derneği’nin bir dönem yöneticiliğini de yapan Kemal Fevzi, Jîn, Kürdistan ve Hevî dergilerinde yazılar yazar, Abdullah Cevdet Bey ile Hevî ve Jîn’in Türkçe sayfalarını hazırlar. Birinci Dünya Savaşı ve mütareke yıllarında Kürdistan Teali cemiyeti içerisinde çalışma yürütür. Kemal Fevzi’nin aynı zamanda Cibranlı Halit Bey’in kurucusu olduğu Azadî örgütünde de yer aldığı biliniyor. Cumhuriyet döneminde 150’likler listesinde ismi yer alan Kemal Fevzi, Güney Kürdistan’a giderek Şêx Mahmudê Berzencî ile birlikte çalışma yürütür, ünlü Kürt isyancı Simko Axa ile de sıkı ilişkiler geliştirir. Burada İngilizler tarafından yakalanarak uzun süre tutuklu hayatı yaşar. Yoğun işkence ve baskıların ardından İstanbul’a kaçar, İstanbul’dan Avrupa’ya kaçmak isterken yakalanır. Şeyh Said isyanı nedeniyle kurulan İstiklal Mahkemeleri’nde bölücülük suçundan yargılanan Kemal Fevzi, Mahmut Tevfik ve Seyyid Abdülkadir’in de içinde bulunduğu altı arkadaşıyla birlikte idama mahkum edilir. 24 Mayıs 1925 günü sabah 04:53’te Diyarbakır Ulu Camii önünde idam edilir. Kemal Fevzi’nin üçü yayınlanmış, ikisi yayınlanmamış toplam beş kitabı bulunuyor. Ordudan Bir Ses, Elem Çiçekleri, Kahraman Orduya Armağan, Ölmeyen Sevgi ve Kanlı Yurt (şiir) bilinen kitaplarıdır. Romanda Kemal Fevzi’nin delirmiş doktor kardeşi Law Reşit, halk arasında üryan dolaşarak Wilson’un “her ulusun kendi kaderini tayin hakkı vardır” sözünü hatırlatmaktadır.

Tarihi yazımı dediğimiz şey de belleğin toplumsal işlevinin bir neticesidir. Tarih yazımı toplumsal belleğin neleri unutup neleri hatırlaması gerektiğine karar verilerek yapılan bir iktidar düzenlemesidir. Resmî tarihin neleri kaydedip neleri etmeyeceğine de toplumsal öncülerin ideolojisi, güç ilişkileri ve zaman ruhu karar verir. Dolaysıyla tarih, toplumsal belleğin dönüştürülmüş, yeniden kurgulanmış bir yazımıdır. Genel itibariyle egemen ulus tahayyülü, o ulusun tarihi suçlarını, sabıkalarını unutmaya dayalı bir tahayyül iken, ezilen ulus tahayyülü, maruz kaldığı vahşetleri, katliamları, sürgünleri ısrarla hatırlamaya dayalı bir tahayyüldür. Kısacası egemen ulus unutarak, ezilen ulus hatırlayarak ulus olur. Dolaysıyla roman, unutuşun yok edici gici karşısında karşısında belleğin korunaklı kalesidir. Bir romana giren her cümle ve detay kayıt altındadır, yazarın zamana var unutuşa karşı zaferidir. Milan Kundera’nın “Gülüşün ve Unutuşun Kitabı” romanında Mirek karakterine söylettiği gibi: “Gelecek kimsenin umurunda olmayan alansız bir boşluktur, geçmiş ise yaşam doludur, kızdırır, başkaldırtır, yaralar; o kadar ki, bu yüzden onu yok etmek ya da yeniden yaratmak isteriz. Geleceğe egemen olmak istenilmesinin nedeni, geçmişi değiştirecek güce sahip olmaktan başka bir şey değildir.” (s.34) Şüphesiz hatırlamak geçmişin değil bugünün meselesidir. Kapanmayan yaraların, yarım kalmış hesapların, intikam arzularının, kefareti ödenmemiş günahların ve zaptedilmek istenen geleceğin bir meselesidir. Platon, hatırlamayı, “artık olmayan bir şeyin şimdiki zamanda yeniden temsili” yani eikon olarak tanımlar. Bu tanım belleğin imgelemle, hayal gücüyle, ve kurguyla ilişkisini ortaya koyar. Artık varolmayan bir şeyi, şimdiki zamanda yeniden temsil etmek demek, o şeyi imgelem yoluyla yeniden üretmek (reproduce) demektir.

Tam da bu noktada roman tarihi insanlık tarihinden intikam almak değilse başka nedir zaten? İnsanlık tarihinin kişiliksizliği, zulmü, sevgisizliği karşısında insanın intikamıdır. Tarih denilen bu hiçbir hükmü ve geçerliliği kalmamış otoriteye güvenmek, tanıklığını istemek, hakkımızdaki hakikati sergileyecek kaynak olarak görmek için hiçbir nedenimiz kalmamıştır artık. Oysa, “Roman tarihinin Hegel’in insanlık dışı aklıyla hiçbir ilişkisi yoktur; ne önceden saptanmıştır, nede ilerleme düşüncesiyle özdeştir; tamamen insanidir, insanlar tarafından yapılmıştır, bazı insanlar tarafından oluşturulmuştur, tıpkı kimi zaman sıradan, daha sonra önceden kestirilemez biçimde davranan, kimi zaman dâhice, daha sonra da dehadan uzak işler yapan ve çoğu zaman eline geçen fırsatlardan yararlanamayan tek bir sanatçının gelişimi gibi… İnsanlık tarihinin insana ait olmamasına, insanın etkisini geçersizleştiren bir yabancı güç olarak kendini insana zorla kabul ettirmesine karşın, roman tarihi, ‘insanın özgürlüğünden, tam anlamıyla kişisel yaratılandan, seçimlerinden doğmuştur.” (Milan Kundera, Saptırılmış Vasiyetler, s.26)
Yüzyıllardır tüm yaşanılanlardan tek bir tarihsel bütünlük oluşturmaya çalışan insansız insanlık tarihi, bu romanla ve roman sanatıyla tekrar tekrar parçalanmaya, kesintiye uğratılmaya, akıntıya karşı yüzmeye devam etmektedir. Soğuk tarihsel anlatıların karşısına sıcak insan hikayeleriyle çıkan roman tarihi, hala “ezeli mağlup” konumunda olsa da, tarihin görünmez kıldığı insanı ve tüm insani özellikleri gözler önüne seren “kutsal şimşek” olmaya devam etmektedir.