Ana SayfaÇalışma YaşamıKamu Emekçileri Hareketi ve Kürt emekçiler – III

Kamu Emekçileri Hareketi ve Kürt emekçiler – III


Nejat Uğraş*


Kürt Emekçiler Ölüm Menzilinde

“1991-1997 dönemi Diyarbakır’da İHD ve HEP yöneticisi Vedat Aydın’ın öldürülmesi ile başlayan ve sayısı bugüne kadar kesinleştirilemeyen kaçırılma ve alıkoyma yolu ile infaz serisi başlamıştır.”[1] Özellikle eğitim ve sağlık iş kolunda örgütlü insanların hedef olarak seçilmesi tesadüf değildi. Gerek Türkiye’de gerekse de Kürdistan’da emekçilerin en iyi ve en çok örgütlendiği iş kolları, eğitim ve sağlık iş kollarıydı. Bu iş kollarının aynı zamanda stratejik önemi de söz konusu olunca, devletin tarihsel saldırı refleksleri de kolayca harekete geçiyordu. Ve seri cinayetler güpegündüz sokak ortasında gerçekleşiyordu.

15 Şubat 1992 yılında Ahmet BAYHAN, 27 Şubat 1992 yılında Şeyhmus AKINCI Diyarbakır’da faili belli cinayetlerin kurbanları olarak kayıtlara geçiyordu. Mesaj yerine ulaşmış olmalıydı. Arkadaşlarının katledilmesini büyük bir öfkeyle karşılayan Kürt emekçiler, “şehitlerimiz onurumuzdur” şiarıyla mücadelelerini yükseltme kararlılığını yüksek bir sesle dile getirdiler. Cevap gecikmedi. 23 Mart 1992 yılında Mehmet GEREN Diyarbakır’da katledildi. Sonrası “Haziranda ölmek zordu.” 4 Haziran’da Seydo AYDOĞAN Kızıltepe’de, 8 Haziran’da Adil YAVAŞ Silvan’da,10 Haziran’da M.Emin AYHAN Silvan’da, 29 Haziran’da Ramazan YÜCE ve 14 Eylül’de Şirin GÖKDERE Diyarbakır’da uğradıkları silahlı saldırı sonucu yaşamlarını yitirdiler.

92 yılı sokak infazlarının yılı olarak anılmayı hak etse de 1993 yılı Türkiye’nin politik fay hattında oluşan kırıkların yarattığı sarsıntıların depreme dönüştüğü bir yıl oldu. Kürt coğrafyasında sokak ortasında güpegündüz işlenen ‘faili belli’ cinayetler hız kesmeden devam ediyordu. Özellikle kamu emekçilerini hedef alan bu cinayetlere 13 Ocak günü Eğit-Sen üyesi olan Ramazan Aydın BİLGE ve Zübeyir AKKOÇ ‘un Diyarbakır’da uğradıkları silahlı saldırı sonucu yaşamlarını yitirmesinin ardından, ülkenin batı yakasında Uğur Mumcu’nun yaşamını yitirdiği bombalı saldırıyla yeni bir boyut kazanıyordu.

Kamu emekçileri hareketi, ülkenin ağır politik gündemine rağmen demokratik eylemliliklerine devam ediyordu. Eylemlilikler sürerken bir Kürt emekçisi daha faili belli bir cinayete kurban gidiyordu. Hamit PAMUK 21 Haziran’da Diyarbakır’da uğradığı silahlı sonucu yaşamını yitiriyordu.

Kamu çalışanları yaptıkları eylemlerle gündemde olmaya devam ediyordular.15 Eylül 1993 tarihlerinde bazı illerde “sivil itaatsizlik” olarak anılan sakal bırakma ve kılık kıyafet kurallarına uymama gibi eylemlilikler yapılırken, Kürt emekçiler sokak ortasında katledilmeye devam ediyordu.

1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Zeki TANRIKULU Silvan’da uğradığı silahlı saldırıcı sonucu yaşamını yitiriyordu. Peşi sıra Ahmet ARCAGÖK 20 Eylül’de, Ali ŞAHAPSALIK 21 Eylül’de, Diyarbakır’da uğradıkları silahlı saldırı sonucu yaşamlarını yitiriyorlardı.

Emek alanı, 93 konseptinden payına düşeni fazlasıyla alırken 94 yılı da ölüm ve sürgünlerin bir kadermiş gibi devam ettiği bir yıl oldu. 1994 yılının 1 Mart’ında Hasan AKAN, 29 Nisan’da Recep OYUR,3 Haziran’da Kemal GÖÇER,13 Ekim’de Veysi SIZLANAN Diyarbakır’da uğradıkları silahlı saldırı sonucu yaşamlarını yitiriyordular. Bunun yanı sıra 9 Nisan’da Necati AYDIN Diyarbakır’da, 15 Temmuz 1994 yılında İkram MİHYAZ İzmir’de kaçırılmak suretiyle katledilerek sokak infazlarına yeni bir boyut katılıyordu.

Cinayetlerin anlamı

1990’lı yıllarda işlenen sokak cinayetleri ve sürgünler, Kürt emekçilerin örgütlü mücadelesini hedef alan bir içeriğe sahipti. Bu içerik iki yönlü bir işleve sahipti. Birincisi; korku, panik ve bedbinlik yaratarak örgütlü gücü dağıtmayı, ikincisi; Kürt emekçilerin başta Türk emekçileri olmak üzere diğer emekçilerle buluşmasını engelleyerek, oluşacak ortak mücadele mevzilerini dağıtmayı ve bu ortak örgütlülükleri zaafa uğratmaya dönüktü. Sonuçta iki eğilimin buluştuğu ortak nokta, Kürt emekçilerin kendilerini var edecekleri bir mevziden yoksun bırakarak, yalnızlaştırmayı hedefliyordu.

Kamu emekçileri hareketi içerisinde bulunan sol grupların, Kürt coğrafyasında emekçilerin katledilmesini ihtiyatlı bir yaklaşımla karşılama alışkanlığı, “topyekün savaş” mantığının sadece  “bölücü tehdide karşı” hayata geçirilen bir siyaset olduğunu varsayan yaklaşımının, kendini korumaya dönük bir savunma refleksi olduğunu belirlemek gerekiyor. Bu refleks olan bitenler karşısında fiili bir tavır almayı zorlaştırdığı gibi, protest tavrı aşamayan, yazılı-sözlü basın açıklamalarıyla yetinmeyi yöntem haline getiriyordu. Sonuçta “Sendika üyeleri ve yöneticileri sendikal önderlerinin öldürülmesini ya da bir basın açıklaması üzerinden hapsedilmesini izlemek dolayımı ile toplu davranma yeteneklerinin kırılmasını kabullenmek durumunda kalmışlardır. Temel kriter, azami baskıya gösterilen tepkinin denetim dışına çıkmayacak tepki olmasıdır.” [2]

Kürt emekçilerin maruz kaldıkları diğer en büyük ceza da sürgün cezasıdır. Egemenlerin tarih boyunca en çok ve etkili ceza yöntemlerinden biri olarak kullanılan sürgün cezası mücadele süresince öyle kitlesel bir hal aldı ki sürgün edilen emekçilerin sayısı beş bini aştı. Öyle ki sürgün edilen emekçilerin listesi bile tutulamaz oldu. Sürgünler konusunda çaresiz kalan KESK, derdini anlatabilmek için Türkiye sendikal hareketinde bir ilki gerçekleştirerek “sürgün kurultayı” düzenledi. Kurultay sonrası sürgün yine etkili bir ceza yöntemi olarak işlemeye –hız keserek- devam etti. Bu konu eğitim Sen’in 4. Demokratik Eğitim Kurultayı’ın da ayrı bir başlık olarak ele alınmış ve ilgili kurultaya tebliğ sunularak sürgün konusu enine boyuna tartışılmıştır.

Kamu emekçileri hareketinin çekilmek istendiği mecra tam da açıklanan temel kriterle uyumlu ‘makul’ bir hareket olması yönündedir. Bunun için ‘uç’ unsur olan örgütlü Kürt emekçileri, psikolojik harp dairesinin en önemli kozu olarak yeri ve zamanı geldiğinde bir terbiye sopası olarak diğer politik gruplara karşı kullanılmak için muazzam olanaklar sunuyordu! Psikolojik Harp Dairesi de bu olanakları sonuna kadar kullanmada son derece cömert davranmakta hiç tereddüt etmeyecekti.

Havuç-sopa taktiği!

“Sendikalaşma mücadelesine devletin yaklaşımı ezme, yok etme ve bunu başaramadığı noktada içerme ve ehlileştirme ya da her iki tutumu eşzamanlı olarak kullanma biçimindedir.” [5] Düşük yoğunluklu savaş doktrinin ana eksenini oluşturan psikolojik savaş’ın havuç-sopa taktiği olarak formüle ettiği bu yöntem ‘direnen unsurların fiziksel imhasına ile teslim olmaya yatkın unsurların ayrıştırılmasına dayanır.’ Ayrıştırmada ‘gözetilen temel hedeflerden bir tanesi de kitle desteği riskine karşı önlem almaktır. Bu nedenle azami infaz ve fiziksel güç tatbiki öncelikleri söz konusudur.’

Kürt kamu emekçileri, psikolojik savaşın bu yöntemlerine fazlasıyla maruz kalmıştır. Özellikle yaşadıkları coğrafyada infaz ve fiziksel güç tatbiki temel yöntem olarak benimsenmiştir. Batı yakasında ise daha çok denetim ve etkisizleştirme yöntemleri kullanılmıştır. Yani havuç-sopa taktiğinin havuç yanı ağırlıklı yöntem olarak kullanılmıştır. Havuç yöntemi “ağır bir genelleştirilmiş baskı tatbikini izleyen sınırlı siyasal alan açma, taviz verme politikası izlemeye aynı anda hassas kitlelerin hedeflenerek sistematik tacizi örgütlemeye dayanan politik kontrol taktiği”[3] olarak tanımlanır. Devletin sivil-eylem programları içerisinde yer alan bu taktiksel yöntem, bizatihi devletin kolluk güçlerince yürütülmüş ve kamu emekçileri hareketi havuç-sopa taktiği ile ikili kıskaca alınmış ve bir cenderenin içerisine sokulmuştur.

İkili kıskacın ideolojik-politik sonuçları ilerleyen dönemlerde AKP eliyle yürütülecek yeni bir tasfiye dalgası döneminde kendini açığa çıkarmıştır.

Yeni tasfiye dalgası: 2002- 2012

Kasım 2002 genel seçimlerinde yüzde 34 oy alarak tek başına iktidara gelen ve 2007 ile 2011 genel seçimlerinde oylarını arttıran AKP, iktidardaki onuncu yılını muhalefeti yıldırma taktiklerini üst düzeye tırmandırdığı bir ihtivaya sahipti. AKP’nin iktidara geliş serüveni konjonktürel durumla yakından ilintili olsa da stratejik bir plan dâhilinde kurgulanmış ve yaşama geçirilmiştir. İktisadi, siyasi, sınıfsal, bölgesel ve uluslararası dinamiklerin çıkarlarının kesiştiği önemli bir kavşak noktasında “yeşil kuşak” projesinin en önemli bileşeni olarak zuhur etmiştir.

“12 Eylül askeri darbesinin beslediği ve semirttiği Türk-İslam sentezinin birkaç kez adaptasyondan geçirilmiş hali olan AKP, geleneksel İslami değerlerin ağırlıkta olduğu ‘milli görüş’ gömleğini çıkararak en önemli adaptasyondan geçirilmiş oluyordu. Milli görüş hattını terk ederek devlet elitlerinin taleplerine duyarlı, neoliberal politikalarla tam uyumlu, orta sınıfları asıl kapsama alanı olarak gören ve enformasyon çağının kimi özellikleriyle uyumlu ‘muhafazakâr demokrat’ kavramıyla kendini ifade etme yolunu seçen” AKP’nin, temel hedefini “toplumda derin kökleri bulunan yerel değerleri muhafazakâr gelenekle” yeniden üretmek olarak tanımlaması da ideolojik algısına içkindi.

1980’li yıllarda Özal iktidarı ile başlayan ancak 1990’lı yıllarda yavaşlayan neo-liberal dönüşüm ile ABD emperyalizminin, Orta Doğu’yu yeniden şekillendirme projesi ile üst üste gelmesi, AKP’yi ülkenin ve bölgenin önemli bir aktörü haline getirdi. Özellikle kendi içerisinde “güç ve çıkarlar” koalisyonu olan AKP’nin, devlet kurumlarını ele geçirdikten sonra yargıyı araçsallaştırarak ülkedeki her türlü muhalefeti sindirme, etkisizleştirme ve baskı altına alma operasyonları “öldürmüyoruz sadece tutukluyoruz” retoriğiyle meşrulaştırılmaya çalışıldı. Polis ve yargı marifetiyle yapılan operasyonların, kendileri dışında bulunan herkesi kapsayan bir genişliğe ulaşması, birinci meclisin kuruluşundan sonraki dönemi anımsatır oldu. Yeni bir “istibdat yönetimi” ile karşı karşıydık. Tedhiş politikaları “ileri demokrasi” söylemiyle perdelenerek olağanlaştırılmış ve ülke hızla polis devleti olma menziline sokulmuştur. Özellikle muhalif kişi, kurum ve kuruluşların hedef alınmasında gerekçe bulmakta zorlanılmayan bir süreçte payına düşeni alan kurumlardan biri de KESK ve Kürt emekçiler oluyordu.

Kürt emekçiler ve KESK yargı kıskacında

KESK’in kuruluşundan bugüne kadar hedef tahtasından hiç inmedi. Egemenlerin dartları, söz konusu KESK olunca daha da keskinleşti. 2002’ye kadar, yukarıda andığımız politik kontrol uygulamalarına maruz kalan KESK, 2002’den sonra da AKP iktidarı tarafından yakın markaja alındı. Özellikle AKP iktidarının, kamusal alanı yeniden düzenleme görevi ve hevesi salt kendi ihtiyaçları için değil, aynı zamanda uluslararası sermayenin de ihtiyaçlarına cevap verecek bir duyarlılığa getirilmesini gerektiriyordu. Bu duyarlılığı zayıflatacak ve zaafa uğratacak en büyük engellerden bir tanesi de KESK’ti.

İlk iş olarak yandaş sendikanın damarlarına yeni kan zerke etme ve ayağa kaldırma operasyonuydu. Her türlü hile ve hurda yöntemlerle mesafe alınmaya başlandı. Yandaş sendika, iktidarın kan pompalamasıyla daha da besili hale geliyor, her geçen gün semirtiliyordu. İkinci aşama ise hiç vazgeçilmeyen yöntem KESK’in zap-u rapt altına alınmasıydı. Türlü baskı ve sindirme yöntemleriyle kıskaca alınan KESK’in, AKP iktidarı dönemi boyunca uğradığı saldırıların dökümü bu yazının konusu değil, boyutunu da aşar zaten. Ama özellikle bu dönem öne çıkan ve yukarıda da andığımız “yakalanma potansiyelinin bir kısmı ile birlikte yeni bir mutabakat yaratarak inatçı bir çekirdeği yalıtmak” [4] yöntemi devreye sokuluyordu. Buradaki inatçı çekirdek her zamanki gibi “Kürt emekçiler” oluyordu. Yargısız infazlar dönemi bitti diye propaganda edilen bu yöntem daha çok tutuklayıp cezaevine atma; uzun tutukluluk süresiyle de cezaevinde çürütme tekniğine dayanıyordu. Sürgün, işten atma, uzaklaştırma gibi mutat cezalar da bu uygulamaya eşlik edecek cezalar olarak dikkat çekecekti.

Egemenlerin ezilenlere karşı hiç vazgeçmediği politikalardan bir tanesi de böl/parçala/yönet politikasıdır. Bu politikanın egemenler açısından oldukça kullanışlı olmasının en önemli sebebi gerek makro düzeyde gerekse de mikro düzeyde uygulanabilme esnekliğine sahip olmasıdır. Özellikle bu yöntemin kamu emekçileri hareketi özelinde uygulanmasından hiç vazgeçilmedi. Bayrak provokasyonu ile birlikte KESK’i parçalama girişimleri hız kazanmaya başladı.


[1] a.g.m
[2] a.g.m
[3] a.g.m
[4] a.g.m

*Yurttaş


Nejat Uğraş’ın altı bölümlük dosyasının bir sonraki bölümünde “KESK’e Dönük Masa Başı İmal Operasyonlar” var. Yazı dizisinin önceki bölümlerine ise aşağıdaki bağlantılar üzerinden bakabilirsiniz:

Birinci bölüm: Emekçilerin Onur ve İsyan Yürüyüşünün Kısa Tarihçesi

İkinci bölüm: Kürt Emekçilerin Örgütlenmesi