Ana SayfaEkolojiBizistan, bizimkent, bizce: Hasankeyf – Doğuş Coşar

Bizistan, bizimkent, bizce: Hasankeyf – Doğuş Coşar


Doğuş Coşar*


Onlarca inşaat makinesi, toz toprak taş, her yerde uçuşan duman ve doldurulan bir köy. Bir yandan da derme çatma evin balkonunda elde yıkanmış yıpranmış ve rengi atmış ıslak elbiselerini ipe asan bir kadın. Evin damında bir döşek ve döşekte yastığa sarılmış küçük bir çocuk. Her şeyden haberleri var ama günlük hayatlarına kaldıkları yerden devam eden kendi halinde mütevazı bir aile.  Fakat istemsizce ya da göz ardı edilen uçsuz bucaksız sessiz bir terk etme havası…

Güneydoğu Anadolu’da son yapılan arkeolojik çalışmalar sonucunda Urfa’da bulunan Göbeklitepe’den sonra belki en eski yerleşim merkezi. MÖ 8. yüzyıldan 21. yüzyıla kadar sürekli bir devinim içine olan Mezopotamya’ya hâkim konumu, içinden Dicle Nehri’nin geçmesi ve barındırdığı binlerce mağarası ile nefes alan “yıkılmamış bir tarih”. Diğer yanda ise henüz yaşam belirtisi olmayan yüksek betonarme gökdelenler: damsız­, divansız, yepyeni “muazzam” yapılar…

Burası Süryanice Hesna Kepha, Arapça Hisni Kayfa ve Osmanlı kaynaklarına göre Hüsnü Keyf diye adlandırılan Mağaralar ya da Kayalar Şehri, “Hasankeyf”; kaderine terk edilmiş umursamadan yıkılıp giden binlerce yıllık tarihi ve onlarca ailesiyle unutulup gidilecek olan küçük ve sade kendi halinde bir köy…

Aslında tanımı kendi halinde bir “köy” olarak yapmak haksızlık olur çünkü burası farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış ve hala izlerini barındıran bir “yaşayan harmoni” yeri.

Sümerlere, Asurlulara ve Babillilere barınma sağlamış, Doğu Roma’ya askeri üs olmuş ve özellikle Hıristiyanlığın bölgede 4. yüzyıldan itibaren yayılmaya başlamasının ardından Süryani piskoposluğunun merkezi durumuna gelmiş çok fonksiyonlu bir kent.

En parlak dönemini yaşadığı 12. yüzyılda Artuklular için başkent olmayı başarmış ve su kaynağı merkezi haline gelmiş bir “köy”. Fakat 17. yüzyıldan itibaren ana ticaret yollarının değişmesi ve Osmanlı-İran savaşları sonucunda ticarette yaşanan duraklama neticesinde şehir önemini yitirmiş, günümüzde de “yok olma tehdidi altında” bir “köy”.

Tüm bu çeşitliliğine rağmen gözler kapandığında hissedilen aslında aynı taş, hava ve toprak. Aynı sesler aynı sözler aynı düşünceler. Gözler açıldığında ise tamamen farklı ve kısıtlanmış, sınırlı sayıda taş, hava ve toprak.

Sokaklarında yürüdüğümde, havasını soluduğumda kimin neyi nasıl kelimelere dökmeden ifade etmek istediğini gayet net anladığım huzursuz bir halk. Kadınların çekingen ve korkak, erkeklerin sakınmadan sahiplenici ve çocukların umursamaz hayat dolu bakışları altında Hasankeyflilerin gözlerinden sakındıkları “bizistanı”. Toprağına­, yaşadığı güne ve yediği yemeğe hatta konuştuğu dile bile farklı gözle bakılan, fazla dikkate alınmayan Hasankeyflilerin “bizimkent”i.  İçilen çayların tadını ya da oturulan evin damlarını Hasankeyflilerin “bizce” diye yorumladıkları kültürleri, benlikleri ya da ta kendileri.

Solunan hav­a, ekilen toprak, yıkanan sebzeler yüzlerce yıllık etkisini “yeni Hasankeyf”te de gösterebilecek mi yoksa tarihin tozlu sayfalarına mahkûm mu kalacak? Ya da betonlar arasında sıkışıp kalmış nefessiz duran tıkanmış, yeni bir yol aramaya muhtaç mı bırakılacak? Ya da köklerini MÖ 10. binden beri alan uğruna kaleler, türbeler ya da kümbetler yapılmış güzel kayalar şehri olarak mı anılacak?

Tüm bu sorular 21. yüzyıl Hasankeyfi’nde akla gelen talihsiz ve sık sorulan sorular…


* Arkeolog
Previous post
ABD-Türkiye mutabakatına Şam'dan tepki
Next post
Gazeteci Cebrail Arslan gözaltına alındı