Ana SayfaManşetYepyeni sömürgeciliğin ana hattı – Özgür Amed

Yepyeni sömürgeciliğin ana hattı – Özgür Amed

Kürdün Türk olmaktan başka çaresi yok dayatması bu! Kayyım politikasının direkt kimlik alanına girmesi ve asimilasyonu içermesi bundandır. Yepyeni sömürgeciliğin ana hattı budur.


Özgür Amed


“Aslan önce kurbanını parçalara ayırır, sonra yüreğini yiyerek kanını içer ve gerisini akbabalara bırakır. Aslanın gücüne karşı çıkacak hiçbir şey yoktur. Ne karşısına çıkmayı göze alacak bir hayvan ne de onu gördüğünde kaçmayacak bir insan bulunur. Aslanı alt ederse ancak kudret, vahşilik ve kan dökücülükte kendisine eşit bir güç alt eder.”

Yaşlının bu sözleri üzerine genç çok beklemeden “E peki onu alt edecek güç hangisi?” diye sorar.

Yaşlı, gence bir ayna uzatır. Elindeki yuvarlak aynaya bakan genç, şaşırarak “Ben mi?” der. Gülümseyen yaşlı, aynayı geri alarak “Hayır, sen değil” diye karşılık verir ve aslanı alt edecek gücün, yine aslanın kendi gücü olduğunu söylemek ister. Fakat bunun için aslanı tanımak gerekir.

Bu görevle görevlendirilen genç, bir ağacın tepesine çıkar. Ağacın dibine de bir dana bağlanır. Aslanın danayla ne yaptığı gözlenecek ve cemaate tek tek anlatılacak. Aslan gelir, danayı parçalar, kanını içip yüreğini yer ve geriye kalanları akbabalara bırakır.

Genç delikanlı köye gelip, olan biten her şeyi anlatır. Bunun üzerine gence bir ayna, çivi ve dana teslim ederler. Yarın akşamın adalet gecesi olacağını söylerler.

Ertesi gün genç aynı ağacın dibine gider. Danayı keser, yüreğini çıkarıp aynayı paramparça ederek parçalarını dananın kanıyla yüreğine yapıştırır; sonra yüreği açarak demir çivileri içine koyar. Sopalarla bir iç kafes yaparak danayı canlıymış gibi ayağa kaldırır. Beklemeye başlar. Aslan çok geçmeden gelir. Hemen danayı parçalamaya başlar. Yüreği yalarken kanın ağzına kuru kuru gelmesi güvenini sarsar ama ayna parçaları dilini kesip kanatınca, aslan ağzındaki kanın hayvanın kanı olduğunu sanır ve iştahla tüm yüreği yemeye başlar. Demir çiviler kanattıkça kanatır onu, ama o ağzındaki kanı dananın kanı sanmaya devam eder ve Isırdıkça ısırır. Yaraladıkça yaralar kendini. Ne kadar ısırdıysa o kadar kan akıtır kendinden. Sonunda kan kaybından yıkılıp kalır orada ve ölür…

HDP Diyarbakır İl Binası’nın önü. Oturma eylemi ile kayyum atamaları protesto ediliyor. Oturanlardan biri de HDP Milletvekili ve DTK Eş Başkanı Leyla Güven (solda) / Fotoğraf: Twitter

Rivayet değil!

Tüm kaçkınlığı ile halk düşmanlığı temelinde büyüyen iktidar aygıtlarının tipik bir özelliğidir her türlü söylemi kendine reva görmek!

Demokrasi ile faşizmi, sağ ile solu, cinayet ile yaşamı ve özgürlük ile köleliği aynı potada eritebiliyorlar. Böyle bir iklimde “nasıl yani?” sorusu duyulmuyor. Sorarsan düşünce suçlusu, öngörülebilir terörist, yıkıcı bir doktriner, ya da olmadı vatan haini olarak damgalanabiliyorsun… Her şeyin tersyüz edildiği, söylemden pratiğe kadar tüm değerleri ile toplumun tasfiye edilmek istendiği bir kırım ve yıkım sürecinde; hakikaten söyleyecek ve yaşayacak bir şey yok mu? Ne yani, kofti bir despotizm, yaşamdan daha mı değerlidir?

Başta savaşın yarattığı krizin faturasına, kadına yönelik evde-sokakta vahşet olarak beliren normaliteye, vekilinden bebeğe herkesi içeri tıkmaya yani zindana teşne bir politik dehşete, her şeyi en kirli araçları ile ablukaya alan ve kanserli hücre misali yaygınlık kazanan sembolik şiddete amentü belleyenler için barış, büyük ünlü uyumuna uyan, sıradan bir kelimedir.

Bu karanlık dehlizde büyüyen şiddeti yasa, yasayı da şiddetle gürleştiren erk sahipleri, adaletsiz bir barışı bile inşa etmekten uzaklar.

Kabul edin artık korkunç bir savaş yaşanıyor, intikam naraları ile her gün kök kazımaktan, birilerine had bildirmekten, birilerini yaşamdan izole etmekten, son teknoloji ile sürprizlerden ve yok etmelerden bahsediliyor. Yıkmanın ilkelliğiyle övünenler, inşa edenlerden nefret ediyor…

Hayatın bedelini arttırıp değerini düşüren AKP, bir halkın kaderini, geleceğini ve değer verdiği her şeyi hala kendi kapalı penceresinden, paraya bürünmüş dünyasından bir meta, geçici bir eşya olarak görmeye devam ediyor. Kibir sosu ile tadı kaçmış ağzından zehirli sözler sarf etmeye devam ediyor. Mükemmele çıkardığı çılgın bir ruh haliyle etrafta olan biten ve onlara çanak tutan hangi alçaklık hangi insani yoksunluk varsa alkışlıyor.

Barıştan bahsedip şiddet uyguluyor.

Şiddetten bahsedip demokrasi devşiriyor.

Demokrasiden bahsedip eşit ölme hakkı tanıyor.

Ölümden bahsedip ahireti ihaleye çıkarıyor!

İhaleden bahsedip zenginler ordusunu meşrulaştırıyor.

Meşrulaştırma adı altında ise paket üzerine paket ile herkesi enayi yerine sokup vahşet temalı bir diktatorya dayatıyor. Yine meşruluk zırhına bürünenler biraz daha kazanç için dağları, doğayı, çevremizi delik deşik ediyor.

Bu talana izin verenler ve ortak olanlar ise ekrana çıkıp ‘ben demokrasi teorisyeniyim” diyor.

Beğenmediysen de öl, ölmeden önce de linç ve iftiraya uğrama gibi cazip taksit seçenekleri sunuluyor.

Bunlar rivayet değil, yaşadıklarımızın binde biri.

Tarih boyunca tüm diktatör kişiliklerin ortak özelliği ve ellerinde tuttukları en büyük araç “insanları aşağılama” yöntemi olsa gerek. Bir kere değil, iki kere değil… Hep, ama hep!

Bir aşağılama yöntemi olarak sömürgecilik,

Bir aşağılama yöntemi olarak irade gaspı,

Bir aşağılama yöntemi olarak asimilasyon,

Bir aşağılama yöntemi olarak kadını yok sayma,

Bir aşağılama yöntemi olarak doğaya savaş,

Bir aşağılama yöntemi olarak emeğin hiçleştirilmesi,

Bir aşağılama yöntemi olarak bürokrasi,

Bir aşağılama yöntemi olarak sosyal yaşamı parçalama,

Bir aşağılama yöntemi olarak kendi koyduğu yasayı çiğneme…

Uzatmanın anlamı yok,

Bugün hepsinin ortak bileşkesi olarak bir kayyım darbesi örneği ile karşı karşıyayız.

Apatetik yanılgının, şizofrenik negativizmin doruklarında seyreden bir hal bu!

Kendini merkeze devlet olarak kodlayan ve çeperine uyum sağlamayan herkesi ‘öteki’ olarak kötülük sarmalına etiketleyen bir korkunç hal! Aslında bu bir kötülük değil, çünkü eksik kalıyor. Karşılamıyor olan biteni…

Georges Bataille’nin, ötekinin köktenci inkârı ile hem toplumsal hem gerçeklik ilkesinin reddi anlamına gelen sadizm tanımı belki daha çok işimizi görür, içimizi soğutur. Çünkü burada işkenceci, karşı tarafı paramparça ettiği oranda var olabiliyor, ötekinin acı ve ölüm çığlıklarını denetim altına aldığı oranda, parçalanmış bedenlerdeki et ile ruhun efendisi gördüğü oranda kendini gerçekleştirebiliyor.

Kürt dediğin şey, bir et parçası olarak, bugün ölüm hakkı bile yok! Yas hakkının peşine düşmüş biri o! Ama yetmiyor, yaşama dair tüm emareler ister ev içinde ister belediyede ister parkta, bir sesin yükseldiği her yere birileri saldırmalı, işgal etmeli. Kendi hafızasını oraya yerleştirmeli…

İnsanfillerin insankarıncalara yaptığı gibi, “önce karıncaları on beş, yirmi, kırk, bin parçaya böler, sonra da her bölüğü ötekine can düşmanı ederler. Bölünmüş karıncalar, hiçbir zaman bir güç olamazlar, sonuna kadar da tutsak kalırlar.

O kadar ağır işler yüklenir ki onlara, düşünecek bir anlık bile zamanları olmaz. Hep iş, hep çalışma, hep açlık, hep yoksulluk, hep gelecek korkusu içinde yaşayacaklar. Bu korkular onları kör, sağır, sersem, beyinlerini işlemez yapar…”

Artık sorun sabah uyanınca yatak odamıza kadar girmiş kayyım değil, sorun bu kalitesiz düşmanlık hali! Bu kaçak ve simülatif güreş hali.

Dostoyevski 19.yy’dan seslenerek “Kendi çıkarları uğruna insanlardan öç alarak yaşamak isteyen kişiler hakkında ne düşünürsünüz? Bu gibi kişiler kendilerini öç alma duygusuna kaptırdılar mı, bu duygu onların varlıklarında ne var ne yok her şeyi alır, götürür. Kudurmuş boğalar gibi boynuzlarını eğip hedefin üzerine yürür” diyor.

19 Ağustos’ta vatandaşlıktan resmi olarak çıkarıldık.

Bu kadar rahat şiddete maruz kalıyor olmak, ‘olmamakla’ ilgili biraz.

Kürt, Türk olarak var olabilir. Kendine ait bir yönetimi, aklı, sağduyusu, demokrasisi, üretimi, talebi olamaz. Varsa, o yok edilir! Çünkü olamaz. Neden? Nedene de gerek yok… Nedeni de olamaz…

Kürdün Türk olmaktan başka çaresi yok dayatması bu! Kayyım politikasının direkt kimlik alanına girmesi ve asimilasyonu içermesi bundandır. Yepyeni sömürgeciliğin ana hattı budur.

Kürt siyaseti halklar bahçesinde kendi kökü üzerinde yeşermek isterken zoraki başka kökler üzerinde yuva kurmak derdinde değil, olmadı. Bahçenin bir rengi olarak kendini görünür kılmak çabasına girişti ve bu yolda hep içini döktü. Kendini anlatmak, diyalog kurmak istiyor. Ama bu bahçede bu köke dokunuluyor. Kök zararlı deniyor.

“Bülbülü Öldürmek” romanında Atticus “Kendimizi (beyazlar olarak) kandırmayalım. Fatura kabarıyor ve o faturayı ödeyeceğiz bir gün. Umarım onu ödemek siz çocuklara kalmaz” diyor.

Evet, egemen devlet aklı, siyaseti, yargısı da kendini kandırmasın. Çünkü onlar da biliyor fatura çok kabardı. Yüz yıllardır şişiyor! Kayyım atayınca işler bitmiş mi oluyor sandın?


En baştaki hikâyeye geri dönecek olursak,

Zapatistalara ait bu hikâye. Ve 1993 ile 2000 yılları arasında iktidarda kalan acımasız Meksika devlet başkanı Zedillo için anlatırlar bunu…