Ana SayfaManşetBahadır Altan: CHP ‘millilik’ meselesiyle artık hesaplaşmalı

Bahadır Altan: CHP ‘millilik’ meselesiyle artık hesaplaşmalı

HABER MERKEZİ – Demokratik siyaset yollarıyla barış olanakları aramaktaki karalılığını sürdüren Kürt politikalarına karşılık, savaşta ısrarcı devlet geleneğinin karşılaşmasına bir kez daha tanıklık ediyoruz. İçine itildiği çözümsüzlük kısır döngüsünde ‘Kürt meselesi’ olmaktan çoktan çıkarak gayet ‘Türk meselesi’ haline gelmiş durumun ‘kayyımlı’ halini barış mücadelesinin kararlı sözcülerinden eski bir savaş pilotu olan Bahadır Altan ile Dünya Barış Günü vesilesiyle konuştuk.


Özlem Ergun


Diyarbakır, Van ve Mardin Büyükşehir Belediyelerine seçimlerin üzerinden henüz dört ay geçmişken yeniden kayyım atanması bir okumayla AKP politikalarının batıda tezahür eden ‘kaybettiğim seçimi tanımam’ disturuna denk düşerken bir tarafı da inkarcı, tekçi, milliyetçi devlet geleneğinin handiyse 100 yıllık Kürt düşmanlığının artık adetten olmuş yok sayma/yok etme anlayışının sayısız tezahürlerinden birini tarif ediyordu.

Kürt illerine kayyım atandığı gün devletin Kürt vatandaşlarına yönelik sindirme/susturma girişimlerinde Diyarbakır, Mardin ve Van başta olmak üzere 29 ilde 418 kişi gözaltına alındı. İlerleyen günlerde başta Kürtler olmak üzere toplumun demokratikleşme taleplerinin yanında Kürtlerle birlikte saf tutan Türkler de sokaklara çıktığında bu sayı 1000’e ulaştı.

Savaş bültenlerinin kara propagandası 

AKP’nin savaş politikalarının taşıyıcısı ve sözcüsü demenin fazla olmayacağı havuz medyası tüm zamanlarda işlettiği kara propagandanın en bildik halini “Bölücü terör örgütü PKK/KCK’ya yönelik operasyonlarda bilmem kaç şüpheli gözaltına alındı” diyerek yapıyordu yine. Muktedirin kitabında ‘terörist’ iyi ihtimalle ‘şüpheli’ diye yazan Kürtler sandıkta somutlanan iradelerine sahip çıkıyorlardı ki, yine aynı savaş bültenleri için onun da cevabı hazırdı: “Cahil oldukları için kime oy vereceklerini bilemiyorlardı işte.”

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, kayyımların atanmasından ancak 5 gün sonra yapabildiği açıklamada “Bu milletin alın terinden artırarak vermiş olduğu vergilerle kendilerine gelen parayı, halka değil de Kandil’e gönderenlere, dağa gönderenlere biz seyirci kalamayız ve kalmayacağız” diyordu.

‘Tek bir kuruşun örgüte gittiğini ispatlarlarsa…’

Erdoğan’a ilk cevap 14 yıl 3 ay hapis cezası verilmiş ve yaklaşık 3 yıldır Kocaeli Cezaevi’nde rehin tutulan Diyarbakır eski Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Gültan Kışanak’tan geldi: “Biz belediyelerimizi kasasında birikmiş paralarla bıraktık. Kayyum parayı sokakta har vurup harman savurdu. Gelsinler mahkemede sorsunlar bana. Eğer bir tek kuruşun örgüte gittiğini ispatlarlarsa bu mücadeleyi bırakacağım.”

CHP ‘kabul edilemez’ buldu ama…

CHP’li Ekrem İmamoğlu ve Tunç Soyer’in kayyım atamalarının hemen sonrasında yaptıkları “Demokrasiyle ve demokratik teamüllerle izah edilemez. Milletin iradesini yok saymak kabul edilemez” içerikli açıklamalarına karşılık CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, sokak protestolarına devletin şiddetinin arttığı günlerde “Bu tür olaylar yaşanınca sokağa çıkmak, protesto etmek gibi durumları doğru bulmuyoruz” diyecekti.

15 Temmuz 2016’da darbe girişiminin hemen ardından ilan edilen OHAL ile 96 HDP’li belediyeye el koymuş AKP, bugün fiilen sürdürdüğü OHAL’de Kürtleri şimdi bir kez daha demokratik mücadeleden aslında barış talebinden vazgeçmeye zorluyor.

Savaşlar bir daha olmasın diye: 1 Eylül Dünya Barış Günü

Bugün 1 Eylül Dünya Barış Günü… 54 milyon insanın hayatını kaybettiği, yine milyonlarcasının sakat, yaralı, aç, sefil yaşamak zorunda bırakıldığı birinci ve ikinci dünya savaşlarının başladığı 1 Eylül 1939’un üzerinden 80 yıl geçti.

Hitler faşizminin Polonya’yı işgal ettiği gün olan 1 Eylül, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) tarafından Dünya Barış günü olarak ilan edildi. İnsanlık için tamiri ve tarifi mümkün olmayan büyük yıkımlar demek olan savaşlar bir daha olmasın diye…

Eski bir savaş pilotu olarak savaşın toplumlar için her alanda ölüm ve çöküş anlamına gelen sonuçlarını en iyi bilen isimlerden biri olan Bahadır Altan ile Dünya Barış Günü vesilesiyle içine itildiği çözümsüzlük kısır döngüsünde ‘Kürt meselesi’ olmaktan çoktan çıkarak gayet ‘Türk meselesi’ haline gelmiş son durumun ‘kayyımlı’ halini konuştuk.

Savaş pilotluğundan barış mücadelesine: Bahadır Altan 

1978 yılında mezun olduğu Hava Harp Okulu’nun ardından Türk Silahlı Kuvvetleri’nin F-4 uçaklarında 12 yıl pilot olarak görev yaptıktan sonra bugün barış mücadelesinin sesi en gür çıkan sözcülerinden biri Bahadır Altan…

2015 yılında çözüm sürecinin devlet eliyle tek taraflı olarak bitirilmesinin ardından üç dönem Barış Bloğu eş sözcülüğü yapan Altan, Afrin işgaline karşı Savaşa Karşı Koordinasyon kurulmasından, Barış Akademisyenleriyle dayanışmaya kadar barış talebini her platformda dile getirmekten hiç vazgeçmedi.

Uzun yıllar THY’de kaptan pilot olarak çalıştıktan ve Hava-iş Sendikası’nda sürdürdüğü aktif sendikal faaliyetlerinden dolayı THY’deki işine son verilmesinin ardından bugün başka bir özel havayolu şirketinde öğretmen pilot olarak çalışmaya devam ediyor.

Altan’ın toplumsal mücadelelerin Bergama köylü direnişinden, demokratik sendikal mücadeleye, orada barış aktivistliğine uzanan direnişlerinde pek çok gözaltısıyla birlikte hakkında açılmış birçok dava da bulunuyor.

Altan: Seçim AKP için artık lükstür, yüktür

Meclis çoğunluğunu 7 Haziran 2015 seçimlerine kadar tek başına elinde tutan AKP’nin HDP’nin yüzde 13.5’a dayanan oy oranıyla kaybetmesini sürecin başlangıcı olarak kabul eden Altan, bugün yaşananları da beklenen bir durum olarak tarif ediyor.

Darbe sürecinin 8 Haziran’da başladığını işaret ederken, “Yeni rejim darbe hukukudur” diyor: 

“Darbe hukuku halkın iradesini, göstermelik, hileli seçimleri bile hazmedemiyor. İktidar rejimi değiştirinceye kadar kullandığı araçlardan artık kurtulmak istiyor. Seçim artık iktidar için bir lükstür, yüktür.
“Kürtler söz konusu olduğunda iktidarın tavrı, savaş hukukuna bile uymayan bir zalimlik. Bunu açıkça kendi yurttaşlarının bir bölümüne karşı açtığı savaşın ilanı olarak görmek mümkün. Zaten devlet geleneğinde Kürt, Alevi ve sosyalistleri düşman gören bir anlayış var ama Kürtlere bu düşmanlıktan, bu ateşten hep daha fazla pay düşüyor.

‘Savaşın bile bir hukuku var’

“Savaşın bile bir hukuku var AKP bu hukuku bile tanımıyor cenazelere kabirlere bile saygı göstermiyor, kadın çocuk, yaşlı ayırmıyor. Uygulamaları hep 90’lı yıllarla kıyaslar dururuz, aslında daha gerilerle 38’lerle hatta Beyazıt dönemiyle, sanki Bedreddin Börklüce dönemindeki devlet tavrıyla daha fazla benzeşiyor. Bu anlayış günümüzde IŞİD ile vücut buldu, halka karışı tutumları da gayet benzeşiyor. IŞİD de girdiği yerlerde savaş hukukuna uyma sorumluluğu duymadan istediğini öldürüyor, tutsak ediyor, düşmanın kanı, her şeyi helal… Bizde ise, devletin öldürdüğü, tutsak ettiği, işkence ettiği, yerine kayyum atadığı ‘terörist’ ilan ediliyor fark bu…”

‘Saray’da Vahdettin otursaydı bundan daha despot olamazdı’ 

Tek adam rejiminin padişahlığa geri dönüş kadar radikal ve geri bir durum olduğunu hatırlatan Altan, “Ben bu tek adam rejimini padişahlığa (mutlakiyete) geri dönüş kadar radikal bir değişim olarak görüyorum. Yani bu gün Vahdettin torunları sarayda otursaydı 2019 yılının dünya koşullarında bundan daha despot daha az demokrat olmazdı sanırım.

Savurganlık,  silahlanma, kendi güvenliği ve konforuna bu kadar düşkünlük ve harcamalar, orduyu keyfi olarak sınır dışında kullanma, askeri okulların, kışlaların, yargının politikleştirilerek dini esaslara göre dizaynı; devlet mekanizmasındaki vali, kaymakam (artık belediye başkanı) atamaları… Hangi padişah bu kadar rahattı. Hani Osmanlı’da Fetret Devri, Lale Devri vb. dönemler vardır… İlerde resmi tarih bu dönemi ‘neyin devri’ diye yazacak merak ediyorum doğrusu” diyor.

‘CHP, şu millilik konusuyla artık hesaplaşmalı’

Kürt illerine kayyım atanmasının ardına İmamoğlu başta olmak üzere CHP’li belediye ve kimi siyasetçilerinin yaptığı ‘Milli iradeye darbedir, kınıyoruz’ içerikli açıklamaların CHP’nin hakim ve karakteristik politikalarını tarif etmekten uzak olduğunu belirten Altan, “CHP artık şu millilik konusuyla hesaplaşmalı” diyor:

“CHP’nin tavrını göstermelik ziyaretler ve birkaç duyarlı milletvekilinin durumu protesto etmesi olarak görmüyorum tabi veya Kılıçdaroğlu’nun bu konuya lütfedip değinmesi vs. bunlar yararlı ve kıymetli kuşkusuz. Ama parti olarak hiçbir zaman net bir tavır almadılar. Yalın gerçek budur. Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP’nin MHP ile Ekmelettin işbirliğinden beri düştüğü en büyük yanlış budur. Bu yüzden kendi tabanını bile ilerletememiş, daha da “milliyetçi” daha da Kürt düşmanı bir zemine kaymasına neden olmuştur. Oysa bu konuda gerçekleri halka anlatmayı seçebilirdi.”

‘Bu sorun çözülmeden milli birlik, beraberlik olabilir mi?’

CHP’nin Kürt meselesinin çözümünde baş sorumlu olduğunu düşünmesi gerektiğini fakat konunun sorumluluğunu almaya niyetli olmadığını belirten Altan, tam da böylesi bir CHP politikasının ‘gayri milli’ olduğunu aktarıyor:

“Sanki bu sorun AKP ile başlamış ve çözmek de ona düşer gibi davranıyor. Yıllardır bu sorunu tartışır durur ama anadilde eğitimden yerel yönetimlere kadar sorunu çözecek herhangi bir proje bir plan ortaya koymaz. Daha da kötüsü konu Kürtlere karşı operasyon, cinayet, tutuklama, işkence vb. olduğunda ‘milli konularda devletin ve hükümetin yanındayız’ gibi bir refleks gösterir. İki halk arasında kan davasını kökleştiren yurt dışına silahlı kuvvetler gönderilmesine, milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasına onay verir. Bırakalım demokrasiyi tam da bu tavır aslında gayrı millidir. Bu sorun çözülmeden o pek göklere çıkardıkları “Milli birlik beraberlik” mümkün olabilir mi? Adalet olabilir mi Ankara’dan İstanbul’a değil Van’a Hakkari’ye, Diyarbakır’a yürümesi gerek CHP’nin, asıl adaletsizlik oralarda. Ülkeyi bölünmeye götüren asıl çizgi bu inkarcı gerçeklere uymayan çizgidir. Kürt sorunun son 40 yıllık geçmişinin en azından 23 yılında CHP çözüm için hiçbir şey yapmamıştır. İşte bu gerçekleri en iyi bilen CHP’nin betona buğday tohumu atmaktan vazgeçer politikalar üretmesi gerekiyor. Artık kaybedilecek bir gün bile yok.”
‘Devlet artık ‘Kürtler yok’ demiyor, Kürtleri yok sayıyor’

Altan’ın Genelkurmay’ın Kürt algısına ilişkin 80’li yıllara ait bir anısı ise şöyle:

“1987 yılında yaklaşık 50 kadar pilota PKK konusunda brifing veren Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı bir generale bir soru sormuştum. O zaman 12 Eylül döneminde iki kez gözaltına alınmış, yargılanıp berat etmiş ama ‘sakıncalı personel’ statüsünde genç bir subaydım ve korkacak bir şeyim de yoktu. ‘Halk kimi destekliyor?’ soruma dürüstçe: ‘Halk PKK’yi destekliyor’ diye cevap vermişti general. ‘O zaman biz betona buğday tohumları saçmış boşuna yeşermesini bekliyoruz!’ diye tartışmayı sürdürmüştüm. Devletin, artık ‘Kürt yoktur, Kürtçe diye bir dil yoktur’ söyleminden vaz geçtiğini de ilk kez o gün bizzat generalin ağzından duymuştum.
“Bu kadar zaman sonra ne yazık ki hiç ders almadan aynı yanlış sürdürülüyor. Devlet artık yok demiyor ama yok sayıyor. Betonda da buğday filizlenmiyor…”

‘Davutoğlu kamuoyuna her şeyi anlatmalıdır’

Kürt meselesini 40 yıldır bir savaş mayasının yönettiğini söyleyen Altan, toplumun demokrasi ihtiyaçları ile konunun doğrudan ilgisine dikkat çekiyor:

“Kürt sorunu çözülmeden ne bizim demokrasiye kavuşmamıza ne ekonomik sorunlarımızın azalmasına olanak yok. Hatta Suriye’deki ISİD ve diğer cihatçı çetelerin akıbeti bile bence buna bağlıdır. Dışarıda da cihatçı çetelere karşı Kürt Ezidi Arap halklarını destekleyen ve IŞİD’i durduran bir rol oynasaydı Türkiye, barışı sağlamak için bütün tarafların güvendiği bir arabulucu rolüne soyunsaydı… Laik demokratik bir cumhuriyete yakışan bu değil miydi?
“Ancak tam tersi bir çizgi izlendi. Kürtlerle çözüm masası iktidarca bilinçli olarak tekmelenmediği,  -zaten hiç samimi olmamışlardı-, yeniden çatışma ve savaşı haklı gösterecek eski kontrgerilla ve MİT tertipler ile savaşın gerekliliğine toplumu inandırarak ‘kasım seçimlerini bu rüzgârla alırız’ hesabını yaptılar.  Artık Davutoğlu’nun sözü bütün bu tertiplerin devlet ağzından itirafıdır. Davutoğlu en azından Ayhan Çarkı kadar ‘onurlu’ olup her şeyi kamuoyuna anlatmalıdır.”

Ekonomik kriz gerçeğiyle baş başa kalmış bir iktidarın ‘beka’ ve ‘terör’ meselesine sarılmaktan başka bir seçeneği kalmadığına işaret eden Altan, AKP’nin savaş yanlısı tutumunu sürdürmesinin bu şartlarda ‘beklenir’ olduğunu aktarıyor:

‘Demokrasiyi kayda değer bulmuyorsanız, neyi kayda değer buluyorsunuz?

“Sarayın başka çaresi, başka bir yolu yok gerçekten, buradan geri dönmesi mümkün değil sona geldiğini fark etse de aynı çizgide, içerde ve dışarda savaş yanlısı tutumunu sürdürmek zorunda. Bunca zulümden sonra koyun posta bürünemez, ya da bürünse de artık kimse yutmaz, artık yetmez ama evetçiler vs. de bulamaz etrafında. Aynı şekilde Kürt halkının iradesi olan seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım atayan, sonrasında sokaklara dökülerek demokratik tepkilerini dile getiren yurttaşların üstüne polisi vahşice saldırtan iktidar tüm bunları kayda değer bulmadığını da söyleyebiliyor. Tüm bunları dikkate almıyor, kayda değer bulmuyorsanız, neyi kayda alıyorsunuz? Bombalar mı patlasaydı, suikastler mi olsaydı dikkate alacaktı, beklentisi bu muydu acaba? Demokratik tepkileri dikkate almıyorsanız zaten sadece terörü dikkate alıyorsunuz demektir.”

‘Tek çıkış yolu: Başta CHP olmak üzere…’

İktidarının merkezini terörize etme, düşmanlaştırma, ayrıştırma ve çözümsüzlük iklimi üzerine kuran AKP politikalarına rağmen ‘barış hala mümkün’ diyen Altan, başta CHP olmak üzere tüm demokratik güçlerin birlikte hareket edebilmesini tek çıkış yolu olarak işaret ediyor:

“Oysa çözüm var, barış hala mümkün. Dünyada örnekleri de var. Kürtler hala barışı savunuyorlar. Onca katliama zulme rağmen, her türlü adaletsizliğe rağmen, cezaevleri rehin Kürt siyasetcilerle dolu olmasına rağmen barış diyen taraf Kürtler. Devlet ise çözümsüzlük ve savaştan başka hiçbir şey vaat etmiyor. Erdoğan iktidarını bu politikaya bağlamış durumda. Halkı da bu yönde manipüle ediyor, düşmanlıkları derinleştiriyor, kan davası güder gibi ülkeyi de her anlamda karanlığa çeken bir çizgi izliyor. Başta CHP olmak üzere demokratik güçlerin barış için koşulsuz işbirliği yapıp halkı harekete geçirmeleri bence tek çıkış yoludur. Türklerin, batıdaki insanların da barış istediği bir ülkede Erdoğan’ın nefret söylemi karşılık bulabilir mi?”