Ana SayfaCezaevleriKEPSUT NOTLARI 3 | Ceberut devletin katmerli cezası – Lütfiye Bozdağ

KEPSUT NOTLARI 3 | Ceberut devletin katmerli cezası – Lütfiye Bozdağ


Lütfiye Bozdağ


Devleti ne zaman sorgulamaya başlarsınız?

Onun yaptığı yanlışı fark ettiğinizde ya da kendinize yapılan bir adaletsizlikte.

Bugüne kadar devletle ilgili negatif bir durum yaşamamış ya da devletin adaletsizliğinden çok canı yanmamış olanlarda devlet hala kutsaldır. Hatta devlete atfedilen “Devlet Baba” kavramı devletin herkesi kucaklayan, koruyan baba olduğu düşüncesinden kaynaklanır. Eril bir kavramsallaştırma olan “Devlet Baba” kavramını bugün düşündüğümde Kepsut Cezaevi’ndeki mahpusların yaşadıkları üzerinden sorguladım. Bu sorgulama ve yorumlamayı yaparken Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Yargıç Orhan Gazi Ertekin’in değerlendirmelerinden yararlandım*, tırnak işareti içinde yazılanlar kendisine aittir.

Devlet ceberut derken siyasallaşan bir devletten bahsediyorum. Türkiye’de devlet siyasaldır, partizandır daima iktidar partisinin aracı olmuştur.

Devlet kime ceberut?

Kürtlere, muhaliflere, Alevilere, göçmenlere, tüm ötekilere…

Türkiye devletinde; “Cumhuriyet düzeninin temel kültürel, siyasal ve ideolojik üretiminin yürütüldüğü bir orta sınıf kamusu olarak hukuk ve adliye işliyordu. Muhaliflere ve Kürtlere uygulanan hukuk ise onları pek ilgilendirmiyordu.”

Eğer Kürt’seniz ve siyasi mahkûmsanız vay halinize. Kepsut Cezaevi E 10 Koğuşundaki mahpusların Tuna dışında kalanların hepsi Kürt. Şırnak, Hakkari, Nusaybin, Iğdır, Dersim, Cizre gibi şehirlerden gelmişler ve aileleri bu şehirlerde yaşıyor. Her koğuşun haftada bir görüş gün ve saati var. Her ayın ilk haftası açık görüş, diğer haftalar ise kapalı görüş. Açık ve kapalı tüm görüşlerinin süresi sadece 45 dakika.

Kepsut L Tipi Kapalı Cezaevi’ne Tuna’yı ziyarete gittiğimizde kocaman görüş salonunda bizden başka kimse yoktu, ilk görüşte bunun anlamını anlayamadık ama sonra içimizi yakan gerçeği öğrendik. Ceberut devlet özellikle mahpusları ama özellikle siyasi mahpusları ailelerinden uzağa koyuyor ki aileleriyle sık sık görüşmesinler diye. Güneydoğu’nun en ücra yerlerinden gelen mahpuslar özellikle Batı’nın en uç şehirlerindeki cezaevlerine konuluyor ki devlet ceberutluğunu göstersin. En uzağa koyuyor ki mahpusları yakınları her hafta ziyarete gelemesin diye. Sonra ikinci görüş, üçüncü görüş derken salon hep bomboş. Tuna’ya sorduk ve öğrendik ki; çoğu mahpusun ailesi onları ziyarete gelemiyormuş. Üç yılda bir kez gelebilen var örneğin.

Neden gelemiyor? Cizre’den kalkıp Balıkesir Kepsut Cezaevi’ne gelmek ciddi maliyet. Yol iki gün sürüyor, iki gün de gidiş dört gün, otelde kalsa, yemesi içmesi derken bir maliyeti var ve yoksul aileler bu maddiyatı karşılayamıyor. Kimi mahpusun annesi, babası yaşlı, 24 saat ya da 36 saat süren bu yolculuğa dayanamıyor ve o nedenle gelemiyor. Uçak ile gelmek ise epey lüks kalıyor onlar için.

Biz ailece Tuna’yı her hafta sadece 45 dakika görebilmek için 5,5 saat yol giderken E 10 koğuşunun Kürt mahpuslarını düşündüm, Demirtaş’ın eşini düşündüm. Her hafta çocuklarını evde bırakıyor ve Diyarbakır’dan Edirne’ye eşini ziyarete gidiyor. Neden devlet mahpusları ailelerine yakın şehirlerin cezaevlerine koymuyor. Çünkü devlet ceberut devlet. Kötülüğünü nasıl gösterecek?

Başak Demirtaş’ın, eşi Selahattin Demirtaş’ı ceaevinde ziyaretinden bir kare

Devlet mahpusa ceza veriyor hapse atarak ama ailesinden uzak tutarak cezayı iki katına çıkarıyor, katmerli hale getiriyor. Mahpusu iki kez cezalandırıyor. Hem suçundan dolayı hem de aile ziyaretinden mahrum ederek. Peki sadece mahpusu mu cezalandırıyor? Mahpusun ailesini de cezalandırıyor.

Devlet ceberut. Yoksulsan öl diyor, yoksulsan mahpus yakınını ziyaret etme, ona moral verme ki, o mahpus ölsün, mahpus devletin düşmanı zaten ve ölmeli orada, ilaç verme, sağlıklı yemek verme, betonda soğukta hasta olsun ölsün. Bütün bunlara rağmen yine ölmüyorsa ruhunu öldür, manevi şiddet uygula, yakınını görmesin, mektupları eline ulaşmasın, eğitim hakkını engelle, orada her geçen gün yavaş yavaş ölsün. Devletin tavrı bu. Mahpuslar ölünce devlet bir düşmandan kurtuldum diye seviniyor.

Devlet cezaevlerini kötü yaparak mimarisini, ergonomisini, işçiliğini, estetiğini, kabını kacağını, ranzasını her şeyini kötü yaparak mahpusların ruhunu da bedenini öldürüyor. Bunu görev edinmiş bir ceberut devlet var karşımızda. İnsani olandan ne kadar uzak ceza infaz kurumu yapar ve yaşatırsanız sanki devlet iktidarını o kadar gösteriyor gibi tasarlanıyor cezaevleri. İnsan ruhuna kötü gelen ne varsa o yapılmış, onlara sorarsanız plastik kullanılmasının tek nedeni güvenlik. Her şeyin bir Leviathan devlet açıklaması var ama hiçbir açıklama beni ikna etmiyor, sizi de etmesin.

Canım Tuna, sessizliğin içinde tek sesin gardiyanların ayak sesleri ve demir kapılar, anahtar şıngırtıları olduğunu yazmıştı. Mahpusları ölsünler, yok olsunlar diye düzeni kurmuşlar, kimsenin yaşamasını, iyileşmesini, orada huzurlu olmasını istemiyorlar. Bunun için de ellerinden geleni yapıyorlar. Bir insanın ruhunu öldürmek istiyorsanız beton, plastik ve demire maruz bırakmanız yeter.

Devlet kötü olduğu gibi memuru da kötü, müdürü de kötü, yöneticisi de kötü, işçisi de kötü. Çünkü devlet zihniyeti hepsine sirayet etmiş. Kötü mimari insanın ruhunu öldürüyor, beton doğaya yabancılaşmamızın, soğuk, gri, gayri insani malzemesi. Bir de mimarinin tasarımcısı kötü niyetliyse görme ortaya çıkan cehennemi. Canım Tuna, burada her şey beton, demir ve plastik. İnsanın ruhunu indirgeyen bir yer burası diye tanımlıyor cezaevini.

Barış imzacısı Doç. Dr. Tuna Altınel 65 gündür cezaevinde tutuluyor

Cumhuriyet gelince padişahlığın zulmünden kurtulan halk sevinmişti demokrasiye kavuşuyoruz diye.

Kavuştuk mu?

Hala kavuşamadık şu anki totaliterleşen başkanlık sistemi öncesinde de kavuşamadık. O halde Cumhuriyeti de sorgulayalım. “Cumhuriyette hukuk ve fiziksel şiddet yan yana idi. İki hukuklu iki anayasalı bir yapı vardı. Şimdi ise artık “tek hukuk” var, tek anayasa var.”

Sizi ikna etsin ya da etmesin devletin mantığı her şeyi bir gerekçeyle açıklıyor ve kendini haklı görüyor, oysa biliyoruz ki; devletin kendisi varoluşsal olarak Leviathan.

Cumhuriyet tarihi boyunca da bunu gördük ki; devletin merkezine yerleşen iktidar partileri halkın büyük bir bölümünü devletin periferisine itmiş, onları ikinci sınıf vatandaş olarak aşağılamış, devlet olanaklarından mahrum bırakmıştır. Devlet her zaman yoksulu ve ötekiyi hor görmüştür bu ülkede. Devlet her zaman azınlık dinin, mezhebin, soyun, yoksulun, emekçinin, muhalifin her türlü azınlığın, kadınların, güçsüzün üzerinde baskı kurmuş, haklarını gasp etmiştir. Hukuk uygulamalarının yurttaşlık üzerinden değil yandaşlık üzerinden bir devlet politikası izlemiştir. “Cumhuriyet düzeninin temel kültürel, siyasal ve ideolojik üretiminin yürütüldüğü bir orta sınıf kamusu olarak hukuk ve adliye işliyordu. Muhaliflere ve Kürtlere uygulanan hukuk ise onları pek ilgilendirmiyordu. Yani kısaca şunu söyleyebiliriz: Cumhuriyette hukuk ve fiziksel şiddet yan yana idi. İki hukuklu iki anayasalı bir yapı vardı. Şimdi ise artık “tek hukuk” var, tek anayasa var. Adliyesi ve hukuku çökmüş bir yapıdan artık sadece fiziksel şiddet unsuru ve kapasitesi kalmıştır.”

Bu hukuksuzlar karısında hukuk hareketini üstlenen sivil toplum grupları ve örgütleri kurmalıyız, sayılarını artırmalıyız. Türkiye’de siyaset hukukunun yaratılması, tek temel belirleyici vasıf olan yurttaşlığa dayalı ve bundan kaynaklanan bir hak iddiası ileri sürmemiz ve eşit yurttaşlık hakkı için mücadele etmemiz gerekiyor.

Başkanlık sisteminden tekrar parlamenter sisteme dönülse de devletin bu ceberut yapısı kolay değişmeyecek, onu değiştirmek için daha uzun bir yolumuz var, yürümeye devam, yürüyerek yolları aşındırabiliriz… dayanışma yaşatır, aşk da…


* Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Yargıç Orhan Gazi Ertekin’in değerlendirmeleri için bkz.

KEPSUT NOTLARI 1 | Kaybolan postalar herkesin bildiği sır

KEPSUT NOTLARI 2 | Eril devlet, eril hapishane, eril zihniyet

Previous post
'Kara Yelekliler', Paris'te göçmenler için Pantheon'u işgal etti
Next post
Ankara'da Merve Demirel dahil en az üç kişi gözaltına alındı