Ana SayfaYazarlarAbdulmelik Ş. BekirKapitalist modernite çözülürken – Abdulmelik Ş. Bekir

Kapitalist modernite çözülürken – Abdulmelik Ş. Bekir


Abdulmelik Ş. Bekir


Küresel siyaset arenasında sıcak gelişmeler baş döndürücü hızla ilerliyor. İki kutuplu dünya düzeni sırasında ya da reel sosyalizmin çözülüşüyle kısa bir dönem ABD öncülüklü tek eksenli düzenin sonuna gelindi.

Bu, klasik dünya sistemi ya da başka bir ifadeyle kapitalist modernite sisteminin iflas etmesi demek. Sistemin dayandığı tüm mekanizmalar işlevsiz halde, sorun çözme kapasitesini kaybetti artık. Mevcut gelişmeler de bu çözülüş ve ara geçişin neticeleri.

Peki, nereye geçiş? İşte bu sorunun cevabı hali hazırda kimsede yok. Klişe ifadeyle kaos aralığındayız. Eski ömrünü tamamladı ve yenisi ortalıkta gözükmüyor. Kutuplu siyaset düzleminde taraflar ve ortaklıklar netti ve işler görece herkes için daha kolaydı. Şimdi ise işler herkes için daha zor. Belirsizlik had safhada.

Belirsizliğin ve kaosun bir yanı kapitalist modernite sisteminin çözülüşüyken öte yanı ise karşısında bir alternatifin olmamasıdır. Reel sosyalizmin çözülüşüyle birlikte maalesef sosyalist yapılar hızla marjinalleşerek siyasetin dışında kaldı. Reel sosyalist pratiğin eleştirisine dayanan bir yenilenme ve alternatif haline getirmede zayıf kalındı. Sosyalizmin bakiyesi diyebileceğimiz sistem karşıtı hareketler önemli bir gücü temsil etseler de yaşadıkları parçalılık ve ortaklaştıkları bir paradigmanın olmayışı, kaostan çıkışı kapitalist sistem içerisinde bulma arayışlarına hapsediyor.

Yapısal sorunlar sonucu işlemez hale gelen sistemin yarattığı kaostan çıkması eşyanın tabiatına aykırı. Sistem için girişilecek her çözümün kaosu derinleştirmekten başka ‘çare’ üretmediği ve üretmeyeceği tarihi örneklerle sabit.

İnsanlık için hazin bir durum ancak gidişat önümüzdeki dönemde sistem için arayışların baskın olacağına işaret ediyor. Yani krizlerin giderek derinleştiği ve çözümsüzlüğün ana karakter olduğu bir süreç.

Dünyanın birçok yerinde son yıllarda ırkçı, milliyetçi, muhafazakar ve sağ popülist kişiliklerin iktidara gelmesi bu çaresizliğin en bariz yansıması. Bu eğilimin çözüm değil çözümsüzlük olduğu anlaşılana kadar insanlık ailesini bir dönem oyalayacağı kesin ancak kesin olmayan şey de ırkçı eğilimin nasıl felaketlere sebep olacağı.

Sistem içi arayışın diğer bir yönü ise diktatörlerin direksiyonda olduğu bu süreçte güçler arası denge arayışıdır. Dengenin yeni kutupların oluşması mı yoksa sistem için bir güç hiyerarşisi şeklinde mi olacağı şimdilik net değil.

Mevcut güç dengesi ve savaşına bakıldığında belli bir düzeyde ortaklaşmalar olsa da genel eğilim dünya çapında bir güç hiyerarşisine doğru gidildiği yönünde.

İlk üç için yarış ABD, Rusya ve Çin arasında olacak. Diğer ülkelerin de buna bağlı olarak pozisyon belirlemeleri yüksek ihtimal. Dolayısıyla mutlak stratejik dostluğun ya da mutlak düşmanlığın oldukça muğlak hale geleceği bir sürece girilmiş durumda.

ABD belli bir nüfuz kaybı yaşasa da şimdilik açık ara önde. Bir dönemdir ABD ve AB karşısında yakın duran ve birçok konuda ortak hareket eden Çin ve Rusya ise farklı dalga boylarında birer ağırlık merkezi olma mücadelesini verecektir. Dönemin karakteri gereği AB’nin kendini toparlaması oldukça şaibeli hale gelmiş durumda.

Kuşkusuz bu güç mücadeleleri bir silahlanma yarışı eşliğinde seyredecek. Ezilenlerin, sömürülenlerin emeği üzerinden büyüyecek silah sektörü ve nükleer güç yarışı hızlanacak. ABD ve Rusya arasında son dönemlerde nükleer başlıklı orta menzilli füze üretimini engelleyen anlaşmanın iptali bu hazırlığın yol temizliği niteliğinde. Kuralsız, kurumsuz kapitalist dönemde gücünü tahkim etmek için yeni Hiroşimalar gibi insanlık tarihine yeni kara lekeler ve felaketler bırakması hiç de yabana atılacak seçenekler değil. Maalesef halkların diken üstünde yaşayacağı, gücün tek belirleyici faktör olduğu bir tarih kesiti yaşanacaktır.

Bu sürecin ilk adımları kapitalist sistemin dayandığı kural ve kurumların işlevsiz hale gelmesiyle başladı. Bugün BM başta olmak üzere sistemin dayandığı hiçbir kurumun işlevselliği kalmamıştır. Tabiri caizse en güçlüsünden en güçsüzüne kadar bu kurumlara üye olan hiçbir güç artık sistemin kurumlarını kaale almıyor.

Öte yandan sistemi domine eden bölgesel ortaklıklar da benzer bir süreci yaşadı/yaşıyor. NATO’nun içine girdiği zayıflama ve etkisiz hale gelme süreci de BM’nin yaşadığından farklı değildir. Hakeza AB’nin içine düştüğü durum bu sürecin yarattığı neticelerdendir. Öte yandan varlığı yokluğu belli olmayan Şangay Beşlisi gibi oluşumlar daha da silik hale gelecektir.

Kapitalist sistemin ideolojik olarak ürediği yer olan İngiltere’nin AB’den hızla kurtulma çabaları aslında yeni dönemin tüm işaretlerini vermekte. AB’yi iktidar arzularının önündeki engel olarak gören Londra’nın bir an önce bu ayak bağından kurtulmak istemesini yeni dünya düzeni arayışının zuhur etmesi olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır.

Soğuk savaş dönemi kutuplaşmanın bakiyesi olarak farklı kamplarda yer alan ülkelerin Kim Jong-Un ve Trump örneğinde olduğu gibi yakınlaşması yeni dönem tarzı siyasetin sık rastlanan enstantaneleri olacaktır.

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan

Türkiye’nin S-400 alma sürecini de bu bağlamda okumakta fayda var. S-400 alımı yeni siyaset düzleminin önemli eşiklerinden biridir. Türkiye bu adımla ABD ve AB’den tam olarak kopmayacağı gibi bu, Rusya ile stratejik ortak olunduğu anlamına da gelmez. Nitekim ekonomi ve enerji alanları ile S-400’le başlayan askeri işbirliğinde yakınlaşma olduğu gibi Doğu Akdeniz, Suriye ve Libya gibi birçok alanda da karşı taraflarda yer almakta. Bu politikanın ilişki-çelişki diyalektiği gereği farklı mecralarda gelişmesi de mümkün.

Benzer şekilde ABD’nin de S-400 alımı nedeniyle Türkiye ile tüm köprüleri atmasını beklememeli. Elbette bu ABD’nin Türkiye’nin politikalarına karşı tepkisiz ve tutumsuz kalacağı anlamına gelmez. ABD ve Türkiye’nin uzun süredir Ortadoğu’daki çıkarları çelişmekte. Önümüzdeki dönemde de ABD-Türkiye ilişkileri farklı dosyalar üzerinden devam edecektir. Nitekim yaptırım restleşmelerine rağmen 21 ve 22 Temmuz tarihinde ABD’nin Uluslararası IŞİD’e Karşı Koalisyon ve Suriye Temsilcisi James Jaffrey bir heyetle Suriye’yi tartışmak üzere Ankara’da temaslarda bulundu.

Türkiye’nin tercihine karşı ABD’nin bazı politika değişimleri ve hamleleri olacaktır. Bunun bugünden yarına yansımaları beklendiği sertlikte olmayabilir. Fakat orta ve uzun vadede Türkiye-ABD ilişkilerinin faz değiştirdiği bir gerçek.

Yeni ilişki düzlemi lokal dosyalar üzerinden kısa süreli çıkarlara odaklı olacaktır. Eskide olduğu gibi stratejik müttefiklik gereği birçok alanda birbirinin pozisyonunu gözetme düzeyi oldukça zayıflayacak. Suriye, Irak, Doğu Akdeniz gibi alanlar, ABD’nin Ankara’nın hassasiyetlerini daha az gözeteceği alanlardan ilk akla gelenleri.

Washington-Ankara arasında şekillenecek yeni ilişki biçiminin ilk test alanı ise Kuzey ve Doğu Suriye dosyalı olacaktır. ABD’nin Kuzey ve Doğu Suriye başta olmak üzere birçok dosyada politikasının S-400 alımından önceki gibi olması mümkün değil. ABD heyetinin Ankara’daki ‘güvenli bölge’ tartışmalarının bir mutabakatla sonuçlanıp sonuçlanmayacağı belirsiz ancak olsa da bu Türkiye’nin pozisyonundan geri adım atmasıyla mümkün. ABD’nin Türkiye hassasiyetlerini gözetleme düzeyi Ankara’nın S-400 konusundaki hassasiyetlerini gözetleme düzeyiyle eşitleyecektir. Türkiye yine de Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik el yükselterek farklı dosyalarda olabildiğince fayda sağlamaya çalışacaktır.

Yeni siyaset tarzının en girift haliyle yansıdığı diğer bir alan ise İran’a yönelik farklı güçlerin politikalarıdır. Moskova uzun süredir stratejik müttefiklik düzeyinde ilişki geliştirdiği Tahran’la birçok alanda farklı politikalara yönelmekte.

Moskova adeta kader birliği yaptığı Suriye dosyasında bile İsrail ve ABD ile farklı, Türkiye’yle farklı opsiyonlar geliştirerek Tahran’ın gücünü sınırlandırmaya dönük adımlar atıyor. Benzer şekilde ABD-İsrail’in İran’a yönelik geliştirdiği kıskaca alma kampanyasında müttefikleriyle aynı dalga boyunu tutturmakta zorlanıyor. İngiltere ve AB’nin diğer motor ülkeleri bazı konularda ABD ile hemfikir olmakla birlikte, Tahran’ı çevreleme politikasına dönük mesafeli duruşlarını da koruyorlar.

Fransa’da göçmenlerin oluşturduğu ‘Kara Yelekliler’, Paris’te bulunan ve Victor Hugo, Voltaire ve Jean-Jacques Rousseau gibi yazar ve düşünürlerin mezarlarının yer aldığı Pantheon’u işgal ederken

Tüm işaretler kapitalist dünya sisteminin iflas ettiği, yeni arayışların hızlandığı bir evreye girdiğimiz yönünde. Güç hiyerarşisine göre şekillenen yeni ilişki düzleminin temel handikabı kuralsız ve kurumsuz olması.

Popülist ırkçı eğilimlerin yükselişte olması, evrensel değerlerin giderek zayıflaması ve temel belirleyici faktörün güç olduğu yeni siyaset tarzının kapitalist sistemin ürünü olan yapısal sorunları aşması mümkün değil. Başıbozukluğun geçer akçe olacağı bu dönemde sorunlar ağırlaşacaktır. Irkçılığın, milliyetçiliğin ve buna bağlı savaşların, insan ve doğa sömürüsünün derinleşme ihtimali oldukça yüksek.

Kapitalist sistem kaosunun sistem için yeni arayışlarla ve dahi sistemin fideliğinde büyüyen iktidardaki ırkçı diktatörler tarafından çözülmesi mümkün olmadığına göre, geriye tek seçenek kalıyor. O seçenek de sistem karşıtı güçlerin kendini alternatif haline getirmesidir. Kapitalist sistemin tüm yönleriyle çöktüğü bir süreçte sistem karşıtı kesimlerin gelişmelere yön verecek düzeyde olmaması her halde tarih sayfalarına insanlığın en büyük talihsizliği olarak geçecektir.

Sistem karşıtı tüm feminist, ekolojist, sol, sosyalist, demokrat, kültürel hareketler ve bir bütün olarak ezilenler bir araya gelmeden ve çürümüş sisteme alternatif sunmadan bu kaostan çıkış olmayacaktır. Ve politik, ekonomik ve toplumsal gelişmelerin tamamı adeta yeni bir dünya ve yaşam için tüm şartları sunan birer çağrı niteliğinde.