Ana SayfaCezaevleriKEPSUT NOTLARI 6 | Zaman ve ucubeliğin fenomenolojisi – Ali Avcı

KEPSUT NOTLARI 6 | Zaman ve ucubeliğin fenomenolojisi – Ali Avcı


Kepsut Notları yazı dizisi devam ediyor. 30 Temmuz 2019 tarihinde Tuna Altınel tahliye oldu ancak hapishaneler seslerini duyurmaya çalışan mahpuslarla dolu. Bu yazı dizisi mahpusların sesini duyurmayı, sorunlarından kamuoyunu haberdar etmeyi amaçlayan bir dayanışmaya çabasıdır. Bu yazı dizisinde zaman zaman içeriden seslere de kulak vereceğiz. Bu seslerden biri olan Ali Avcı’nın kendi deneyimlerini ve düşüncelerini içeren yazısının birinci bölümü “Suç ve ceza” başlığı ile yayınlanmıştı. Yazının ikinci bölümü ise “Zaman ve ucubeliğin fenomenolojisi” başlığını taşıyor.

Lütfiye Bozdağ


Ali Avcı*


Zaman ve ucubeliğin fenomenolojisi

Bay Gregor Samsa bir sabah huzursuz düşlerinden uyandığında kendisini kocaman bir böceğe dönüşmüş halde bulur. Hiçbir edebi metin Kafka’nın modern bürokrasinin insan-bireyini ne tür bir varoluş sancısına ya da ‘dönüşüm’e uğrattığını bu denli parlak bir metaforla anlatamaz. Aslında metafor bir yoksunluktur.[1] İfade edilemeyenin zayıf yollarla ifadesidir. Fakat Kafka’da durum çok farklı; Bay Samsa hakikaten varoluşsal bütünlüğünün (maddi ve manevi) parçalanmak istendiği bir sistemin içinde kendini ‘olduğu’ insan ya da gayri-insanlaşmasından dolayı suçluluk hisseder. İktidar araçlarını dönüşüme uğratır fakat dönüşen araçlar onu dönüştüreni değil tuhaf biçimde kendini sorgulamaya başlar ya da kendini suçlamaya başlar.

Hapishane modern çağın en önemli kurumsal yapısı olarak ruhların dönüşümü ile aslında bir ruh icatçısı olarak bireyin kendine yönelimini güçlendirir. Hapishanedeki her birey hayatının olagelen dönemlerinde olduğundan daha fazla kendine yönelir ve bu refleksiyon olumlu bir netice yaratmaz bilakis, Bay Samsa gibi dönüşen öznenin suçluluk psikolojisine dönüşür. Rastlantılar sonucu masum bir insanın hapishaneye girişi ve kısa bir süre sonra mimari ve uygulamalarının yaratmış olduğu teknik bağlamda gerçekleşen refleksiyonlar, suçluluk psikolojisine dönüşür. Hapishaneler sadece bedensel cezalandırma değil, burjuva hukukunun ruhumuzu teslim alma ve onu bir araç olarak kullanıp potansiyel sistem muhaliflerine karşı norm aracı haline getirme organizasyonudur. Dejenere edilen bilinç, artık fiilin ne olduğunun veya neden hapishanede olduğunun bir önem ifade etmediği hale bürünür. Kendilik bilinci içsel sarsıntı geçirir ve içsel kurulu düzen Sartre’çı bir bulantıyla alt üst olur ve nihayetinde varoluş asli mutsuzluk kaynağıdır. Fakat bu varoluşun otantik atılımın deneyimi olmaktan öte, daha açık ifade edersek Heidegger’ci Havf hali değildir bu kendi içine gömülmenin en çorak halidir; artık yargı yetisinin tinsel canlılığını yitirdiği, bilgi ve ahlaki armoninin dağıldığı/parçalandığı salt biyolojik varoluş halidir.

Bütün bu ilişkilerin ‘zaman’ nosyonu ile çok ciddi bir ilişkisi var. Einstein’ın uzamsallaştırarak göreli hale getirdiği zaman nosyonu evrensel zaman kuramlarını nasıl yıktı ise hapishanedeki zaman döngüsü de tek düze hale getirilmiş burjuva zaman nosyonunu yıkmıştır. Zaman yaşamın ritmiyle oluşan bir bilinç halidir. Modern bürokrasinin iş, hastane, okul veya özel sektör gibi bir çok alanda senkronizasyonu zamanı tek düze hale getirdi ve neredeyse her insan aynı zaman dilimlerinde kalkıp aynı zaman dilimlerinde çalışıp ve diğer etkinliklerini aynı zaman dilimi içinde gerçekleştiriyor. Hapishanede durum çok farklı; bir mahpus, mimarinin uyguladığı, gözetlediği ve yazılı iktidarın (hukuk) sentezinin nesnel koşullarında yaşıyor. Bu sentez; Deleuze’ün meşhur Foucault okumasında belirttiği gibi, ‘sözce’ alanı ile ‘görü’ alanının enigmatik sentezidir. Burada özne Kartezyen tözsel bir bölünüm/yarılma yaşar. Biyolojik zaman ile tinsel zaman birbirinden kopar ve çok ‘ucube’ bir varoluş belirir. Beden ruha, ruh ise bedene öteki olur. Zamanın akışı donuklaşır çünkü dünü bugünden ayıran çok az unsur vardır ve hayat baştan ayağa bir tekrara dönüşür. Söz dizimlerinin farklılığı dahi tuhaf karşılanır. Bunu belirtmemizin nedeni, zamanın hayat hikayemizle doğrudan bağlantılı olmasıdır ve mekanın hayat hikayelerine müdahalesi zamanın farklı algılanmasına sebep olur. Bedenin zamanın yok ediciliğine maruz kalmasına rağmen, imge dünyası ise hapishaneye girişteki ilk gün gibidir. Ruhsal töz ile bedensel töz yarılma yaşar ve birbirinden farklı ya da ters orantılı yollar izlerler. Burada Sheakspear’i anmadan geçemeyiz; “zamanımı zamanında iyi kullanmadım, şimdi o beni kullanıyor”. Hapishane zamanın insana oynadığı en tehlikeli oyundur, kişiliğin nötrleşmeye başladığı ve bunun ise hiç farkına varılmadan sürdüğü bir mekandır. Foucault’nun ‘iktidar her yerde fakat hiçbir yerde değildir’ tespiti bence hapishanede çok farklı işliyor çünkü iktidar birebir mahpusun kendisinde kristalize oluyor. Tabi ki buna karşı bir direniş var çünkü iktidarın olduğu her yerde ona karşı bir direncin de olması anlamına geliyor.

Bütün belirttiğimiz evreler ülkemizde tuhaf bir biçimde çelişkiler yumağı oluşturuyor. Maalesef ülkemizde hukuk içler acısı bir hal almış durumda. AKP hükümeti, Türkiye tarihinin olağan bir yöntemi olan; hukuku muhalifleri öğütmenin bir aracı olarak kullanıyor fakat önemli bir farkla; Devlet ve hükümet arasındaki belirgin farklılık hükümete muhalif olanlardan öte devletin ontolojik yapısına karşı muhalifleri öğütüyordu. AKP ve onun kişiselleşmiş başkanı Tayyip Erdoğan tuhaf bir biçimde modern öncesi iktidar modeline bir geçişi ifade ediyor. Erdoğan, Pre-modern iktidar modeli ile modern teknik tertibatı sentezlemeye çalıştı ki; bu grotesk iktidar modeli, krallar çağındaki gibi kişinin neredeyse insan-üstü varoluşuna dayanarak meşruiyet kazanmış hukuk anlayışına evirildi. Devletin bütün ontolojik fonksiyonları anonimliğini yitirerek, Erdoğan’ın söylemine indirgendi. Aslında bu pek yeni bir şey değil modern çağda. XIV. Louis’nin ‘devlet benim’ metaforuyla, Hitlerin ırksal olan arketip söylemlerle süslü fakat modern tekniğin yok ediciliğiyle sentezlenmiş bir sonucu olan Holocaust vahşeti, aynı kökenin varyasyonlarıdır. Kişiye dayanmış bütün organizasyonların öngörülemez yok ediciliğinin en bilindik özellikleridir, Hitler ve XIV. Louis’nin yaptıkları. Çok tuhaf biçimde, bu mantık yıkılmaya mahkum olmasına rağmen devam edebiliyor. Tek liderin söyleminin etkin olduğu toplumlar mengeneye sıkıştırılmış ya da procrustes yatağında kesilip biçilen ya da gerdirilen toplumlardır. İdealize edilen toplumu gerçekleştirmeyi istemek çok kanlı süreçlere neden oldu dünya tarihinde. Liderler zihinlerinde idealize ettikleri platonik dünya ve onun ideal elemanlarına yönelerek realize edilmeye çalışıldığında o ideal olan ile gerçek olanın ontolojik ayırımının farkına varamazlar. Amaca odaklanmış fikirler önüne çıkan her şeyi ezip geçebiliyor. Dolayısıyla tek bir kişinin egemen olduğu ve onun sürüme soktuğu ideolojik/sahicilik jargonu hangi yapı ve inanç tarafından olursa olsun reddedilmelidir. Siyasal, toplumsal veya inançsal olan hiçbir şeyin kişiselleştirilmesine izin verilmemelidir. Çünkü kişiler sürekli karşısında olanı değiştirmek ister ve ona o denli odaklanmıştır ki kendisini değiştirmeyi söz konusu dahi etmez. Erdoğan, sahicilik jargonu ile meydanlara çıktı ve değiştirmek istediği topluma karşı o kadar sert yönelmeye başladı ki kendini göremez hale geldi ve artık kendini görebilme yeteneğini yitirmiş ve kendini sorgulayabilme eşiğini çoktan geçmiş durumda.

Bizim durumumuzda olanlar yani mahpuslar için sonuçları daha can sıkıcı olan şey bürokraside “küçük Tayyip”lerin türemesidir. Mutlak lidere olan mutlak bağlılık ona benzeşmiş bireyleri türetti ve hapishaneler de olabildiğince müdür merkezli bir yönetim modeline evirildi. Neredeyse hayatın en olağan durumları ve ihtiyaçlarını dilekçeye dayandırıp ironik bir biçimde, ilke haline getirdikleri bu dilekçeleri hiç umursamadan bu durumu sürdürebiliyorlar. Şiddetle önerdikleri yollar kendileri tarafından kesintiye uğratılıyor.

Hapishane teorik ve pratik olarak tüketilmesi çok güç veriler sunuyor, bunu yazmakla bitiremeyiz fakat bu yazı kısa bir girizgah olsun….


*L-Tipi Kapalı Cezaevi

[1] Türkçe’nin bu denli metafor çöplüğüne dönüşmesi de duygularımızı anlatma/ifade edebilme yetilerimizin fazlasıyla körelmesinden kaynaklı olsa gerek

Previous post
İmamoğlu'ndan 'su baskını' açıklaması: Meteoroloji'den ikaz çok geç geldi
Next post
Kanada'dan Kaz Dağları mektubuna yanıt