Ana SayfaEkonomiNükhet Sirman: ‘Hak’ olarak görülen kesildiğinde AKP tabanından kopuş başlar

Nükhet Sirman: ‘Hak’ olarak görülen kesildiğinde AKP tabanından kopuş başlar

Bu yılın başında kurulan Dissensus Araştırma, ilk çalışması olan ‘Ekonomik Kriz ve Duygular’ın sonuçlarını açıkladı. Krizle birlikte değişen davranışlara odaklanan araştırma AKP seçmeni üzerinde “Sabırlı umutlular, sabırlı karamsarlar, telaşlı karamsarlar, telaşlı umutlular” olmak üzere dört farklı küme tespitinde bulunuyor. “Karamsarlardan çabuk aidiyet değiştirme potansiyeli olanlar telaşlılar… 31 Mart ile 23 Haziran arasındaki oy farkında payı olduğunu düşünüyoruz” diyen Prof. Dr. Nükhet Sirman ile araştırmanın ortaya koyduklarını konuştuk.


Söyleşi: Özlem Ergun


Farklı disiplinlere dahil sosyal bilimcilerin oluşturduğu bir kolektif olarak hayata geçen Dissensus, ilk çalışması olan ‘Ekonomik Kriz ve Duygular’ araştırmasının sonuçlarını yakın zamanda kamuoyu ile paylaştı. 2019 yılının Ocak ve Şubat aylarında İstanbul’un dokuz ilçesinde 30 kişiyle derinlemesine yapılan görüşmelerle oluşturulan saha çalışmasının katılımcıları alt ve alt-orta sınıflara mensup AKP destekçilerinden ya da yakın zamanda AKP’den uzaklaşmış kişilerden oluşuyor.

Dissensus Araştırma, diğer araştırma şirketlerinden farklı olarak sosyolojik saha çalışmalarında görmeye alışık olmadığımız, bugüne kadar pek hesaba katılmayan, elle tutulması zor konulara odaklanıyor. Algılar/duygular ve arzular… “Yani biz hayatın düz ve tutarlı değil, kıvrımlı, çelişkili ve aynı anda birden çok mesaj, etki, arzu, duruş, yaklaşım ve gerçeklik içerdiğini ve bu yüzden de insanların, oluşumların, siyasetlerin ve kurumların her zaman mantıklı ve anlaşılır işler yapmadığı noktasından hareket ediyoruz” diyorlar.

Ekonomik krizle değişen seçmen davranışları

Ekonomik krizin yarattığı duygu atmosferini, krizle birlikte değişen davranışları ve kriz deneyimini şekillendiren algıları merkezine alan çalışma, sonuçları itibarıyla da çarpıcı.

“Biz dışarıdan bakınca bazı verilen yardımları lütuf ekonomisi olarak adlandırabiliriz ama bu yardımı alan kişilerin bunu nasıl anlamlandırdığı daha önemli. Çünkü partiden kopup kopmamayı bu anlamlandırma belirliyor, bizim nasıl baktığımız değil. Dolayısıyla dışarıdan lütuf olarak görünen bir alma-verme, içerden hak olarak görülebilir. Sonuç olarak lütfun kesilmesi üzerine aidiyet ilişkisi çok irdelenmeyebilir, ama hak olarak gördükleri bir şeyin kesilmesi durumunda kopuş süreci başlar” diyen Dissensus Araştırma’nın kurucularından Prof. Dr. Nükhet Sirman ile AKP seçmeninin kriz inkarı ve/veya kabulü noktasında nerede durduğunu, siyasi iktidar ile geliştirdiği aidiyet ilişkilerinin dayanaklarını, duygu-politik tercih ilişkilerini araştırmanın sonuçları üzerinden konuştuk.

‘Yavaş ama derinlikli’

İlk çalışmanız ‘ekonomik kriz ve duygular’… Nasıl bir çalışma yöntemi ile neye odaklandınız? Sosyolojik saha araştırmalarında konu edilmesine pek alışık olmadığımız ‘duygu alanı’ ile çalışmanın zorlukları ya da kolaylıkları oldu mu? 

Bu araştırma toplumda kriz algısının işlevlerini anlamaya yönelik niteliksel bir çalışmaydı. Araştırmada krizin yarattığı duygu atmosferini, krizle birlikte değişen davranışları ve kriz deneyimini şekillendiren algıları irdelemeyi hedeflemiştik.

Şu son zamanlarda algı sözü çok duyulmaya başlandı. Algının ne olduğu ise pek irdelenmedi. Biz algı sözünü duygu, davranış, tutum ve düşüncenin iç içe girmiş hali olarak tanımladık.

Görüşmecilerin kendi sözcüklerini, bu sözcükleri kullandıkları bağlam içinde ele alarak, kriz karşısında siyasetin gidişatına dair görüşlerindeki çeşitliliğe dair bilgi sahibi olabiliyoruz. Niteliksel araştırma aslında meşakkatli bir iş. Belirli ön kabullerle oluşturulmuş çerçevesi belli soru ve cevaplarla giderek görüşmecileri sınırlamadan verilerin toplanıp derlenmesi gerekiyor. Bu anlamıyla anket sonuçları analizinden daha zorlayıcı. Bu analizi farklı disiplinlerden gelen sosyal bilimciler olarak kolektif yapıyoruz. O yüzden yavaş ama derinlikli ve hatta keyifli bir iş oluyor.

‘Aktif yaptırım yerine şikayet’

Duygular üzerine sosyolojik çalışma alanı aslında uzun süredir gelişmekte olan bir alan. Psikolojiden farklı bir yaklaşım bu. Sosyolojik bir bakış açısıyla, duyguların insanlar arasında nasıl bir ilişki ve etkileşim sistemi kurduğunu, bu duyguların kişileri birbirleriyle ilişkili hangi konumlara yerleştirdiğini anlamaya çalışan bir bakış açısı bu. Yani sorunu bireyin kendisinden çıkarıp ilişkide bulunduğu toplumsal ilişki ağına ve bu ilişkilere yönelten bir perspektif. Örneğin şikayet üzerine yazdığımız bir yazıda şikayet ilişkisinin kim tarafından, kime karşı ve kime yöneldiğine bakarak bu şikayetlerin hiyerarşik bir konumlanma varsaydığını göstermeye çalıştık. Şikayet edenin şikayet edilenden daha az gücü olmasından dolayı daha aktif bir yaptırım uygulayamadığını, olsa olsa ancak şikayet edebildiğini anlatmaya çalıştık.

Krize görece dayanıklı olanlar: Kriz ekonomik değil, siyasidir

Araştırmada dört farklı küme tespitiniz var. Sabırlı umutlular, sabırlı karamsarlar, telaşlı karamsarlar, telaşlı umutlular… Duygu alanı üzerinden kategorize edilmiş bu dört kümeyi birbirinden farklı kılan karakteristik özellikler nelerdir?  Ekonomik krizin ‘inkarı’ ve/veya ‘kabulü’ konusunda katılımcılarda nasıl bir tutum izlediniz?

Bu dört kümeyi duygular ve bu duyguların yol açtığı davranışlara göre sınıflandırdık. Her bir sınıflamada yer alanlar kriz hakkında benzer şeyler söylediler. Örneğin kemik AK Parti destekçilerinden oluşan sabırlı umutlular için kriz ekonomik değil siyasidir. Bunların ekonomik durumu görece iyi ve kriz karşısında görece daha dayanıklılar.Krize karşı oldukça dirençli kişilerden oluşmakta telaşlı umutlular, ellerindeki çeşitli imkânları sayesinde krizin yarattığı ekonomik fırsatları değerlendirme peşindeler. Yani sabırlı umutlular işler düzelecek diye beklerken bunlar sürekli bu durumdan kendilerine fırsat yaratmaya çalışıyorlar.

Sabırlı karamsarlar ve telaşlı karamsarlar krize karşı görece kırılgan kişilerden oluşuyor. Sabırlı karamsarlar krizin var olduğunu, yöneticilerin hata yaptığını ama aslında işleri düzeltme gücüne da sahip olduklarını düşündükleri için sabırla bekliyorlar. Telaşlı karamsarlar ise krizin varlığını kendilerine ve çevrelerine ispat etme çabası içindeler, krizle nasıl baş edeceklerini bir türlü bilemiyorlar ve krizin yakın zamanda daha da derinleşeceğine dair kaygı duyuyorlar. Yani karamsar tarafta yer alan sabırlıların en çok kullandığı sözler şükredelim iken telaşlılar korku ve panik gibi sözcükleri kullanıyorlar.

‘AK Parti seçmeni diye tekil bir grup yok’

Bu dört tipolojiye baktığımızda, görüşmecilerin ezici çoğunluğunun sabırlı karamsarlar ve telaşlı karamsarlardan oluştuğunu gözlemlemekteyiz. Ama esas olarak altını çizmeye çalıştığımız nokta AK Parti seçmeni diye tekil bir grup olmadığı. Sadece  parti aidiyetleri değil, tüm aidiyetlerin çeşitli ve parçalı olduğunu bu araştırma da açıkça gösteriyor.

Yapılan görüşmelerden çıkan en makro genelleme krizin objektif bir tanımının yapılmadığıdır. Yani kriz makro ekonomik verilerle belirlenmiş, tartışma kabul etmez bir gerçeklik olarak anlaşılmaktan uzaktır. Öte yandan, AK Partili ya da AK Partiye yakın olan görüşmeciler özellikle artan fiyatlara bakarak krizin varlığını tereddütle de olsa kabul ediyorlar.

‘Partiyle bağları yaşamın tüm alanlarıyla ilgili’

Devleti ‘kurtarıcı bir baba’ gibi gören ‘çocuklaştırılmış vatandaş’ figürünün varlığından söz ediyorsunuz. Bir de ‘şükretmek’ ve ‘nankörlük etmemek’ meseleleri var. Tüm bunlar için AKP’nin varlığını önemli ölçüde üzerine inşa ettiği ‘lütuf ekonomisinin’ duygusal/algısal yapı taşları diyebilir miyiz?  Bu duygu dünyası, AKP seçmeninin siyaset algısında ne tür bir bariyer kuruyor?

Aslında hiçbirimiz siyaset diye ayrı bir toplumsal alan varmış gibi yaşamıyoruz.  Yaşam bir bütün. Bunun içine inanç da giriyor, ekonomi de, değer yargıları, kültür ve ilişkiler ağı da. Bu açıdan AK Parti destekçisinin de partiyle olan aidiyet bağı yaşamın tüm alanlarıyla ilgili. Yani sadece siyaset ya da sadece ekonomi ile değil. AK Parti, seçmenlerinin tüm hayat alanlarına dokunarak onları sarıp sarmalayan bir ilişki türü geliştirdi. Parti düşük gelirli vatandaşlara yardım verdiği zaman bu yardımların sadece ekonomiye dair olarak yorumlanmıyor. Yardımların veriliş biçimi, yani kime, niçin, ne olarak ve ne zamanlarda yardım edildiği çok önemli.

Örneğin, görüşmecilerimizin bir tanesi bir yandan çocuğu için süt yardımı, sosyal hizmetlerden fakirlik yardımı ve ayda bir kez olmak üzere market alış-veriş yardımı aldığını anlatırken AK Parti’nin tam da halden anladığı için partinin başımızdan eksik olmaması için duacı olduğunun altını çizmekteydi. Özellikle laikliğe vurgu yapan partiler alt sınıfların yaşam biçimini anlamayan dışarlıklı, elit gruplar olarak görülüyordu. Bir bakıma başka partilere yönelme konusunda bir isteksizlik ya da bariyer aranacaksa sadece ekonomide değil, hayatın bütününde görülmeli. Yani bir anlamda Osmanlı’dan beri toplumsal farklılıkları açıklamak için kullanıla gelen avam-havas ayrımı hala geçerli. Ancak elbette bu İmamoğlu imajıyla biraz değişti.

‘AKP’den yardım alanlar bunu bir lütuf olarak görmüyor’

Lütuf ekonomisi dediğimiz zaman bu alma-verme ilişkisini bağlamından ve kültürel anlamlarından tamamen koparmış oluyoruz.  Bu yardımı alan kişiler, bu yardımları bir lütuf olarak değil, partinin güçsüzleri de gördüğüne, parti yöneticilerinin vicdanlı ve adaletli kişiler olduğuna ve insanların yanında durduklarının bir göstergesi olarak anlamlandırıyorlar.

Bizim yaptığımız iş, konuştuğumuz kişilerin bakış açısını ortaya sermeye çalışmak.  Biz dışarıdan bakınca bazı verilen yardımları lütuf ekonomisi olarak adlandırabiliriz ama bu yardımı alan kişilerin bunu nasıl anlamlandırdığı daha önemli. Çünkü partiden kopup kopmamayı bu anlamlandırma belirliyor, bizim nasıl baktığımız değil. Dolayısıyla dışarıdan lütuf olarak görünen bir alma-verme, içerden hak olarak görülebilir. Sonuç olarak lütfun kesilmesi üzerine aidiyet ilişkisi çok irdelenmeyebilir, ama hak olarak gördükleri bir şeyin kesilmesi durumunda kopuş süreci başlar.

‘İlk defa bir CHP adayına oy verdiler’

İktidarın; toplumda ‘rıza üretmek’ ve ‘aidiyet geliştirmek’ için şimdiye kadar ‘ekonomik destek’ ile birlikte ilerleyen ‘duygusal yatırım’ mekanizmalarını da işlettiğini gördük. Krizle birlikte bu ‘lütuf ekonomisi’ de çöktüğünde ya da zayıfladığında AKP seçmeninin aidiyet duyguları ve siyasi tercihleri nasıl etkilenecektir?

AK Parti destekçileri homojen bir grup oluşturmuyor. Yukarıda anlattığım gibi biz, AK Partili diyebileceğimiz seçmenleri kriz ve duygular araştırması sonuçlarına göre dört ayrı kategoride inceledik. Buna göre umutluların partiden pek kopmadığını, işlerin ileride düzeleceğini, dolayısı ile de hemen davranmaya gerek olmadığını düşündükleri için siyasi tercihlerin hemen etkileneceğini düşünmüyoruz. Telaşlı umutluların kopma ihtimali sabırlı umutlulardan daha çok tabii. Özellikle de daha büyük imkanlarla oynama potansiyeli olanların iktidardan gelen ayrıcalıkların nasıl dağıldığına bakarak hareket edeceklerini düşünüyoruz.

Karamsarlardan çabuk aidiyet değiştirme potansiyeli olanlar telaşlılar.  31 Mart ile 23 Haziran arasındaki oy farkında payı olduğunu düşünüyoruz.  Şöyle ki karamsarların sabırlıları 31 Mart’ta AK Partiye oy verdikleri halde 23 Haziran’da sandığa pek gitmediler. 31 Mart’ta sandığa gitmeyen telaşlı karamsarlar ise 23 Haziran’da ilk defa bir CHP adayına oy vermeye sandığa gittiler.

‘Değişimin tek nedeni ekonomik değil’

Bu değişimin tek nedeni kesinlikle ekonomik sıkıntılar değil. Araştırmalarımız değişim isteğinin birçok nedenden kaynaklandığını gösteriyor: Görüşmecilerimiz hastane ya da belediye gibi hizmet aldıkları yerlerde karşılaştıkları kötü muamele, parti içi tartışmalar, genelde siyasetçilerin takındığı kavgacı üslup bu nedenler arasında sayılabilir. Ancak İmamoğlu’nun haksızlığa uğramış olmasının bu nedenler arasında önemli bir yeri var. Gündelik hayatta uğradıkları haksızlıklar İmamoğlu ile özdeşmelerini sağlamış durumda. Kendilerini de AK Partililere ayrıcalık sağlanmasının mağdurları olarak  görenler bu konuda çok ısrarcı. KPSS’den yüksek not almalarına rağmen memurluğa yerleştirilmemeleri, ya da partiye kayıt yaptırmadan işe girememeleri dile getirilen örnekler.

‘Siyasi tablo ezme-ezilmenin simgesel göstergeleri üzerinden şekillenecek’

Şimdiye kadar iktidar tarafından ‘dinci-laik’, ‘Türk-Kürt’ denilerek dini ve etnik kimlikler üzerinden bölünerek kutuplaştırılmış siyaset ekseninin ekonomik kriz ile birlikte ‘ekonomi’ ve ‘sınıf’ temelli bir zemine kayması mümkün mü? Siyasi tabloyu değiştirebilecek potansiyelin bundan sonra hangi dinamikler üzerinden şekillenmesi beklenir?   

Biz zaten kendi çalışmalarımızda bu tür ikili kategorilerin doğru olmadığını göstermeye çalışıyoruz. Bazen ekonomik durum daha belirleyici, bazen de cinsiyet daha belirleyici olabilir. Ekonomik krizin gündelik yaşamı zorlaştırması tabii ki şikayet konusu. Ancak, ekonomik kriz ve parti tercihleri arasında bire bir ilişki olduğunu düşünmüyorum.

Bence sınıfsal ilişkiler sömürü üzerinden çok, ezme ezilmenin simgesel göstergeleri üzerinden şekillenecek ve siyasi tablo en çok bu simgesel göstergelerden etkilenecek. Üstelik bu da yeni bir olgu değil. Dünyada da Türkiye’de de kemikleşen popülist söylem, alt sınıfların eskiden beri var olan tanınma, ciddiye alınma arzularının tatminini gerçekleştiriyor. “Bizlerden birinin” bizi yönetmesi hala en yaygın olan arzu. Bu yüzden Türkiye’de ne padişahlık arzuları ne de uzmanlık üzerinden güç devşirenlerin siyasi şansı olmuştur.

‘Hayatı tanımlayan ne varsa bunlarla ilgili beklentileri var’

Çalışmaya konu olan görüşmecileriniz günlük hayatta ‘geçim sıkıntısına’ dair ne tür şikayetler tarif ediyorlar? Tüketim nesnelerine dönük arzuları neler, eğitim ve kültür alanına ilişkin beklentileri var mı? Gelecek kaygıları yok mu?  

Görüşmecilerimiz televizyon izleyen, sosyal medyayı farklı sıklıkta olsa da kullanan ve çoğu en az ortaokul mezunu kişilerden oluşuyor.  Dolayısıyla bugünkü hayatı tanımlayan ne varsa arzuluyorlar, bunlarla ilgili beklentileri var. Tabii ki çarşı pazarda artan fiyatlar tüm görüşmeciler tarafından gündeme getirildi. Çocukların ve torunların geleceği ile ilişkili kaygılar, okulların bitmeyen para talepleri, okutulan çocukların iş bulamaması, partiye kaydolmadan işe girememek gibi kaygılar dile getiriliyor. Tüm görüşmeciler az ya da çok borçlu olduklarını söylüyorlar. Ancak bazıları bu borçluluk halini hayat boyu süregelen bir kriz olarak ifade ediyorlar ve şimdiki krizi “zenginler düşünsün” diyorlar.

‘Önemli bir arzuları var: Tatile gitmek’

Geleceği görememe, elindeki az da olsa var olan birikimi nasıl kullanacağını kestirememe önemli sıkıntı kaynağı olarak görünüyor. Emlak piyasasının değişkenliğinden, dolar kurunun siyasetçilerin üsluplarına göre oynamasından ve genel olarak yaşanan istikrarsızlıktan rahatsız olanlar sadece telaşlı karamsarlar değil. Ama diğerlerinin bekleyecek gücü bulunuyor, hayata dair temel beklentileri henüz sarsılmamış durumda.

Ancak görüşmecilerimizin tümünün çok önemli bir arzusu daha var: Tatile gitmek. Sanki herkes bir nefes almaya, her şeyi unutmak için şu İstanbul’dan uzaklaşma ihtiyacı duyuyor.  Tüm kategorideki görüşmecilerimizin bu arzuyu dile getirmesi üzerine epeyce düşünmemiz gerek.