Ana SayfaManşetEril bir hassasiyet olarak itibarımız – Özlem Atik

Eril bir hassasiyet olarak itibarımız – Özlem Atik


Özlem Atik


Hepimizin hassasiyetleri var şüphesiz… Ancak bazı hassasiyetler nedense çok eril.

Bu yazıda, hassasiyetlerimizin de cinsiyetlendirildiğini vurgulamak ve oldukça cinsiyetlendirilmiş, erilleşmiş bir hassasiyet olan ‘itibar’ı ele almak istiyorum.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un dört maaş almasıyla ilgili (sosyal medyadan) verilen tepkilerin, bir itibarsızlaştırma olduğunu vurgulayan ve konuya kendisinin de iki yıldır itibarsızlaştırılması üzerinden dahil olan Okan Bayülgen’in yorumu, eril itibarların çıkardığı feryatlara yakından bakmamıza vesile olabilir. Bu vesile, kendisinin itibarına katkıda bulunur mu bilemiyorum ama önemli bir konu üzerine düşünmemize yardımcı olabilir.

İtibar için saygı görme, değerli, güvenilir olma, saygınlık anlamları öne çıkıyor. Bu anlamlara baktığımızda ilk göze çarpan öznenin ötekiyle kurduğu ilişki oluyor. İtibarlı özne basitçe, bir ötekini şart koşuyor, kamusal alan ve topluluk içinde olmayla ilişkileniyor.

İnsan itibarlı olmayı aslında diğerlerinin gözünde arzuluyor. Öteki için itibarlı olmak istiyor. Bu anlaşılır ve doğal bir arzu gibi görünebilir, ancak hiç de öyle olmadığını söyleyebileceğimiz nedenler var.

“Arzu nasıl ağzını kapatacağını ve keyfe öncelik vereceğini öğrenir” diyen Bruce Fink’in, Lacan’ın arzu ile haz arasındaki öğrenme ilişkisine yaptığı anlamlı vurgu oldukça önemli. Neyi arzulayacağımızı da arzumuzun sonucundaki hazzı da diğer her şey gibi öğreniyoruz. İtibarlı olmak için neler yapabileceğimizi, nelerden feragat edebileceğimizi, itibarlı olmanın mutluluk, itibarsızlığın da mutsuzluk olduğunu öğreniyoruz.

Saygın ve güvenilir olmayı istemekle, itibarlı olmayı istemeyi bir tutmamaya da dikkat etmeliyiz, böyle bir eşleme yaptığımızda kelimenin günlük kullanma biçimleriyle, taşıdığı başka bir çok anlam ve ilişkiyi görmezden gelmiş oluyoruz. İtibar arzusunda, güvenilir/saygın olmayı istemede ve/veya onunla kurulan ilişkide olmayan, daha fazla bir şey var. Bu fazla şey, iktidar arzusundaki fetişizme benziyor. İtibar, yatırımı had safhada, tatmini ölüm kalım meselesine dönüşmüş fetiş bir nesne olarak çıkıyor karşımıza.

İtibar fetişizminden “yeterince” itibarlı olamadıkları için sıkıntı çeken erkekler olabileceği gibi, bu itibar fetişizmine katılmak bunu çoğaltmak istemeyen erkekler de olabilir. Ancak elbette ben bu konuyu itibarı hiç tasa edilmeyen, kendime yakın bulduğum kimlikler ve topluluklar üzerinden tartışmaya çalışacağım.

Eşit yurttaşlık mücadelesi veren birçok topluluğun bir biçimde üyesiyim, kadınlar, Kürtler ve Aleviler gibi, ancak makbul vatandaş tanımı Türklük ve Müslümanlık çerçevesinde oldukça dar bir boyutta çizildiği için dışarıda kalan büyük bir çoğunluğuz. Bu bağlamda, lezbiyen, gey, biseksüel, trans ve interseks (LGBTİ) bireylere siyasette ve sosyal medyada cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimleri üzerinden yapılan bariz bir itibarsızlaştırmadan söz etmeliyiz öncelikle. Seks işçisi kadın/trans arkadaşlarla ilgili yapılan haberlerde duyarsız, rencide edici dil ve görsellerin kullanılması, onların toplumun itibarsızlaştırabilir bir grubuymuş gibi düşünülmesi, yine başka bir itibarsızlaştırma örneği.

Öldürebilen erk bir hassasiyet olarak itibarı, kadın cinayetlerini ele almadan düşünemeyiz. ‘Namus cinayeti’ olarak da nitelendirilen birçok kadın cinayetinde erkek, genellikle itibarını düşündüğü yönünde savunma yapabiliyor. Ve bu savunma hukuki bir zeminde işe yarayıp kendisine indirim de sağlayabiliyor. Kadının yaşama hakkını kolaylıkla gasp edebilen, erkek itibarının bu derece “önemli” ve öldürebilir olması birlikte yaşamı imkansız kılan eril tahakküm yapılarından biridir.

Alevilik de devletin yıllarca süren itibarsızlaştırma çabalarından nasibini alan bir inanma/yaşama biçimi. İktidar, Aleviliğin saygın bir inanma biçimi olmadığını en naif haliyle sizi de illa Müslüman farz ederek, bir yandan kendisi gibi etiketleyip, bir yandan da ayrımcı yaptırımlar uygulayarak belirtir. Aleviler de iktidarın “herkes bizden, hepimiz biriz” söyleminin yol açtığı şiddeti yoğunca deneyimleyen gruplardandır. Uzun yıllar süren yasaklamaların ardından, son birkaç yılda açılmasına izin verilmiş Cemevlerine, şimdi de bütçe verilmek istenmemesi, söylem ve uygulama arasındaki kırılmayı görebileceğimiz küçük bir örnek. Lise sıralarında, yakın hissedince merakına yenik düşüp bir takım sorular soran arkadaşımın, Aleviliği nasıl da itibarsız bir din olarak algıladığını, televizyon ekranlarından espri yapma gayretiyle, kariyerlerinde muntazam yarıklar açan sunucuların hallerini naçizane hatırlıyorum.

Haksızca itibarsızlaştırma siyasetinin uygulandığı bir başka topluluk ise Kürtler ve onlarla dayanışma gösteren gruplar. Kürtlük üzerinden bünyede bir araya getirilen sakıncalı kimlik motifleri ayrıntılı ve uzunca bir konu. Bu yazı çerçevesinde, kısaca ‘terörist’ suçlamasıyla itibarsızlaştırmaya değineceğim. Öncelikle, son yıllarda, hızlı ve kolayca “terörist” ilan edilen aktivist, çevreci, sanatçı, eğitimci kısaca iktidarla bir şekilde uzlaşamamış, farklı siyaset ve mesleklerden insanların, bu suçlamanın menşeini Kürtlerden aldığını belirtmek gerekir. Çoğunluğu orta sınıf Türklerden oluşan arkadaşlarımız, Gezi sürecinin yol açtığı değişime, darbe kalkışması sonrasındaki cadı avına dek, “terörist” olarak kabul edilmesi pek de infial yaratmayan Kürt siyasetçilerin, seçmenlerin en ari haliyle Kürt vatandaşların, bu mantıksız suçlamalara, haksızca maruz kalabildiklerini bilmemeyi tercih etmekteydi, ancak bu süreçlerin ardından kendi deneyimleri aracılığıyla kavrayabildiler. Bugün hala, Kürt bir vatandaşın söylediklerinden ötürü ‘terörist’ suçlamasına maruz kalması değil, ancak zaten kendisinde haiz olduğu varsayılan bu sıfattan söyledikleriyle uzaklaşması veya ona yakınlaşması söz konusudur. Kürdistan demiş midir, diyecek midir, onun için ne anlam ifade ediyordur (bu pek merak edilmedi hala). PKK’yı/yi yazımı, telafuzu hep belirleyicidir böyle bir etiketlemede. Kürtlerin mecliste sonunda, iyi bir sayı ile temsil edildiklerini düşündükleri HDP vekillerinin, parlamentodan sürekli atılmaları ise yargının/hukukun kendi terörizmi ve itibarsızlığı olarak görülebiliyor artık.

Kürtlerle dayanışma gösteren Barış İçin Akademisyenler’in (BİA) mücadelesi bu anlamda çok iyi bir örnek. Ciddi bir itibarsızlaştırılma ve nefret kampanyasının hedefi olmalarına rağmen BİA, kendisiyle dayanışma gösteren çeşitli meslek örgütlerinin yanı sıra – özellikle sempati duyduğum – ‘barış için işsizler’ gibi bir araya gelerek inisiyatif oluşturmuş, birçok bağımsız grubun katkı sunduğu, son zamanlarda mücadelelerinin sonuçlarını da görebildiğimiz, önemli bir sivil dayanışma örneği. Her biri farklı felsefi, siyasi derinlikle, içtenlikle kaleme alınmış savunmalar, önemli soruları güncelleştirerek, toplumsal barış üzerine düşünce etkinliğinde bulundukları gibi, itibar saldırılarına karşı direnişin mümkün olduğunu da gösterdiler.

Judith Butler terminolojisinden ve yaklaşımından yararlanarak düşünmeye çalıştığım bu konuda, iktidarın itibarsızlaştırma politikalarının, yaralanabilirliği/kırılganlığı katmanlaştırdığını vurgulamak istedim. “İtibarsız” bedenlerin gözden çıkarılarak, hukukun korumasından mahrum kalması ve çıplak hayatlara dönüştürülmesi, bu bedenlerin öldürülebilir olmalarının da yolunu açıyor. Yeni yaşanan, Hakkari’nin Derecik ilçesindeki Vedat Ekinci’nin kaybında, kaçakçı bir çocuk oluşu ve Kürt kimlikleri Vedat’ın bedenini savunmasız kılan kimliklerdi. Daha eşit toplumlarda, itibarlı olabilmek için başarı vb. şeyler gerekebilecekken, Türkiye özelinde düşündüğümüzde, Türklük ve Müslümanlık kimliklerini performe eden orta sınıf bir ailede büyüme imkanı olan bir çocuk, ‘doğal olarak’ itibarlı ve yaşama hakkı savunulabilir bir konumda yer alıyor. 2011’deki Roboski katliamından sonra, çoğu çocuk, ölü 34 bedenin sorumlularının yargılanmamış ve gerekli iyileştirme adımlarının atılmamış olması, itibarsızlaştırma politikalarının, bedenlerin ölümünden sonra da devam ettiğini gösteriyor bize. Ölü bedenler üzerinden, iktidarın sürdürmek istediği itibarsızlaştırma politikalarına, maalesef çokça örnek verilebilir.
Son olarak, itibarsızlaştırmayı tek taraflı düşünemediğimizi belirtmek istiyorum. İktidar, kendi inisiyatifince yararlanılmasına izin verdiği vatandaşlık haklarını, ölümcül veya yetersiz bulan, eleştiren toplulukları, bireyleri itibarsızlaştırmak isterken; buna karşı direnen bazen siyasi partiler, dernekler, sivil toplum örgütleri, bazense bağımsız özneler, iktidarı sebep olduğu ölümler, hukuk sürecine izin vermediği kayıplar, haksızca işlerinden ettiği insanlar, yaptığı usulsüzlükler, yolsuzluklar ve doğa katliamları gibi birçok konuda itibarsızlaştırmak istemektedir. Haklı olarak niteleyebileceğimiz bu ikinci itibarsızlaştırma, muhalefet olma, ses çıkarma, etkin olma yollarından biri olarak düşünülebilir. Hatta bu itibarsızlaştırmanın, politik bir eylem, bir sivil direniş biçimi/hakkı olduğunu düşünmekte bir sakınca görmüyorum.

Bu yazı çerçevesinde, çok kısa değinebildiğim örneklere baktığımızda, ülkemizde istifa veya herhangi bir hukuki yükümlülüğün uygulanmadığını da düşünürsek, sorumlu şahıslar en azından itibarsızlaştırılabilmeli ve bu yolla belki de, bu şahısların konumlarından edilmelerinin yolu açılmalıdır.

Yeniden Bayülgen’in “itibar suikastı” olarak nitelediği iktidar sevici, eril dayanışma örneğine bakalım. Ülke şartlarında dört maaş alan bir devlet görevlisinin yolsuzluk yaptığını, bu dört maaşın toplamı Bayülgen’in müdürüne ödediği tek maaşa denk gelse de, bakanlıkta veya başbakanlıkta çalışan bir çok yetkilinin benzer çoklu maaşları olsa da, bu durumu normal kabul etmek zorunda olmadığımızı bilmeli ve hissettiğimiz adaletsizliği de ifşa edebilmeliyiz. Bayülgen’in bu hassasiyetini eril, yanlış ve kütük bir hassasiyet örneği olarak da niteleyebiliriz, ben öyle yapıyorum.
İtibar korkusu/kaygısıyla eril tahakkümler yayan iktidar ve ondan bir nebze dahi muaf olmak istemeyen bedenler, elbette itibarsızlaştırılmalıdır!


*Bir dönem noktalama işaretsiz, bir dönem de sadece virgülle yazmaya kendimi kaptırmamdan, bu konudaki kafa karışıklığımı tam olarak giderebildiğim söylenemez. Canım arkadaşım, Emrah Öztürk’e yazım kuralları ve kötü ifadeleri tespit eden görüşü, desteği için teşekkür ve sevgilerimle…

Yazarın diğer yazıları

Geçmiş geçmezken – Özlem Atik

Mayın… – Özlem Atik

Previous post
Fındık işçilerini taşıyan kamyonet devrildi: Dört yaralı var
Next post
'Güvenli bölge' görüşmeleri: Taraflar ve arabulucu ABD ne diyor, son durum ne?