Ana SayfaGüncelFilmLoverss’ın seçimiyle: Şiiri anlatının merkezine yerleştiren 7 film

FilmLoverss’ın seçimiyle: Şiiri anlatının merkezine yerleştiren 7 film

HABER MERKEZİ – Sinema platformu FilmLoverss, Sergey Parajanov’dan Jim Jarmusch’a önemli yönetmenlerin imzasını taşıyan, şiiri anlatının merkezine yerleştiren 7 etkileyici filmi derledi. Listedeki filmler hakkında yazılan tanıtımları paylaşıyoruz.


Orfik Üçleme (1932, 1950, 1960)

20’nci yüzyılın çok yönlü sanatçılarından Jean Cocteau’nün Le sang d’un poète, Orphée ve Le testament d’Orphée, ou ne me demandez pas pourquoi! filmlerinden oluşan Orfik Üçleme’nin her ayağının merkezinde bir şair ve onun sanatsal üretimleri vardır. Üçlemenin ilk filmi Le sang d’un poète’te kendisi de şiirler yazan Cocteau, şairin yaratım sürecini, ölümle yaşamın, gerçekle hayalin arasındaki mücadeleyi dışavurur. Sinema alanındaki ilk işinin merkezine şiiri, şairi yerleştiren sanatçı, aslında sanat dallarını birbirinden ayırmadığını vurgular gibidir. Aynısı üçlemenin devam filmleri için de geçerlidir. Orphée’de Yunan mitolojisinin önemli figürlerinden Orfeus’un hikâyesini gerçeküstücü bir yaklaşımla modern zamana taşır; Le testament d’Orphée’de ise yaşı ilerlemiş bir şairin -ya da kendisinin- geçmişini, sanatsal üretimlerini, ilham kaynaklarını hatırlama sürecini beyazperdeye taşır. Şaire ve şiire güzelleme niteliği de taşıyan bu filmler, bunun da ötesinden “şiirsel sinema” denilen kavrama fantastik ve gerçeküstücü bir boyut kazandırır.

Narın Rengi – Sayat Nova (1969)

Orijinal ismi hayatını anlattığı Ermeni ozanla aynı olsa da, Sergey Parajanov’un en bilinen filmlerinden biri diyebileceğimiz bu yapım, uluslararası alanda Narın Rengi (The Color of Pomegranates) adıyla bilinir. Her ne kadar kağıt üzerinde Sayat Nova’nın hayatını anlatıyor olarak görünse de film, tipik bir biyografiden çok farklıdır. Parajanov, şairin hayatını şiirleri üzerinden yeniden kurgular. Filmde oyuncu Sopiko Çiaureli’nin birçok karaktere bürünmesi filmi boyutsal anlamda bir dairesellik içerisinde eritiyor ve filmi birçok duyunun ötesine taşıyor. Böylelikle film, şiirin okuyucuda yarattığına benzer bir etki yakalıyor seyircide. Filmin, -neredeyse- deneysel sinematografisi Suren Shakhbazyan imzasını taşırken, sahnelerin arkasında yatan masalsı hava ile beraber filmi seyreden izleyici bir büyü etkisine kapılıyor. Bu bağlamda Sayat Nova, bir şair hakkında, onun şiirlerinin hakkını vererek çekilmiş en önemli filmlerden biridir diyebiliriz.

Ölü Ozanlar Derneği – Dead Poets Society (1989)

Peter Wier imzalı Dead Poets Society; 1959 yılında oldukça disiplinli bir erkek okulu olan Welton Akademi’de geçer. Bir gün, başarı dışında pek bir şeyin kabul görmediği bu okula, Öğrencilerinin “Kaptan” diye seslendikleri Keating; kuralların, ebeveynlerin, okul yönetiminin baskısı altında bunalan öğrencileri, edebiyat ve şiirin bambaşka dünyasıyla tanıştırır. Onlara özgürlüğü, hayatı yeniden anlamayı, dünyaya farklı açılardan bakmayı öğretir. “Carpe Diem”in hayat felsefesi olarak benimsenmesinin önünü açan, şiirin ve edebiyatın özgürlüğün ilk şartı olduğunu anlatan ve ne olursa olsun özgürlük için savaşmamız gerektiğini bize öğreten Dead Poets Society, şiirin bireyin hayatında oynayabileceği özgürleştirici rolü ele alması bakımından son derece güçlü bir anlatı sunar. Filmin etkileyici senaryosunun En İyi Özgün Senaryo dalında Oscar kazanmış olduğunu da ekleyelim.

Parlak Yıldız – Bright Star (2009)

Jane Campion imzalı Bright Star’ın ismi, şiirde romantizm akımının en önemli temsilcilerinden John Keats’in aynı isimli sonesinden gelir. Film de, Keats ve ilham perisi Fanny Brawne’un ilişkisine odaklanır. Duygusal anlamda son derece yoğun bir şekilde seyreden ilişki, şairin hastalanmasıyla birlikte farklı bir evreye geçer. Film boyunca çiftin ilişkisine Keats’in dizeleri eşlik eder; hatta Campion bu dizeleri anlatının yol haritası olarak kullanır. Film, sanat tasarımından görüntü yönetimine son derece detaylı bir zanaatkarlığın etkisiyle bu dizelerle şiirsel bir uyum yakalar. Bright Star’ın en önemli yanlarından birisi de önemli bir sanatçının ilham perisini kadraja alırken, ona gerektiği özeni göstermesidir. Yani filmde, Brawne’ı sadece Keats’in sevgilisi olarak değil, önemli bir sanatçının hayatına ve sanatına yön veren güçlü bir figür olarak görürüz.

Şiir – Shi (2010)

Filmlerini sadece sinemaya değil edebiyata dair fikirleriyle de yoğurmayı seven, bugünlerde Burning’le çok konuşulan Lee Chang-dong’un sekiz yıl önce çektiği Shi filmi, Burning’deki gibi yazar olmak için uğraşan bir başkarakterin öyküsünü anlatıyor. Fakat bu sefer karakter genç bir adam değil, yaşlı ve alzaymır hastalığı olan bir kadın ve bu yaşlı kadının yazmaya çalıştığı şey bir roman değil, tek bir şiir. Filmin başkarakteri Mi-ja, lise çağlarındaki torunuyla küçük bir kasabada yaşamaktadır. Gittiği doktor, alzaymır hastası olabileceğini söyler. Bu sırada kasabada çok trajik bir olay gerçekleşir. Liseli bir genç kız kendini nehre atarak intihar etmiştir. Genç kızın günlüğünde, okulda kendisine aylarca tecavüz eden bir grup erkek olduğu yazılıdır. Bu erkeklerden biri de Mi-Ja’nın torunudur. Yaşlı kadın, tüm bu zorlu hayat döngüsünün içinde, küçüklüğünden beri yapmak istediği şeyi, şiir yazmayı öğrenmek için belediyenin kursuna yazılır. Film boyunca onun bu olaylarla başa çıkma çabasını ve şiiri öğrenme serüvenini izleriz. Şiirin sadece konuyu değil filmin biçimini ve dilini yönlendiren bir unsura dönüşmesi, ana karakterin şiir olgusunu kendini gerçekleştirme ve çevresinde olan bitenle ilişki kurmasının yolu olarak kullanmasıyla Shi, şiir sanatının sinemadaki en özgün kullanımlarından birine dönüşüyor.

Neruda (2016)

Şilili yönetmen Pablo Larraín’in 2016 yılında çektiği iki filmden biri olan Neruda, adını anlatının da merkezinden yer alan efsanevi şair Pablo Neruda’dan alıyor. Film aslında polise bir öykü anlatıyor: Komünist Parti’ye katılması ve politik mücadelede son derece aktif rol alması nedeniyle Pablo Neruda’nın peşine düşmekle görevlendirilmiş bir polis müfettişini takip ederiz film boyunca. Bir tür köşe kapmacaya dönüşen bu süreç, çok katmanlı bir yapıya sahip olan Neruda’nın sadece bir boyutunu oluşturuyor. Larraín, bu polisiye yapıyı çok daha geniş perspektiften bakan sorularla genişletiyor: Şair tam olarak kimdir? Şiirlerle yarattığı sanatçı kişiliği mi? Gündelik hayat pratiklerini gerçekleştirirken yakın çevresiyle etkileşime giren kişi mi? Yoksa çevresindekilerin ona bakarken gördükleri, kurguladıkları bir ünlü mü? Çağımızın en başarılı sinemacılarından Pablo Larraín, şairin sanatsal üretimlerinden bağımsız düşünülemeyeceğine dair bir çıkarım yaparken, Neruda’nın dizelerini takip eden son derece sürükleyici bir anlatı kurmayı başarıyor.

Paterson (2016)

Amerikan bağımsız sinemasının yaşayan en önemli yönetmenlerinden Jim Jarmusch’un şimdilik son filmi olan Paterson’ın merkezinde filmle aynı ismi taşıyan, Adam Driver’ın canlandırdığı karakter yer alıyor. Paterson, hayatını devam ettirebilmek adına otobüs şoförlüğü yaparken, bir yandan da şiirler yazmakta; başarılı bir şair olmak istemektedir. Paterson’ın benliği ve sanatçı kimliği çizilirken bir ayrıma itelenir seyirci: Paterson’ı bir şair yapan ya da yapacak olan izinden gittiği, şairle aynı çevrede yetişmesi ve onun sanatçı olmak, özel yaşam, iş arasında yaptığı ayrımın bir benzerini tekrarlamasından mı yoksa bireyliğinden gelen, Patersonlı (karakterin yaşadığı bölgenin adı da Paterson’dır) değil de Paterson olması mıdır? Jarmusch’un başarısı, hem kalıtımsal hem de çevresel faktörleri karakteri yaratırken işleyebilmiş olması. Benliğinden geleni, önceki Patersonlıların attığı adımları tekrarlayarak ilerleten ana figür; hem kendisinin hem de şehrin geçmişini bünyesinde eritmeye çalışıyor. Bu soruların cevabını aramak yerine, bu soruların peşinden giderek, sıradan olanın, gündelik olanın şiirini beyaz perdeye yansıtmayı başarıyor Jarmusch.