Ana SayfaDünyaKaosun yoğunluk merkezi İdlib ya da Suriye’nin Gordion’u – Hasan Doğan

Kaosun yoğunluk merkezi İdlib ya da Suriye’nin Gordion’u – Hasan Doğan

İdlib’de artık bir sona doğru geliniyor. AKP-MHP iktidarının tüm ayak diretmelerine rağmen Suriye’nin geneli konusunda uluslararası güçlerde de bir ortaklaşma eğilimi ortaya çıkıyor. Anayasa çalışmaları ile birlikte bu durum daha da netleşeceğe benziyor.


Hasan Doğan


Son bir kaç yıldır kullanılan bir belirleme var; Üçüncü Dünya Savaşı. Birçok çevre ya da birey bu belirleme üzerinden değerlendirmeler yapıyor, politika geliştiriyor, adımlar atıyor… İşte bu belirlemenin tam da yerine oturması için İdlib konusu oldukça açımlayıcı olacak gibi.

İdlib; haritadaki yeri Suriye’nin Kuzey batısında Lazkiye ve Hatay’a sınır bir şehir. Doğusunda Halep, güneyinde Hama şehirleri ile çevrili olan İdlib’in kuzeyinde de Afrin var.

Türkiye’den ve Halep’ten Şama giden kara yolu İdlib topraklarından geçiyor. Eğer batı sınırından Lazkiye’ye doğru biraz gidilirse Akdeniz’e ulaşılmış olunuyor. Yani o ilerlemeye bağlı olarak İdlib bir Doğu Akdeniz sahil kenti haline de gelebiliyor.

Bu coğrafi özellikleriyle İdlib, eğer AKP-MHP iktidarının istediği pozisyonda kalırsa Arap Alevilerin yoğun olarak yaşadığı ve Suriye rejiminin temel dayanaklarından önemli bir şehir olan Lazkiye için ciddi bir tehdit oluyor. Diğer yandan şimdi Rusların da önemli askeri üs bölgesi olan Hymennie yönelik saldırılar da İdlib üzerinden yapılıyor.

Yeni Osmanlıların hayallerini süsleyen şehir Halep de kuzeyinden Afrin ve El Bab’daki işgalci güçler tarafından kuşatılmışken batısından da İdlib üzerinden ciddi bir tehdit altında bulunmakta. Zaten var olan ulaşım yollarının çetelerin kontrolünde olması nedeniyle Kuzey batı Suriye ile Şam arasında kara yolu bağlantısı sorun olmakta.

Diğer yandan İdlip sorunu adeta deyim yerindeyse “Arap saçı” gibi karmakarışık bir yumaktan oluşmakta.

Şu anda İdlib’te var olan çete grupları ağırlıklı olarak Türkiye tarafından desteklenen güçlerden oluşmakta. Bu grupların en azından bir kısmının ilk başlarda CİA ve ABD örtülü ödeneklerine bağlı olarak eğit-donat kapsamında kullanıma açık hale getirildiği düşünülürse Türkiye’ye bağlı olan güçlerin aynı zamanda başka güçlerin yönlendirmesine açık olduğu da görülür. İdlib’te Suudi Arabistan ve BAE’ne bağlı güçlerin olduğu da bir sır değil.

Türkiye, TSK’ye ait sadece gözlem noktalarıyla değil neredeyse tüm silahlı ve istihbari güçlerle sahada yer almakta.

Ruslar sürecin askeri ve siyasi oyun kurucusu olarak İdlib hava sahası ve karasını kontrol edebilmek için gerekli askeri gücü bulundurmakta.

Suriye rejim güçleri, İran ve Hizbullah milisleri de sahada bulunmakta.

İsrail istediği her zaman İdlip içinde bir aktör olduğunu askeri ve diplomatik olarak göstermekte.

Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere NATO yeri geldiğinde İdlib savaşında taraf olduğunu açıkça ilan etmekte. AB ülkeleri insani yardım adı altında oluşturduğu gruplar üzerinden ya da açıkça Esad yönetimini sık sık tehdit etmekte.

Ve daha iki gün önce İdlib’in güneyine hava saldırısı düzenleyen Koalisyon Güçleri de gerekirse askeri olarak direkt müdahale edebileceğini ortaya koymakta.

Suriye bütünlüğü içinde Çin de bu sorunla ilgili olduğunu hissettirmekte.

Kısacası İdlip’de dünya savaşmakta.

Yani İdlib sorunu AKP-MHP iktidarının yaptığı açıklamalar ya da askeri hareketlilik üzerinden ele alınıp sadece Astana-Soçi görüşmeleri içine sıkıştırılamayacak kadar kapsamlı ve büyük. O nedenle şimdi birden alevlenen ve hatta İdlib-Türkiye sınır kapısına kadar yansıyan Türkiye ve Erdoğan karşıtı protestolara sahne olan İdlib sorununa Suriye, bölge ve dünyadaki gelişmelerle bağlantılı bakmakta yarar var.

İdlib öncesi Kuzeydoğu Suriye sınır güvenliği konusunda ABD-Türkiye arasında halen görüşmeleri devam eden ve adım adım pratikleşeceği söylenen bir antlaşma olmuştu. En son AKP çevrelerinin de yaptığı açıklamalara bakılırsa bu konuda bir hazımsızlığın olduğu görülmektedir. Çünkü halen “işgal ederiz, tek taraflı gireceğiz” şeklinde beyanatlar verilmekte. Peki, halen yürürlükte olan bu antlaşma ne anlama geliyordu?

Bu yeni antlaşma aslında Esad yönetimi ile AKP iktidarının Adana’da yaptığı mutabakatın iptali anlamına geliyordu. Böylece Suriye, sınır güvenliğinin muhatabı olmaktan çıkmıştı. Yerine ABD-Türkiye ve dolaylı olarak da Demokratik Suriye Meclisi bir sınır güvenliği antlaşması imzalamış oldu. O nedenle Suriye bu antlaşmaya karşı çıktı. Kabul etmediğini söyledi.

Fransa’da yapılan G7 zirvesinde ABD Başkanı Trump daha önce bu zirveden çıkarılan Rusya’nın tekrar alınabileceği açıklamasını yaptı. Erdoğan-Putin görüşmesi sonrası Putin, Kuzeydoğu Suriye için yapılan sınır güvenliği anlaşmasını olumlu bulduğunu açıkladı. Halbuki aynı Putin bir süre önce Kuzeydoğu Suriye sınır güvenliği için Türkiye yönetimine Adana mutabakatını adres göstermişti. Ve Esad’la bu sorunun çözülmesi gerektiğini ima etmişti. Öyle anlaşılıyor ki Rus yönetimi o noktadan yeni durumu kabul noktasına gelmiş bulunmaktadır.

Bu durum belki önümüzdeki günlerde başlayacak Anayasa çalışmalarıyla bağlantılı olarak gelişecek süreçle de ilintilidir. Çünkü Türk dışişleri ilk defa Suriye’den çekilme koşullarına ilişkin bir şeyler gevelemeye başlamış bulunmaktadır. “Eğer çözüm olursa çekilebiliriz” şeklindeki açıklama işgali meşrulaştırmaya çalışan zorlama ve devletlerarası hukukla bağdaşmayan nitelikte olsa da bir ilk olma açısından önemlidir.

Öyle anlaşılıyor ki Moskova’daki dondurma sefasından önce Rusya ve ABD arasında çerçeve antlaşmasına varılmış. Koalisyon uçaklarının İdlib’in güneyindeki bazı çete mevzilerini vurması da bununla bağlantılı olabilir.

Kuzeydoğu Suriye sınır güvenliği antlaşması sonrası İdlib’e yönelik hava ve kara harekatının daha da yoğunlaşması ve başta ABD olmak üzere uluslararası camianın da ciddi bir tepki göstermemesi de kapalı kapılar ardında bir şeyler döndüğünü göstermektedir.

Zaten AKP Başkanı Recep Tayip Erdoğan’ın acele olarak Putin ile görüşme talep etmesi Suriye oyunu dışında kalma kaygısından başka bir şey değildir. Çünkü Erdoğan’a göre “sahada olmayanın masada yeri yoktur.” Ona göre sahada olmak ise askeri güçle girmektir.

Moskova’da ne oldu?

Moskova’da Putin önceden Suriye ve İdlib için ne dediyse o oldu. Yani Erdoğan için “sahada olmak” bir ayak bağına dönüştü. Askeri güç bir değirmen taşı gibi AKP Genel Başkanı’nın boynuna bağlandı.  O taşın ağırlığını Erdoğan’ın görüşme sonrası yaptığı açıklama sırasındaki durumuna bakarak daha net görmek mümkün.

İşte İdlib’de ve İdlib eksenli bu gelişmeler olurken İsrail Şam’da, Suriye Irak sınırında ve Lübnan’da askeri güç gösterisinde bulundu. Drone’lar ile saldırarak İran ve Hizbullah’ın Suriye içinde askeri güç bulundurma ve eylem yapmasına karşı olduğunu bir kez daha gösterdi. Aslında İsrail bu tutumuyla İran karşıtlığı üzerinden İdlib’deki çetelere destek sunmuş oluyordu.

“Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal” misali İdlib sorunu şu anki AKP iktidarının beka sorunu haline dönüştü. Yani üzerinde pazarlık yapılacak masa kalmadı ama sahadaki güçlere ne olacak, o bir problem haline geldi.

İdlib, TSK komutan ve yardımcısının istifaları yetmiyormuş gibi, şimdiye kadar kontrol edildiği sanılan çete güçlerinin Moskova görüşme sonuçlarına ‘kendilerine ihanet edildiği ve bir dondurma külahına satıldığı’ iddiasıyla karşı çıkmaları da ayrı bir konu olarak gündeme geldi. Binlerce insanın sınıra yürümesi, Erdoğan’ın resimlerini yakmaları aynı zamanda bir kırılma durumunu gösteriyor. Yani eril iktidar sistemin simgesi olan sakal ve bıyık AKP-MHP iktidarı için bir tehdit unsuru haline gelmiş bulunuyor.

“Atı alan Üsküdar’ı geçti”

İşte bu nedenle AKP Genel Başkanı Erdoğan Tuzla’da askeri okul öğrencilerine yaptığı konuşmada Kuzeydoğu Suriye’ye “iki-üç haftada” girileceği mealinden bir konuşma yaptı. Yani her sorunun altında Kürt meselesi olduğunu ima edercesine Kürt kurumları ile yetinmeyip yeni Kürt topraklarını da işgal edebileceğini söyleyerek milliyetçi duyguları okşamaya çalıştı. Ama bu da havanda su dövmekten başka bir anlama gelmiyordu. Çünkü kendisinin de sıkça bahsettiği gibi “atı alan Üsküdar’ı geçti.”

Bu arada Erdoğan için sevindirici bir haber Libya’dan geldi. Trablus içlerine kadar ilerleyen Hafter güçlerinin ilerlemesi durdu. Hatta bazı mevzilerini de terk ettiği basına yansıdı. Belki de bu iktidarın önüne teselli ikramiyesi olarak geçici bir başarı hikayesi konulmak isteniyor. Ne de olsa “Ağustos ayı zaferler ayıdır” ve bu ay yeni zaferlerle taçlanacaktır. Şimdilik üç belediye binası ve Osmanlı’nın sürgün yeri olan Fizan’da Hafter güçlerinin durdurulması bu ihtiyacı karşılayabilir.

İdlip’de Moskova görüşmeleri sonucu geçici bir ateşkes ilanı yapıldı. Rejim tek taraflı olarak böylesi bir süreci başlattı. AKP-MHP iktidarı olası göç dalgası tehdidini dünyanın önüne bir kez daha koydu. Ve Kuzeydoğu Suriye’nin işgalini bir kez daha dillendirerek oradaki insanların kovularak hatta “yerle yeksan” edilerek Afrin’de olduğu gibi çete ve ailelerinin yerleştirileceğini tüm dünyaya alay edercesine duyurdu.

Ama bazılarına göre bu, AKP-MHP iktidarının Avrupa ve dünyaya baskı yapmak için oynadığı bir oyun ve bazılarına göre de Suudi ve BAE’nin kışkırtması sonucu meydana gelen protestolar üzerinden dünyanın öyle ciddi bir telaşı oluşmadı. En azından bir kaç yıl önce olduğu gibi ciddi bir mülteci tehdidinden bahsedilmedi. Yani mülteci silahı da eskisi gibi bir etkide bulunmamaktadır. Aksine bu tehdit esas olarak Türkiye’nin kendisine dönmüş gibidir. Başta İstanbul olmak üzere büyük kentlerde başlayan yabancı düşmanlığı ile bütünleşecek olan bu tehdit ciddi iç çatışmaları da gündeme getirecek bir potansiyele sahiptir.

Diğer yandan İdlib’teki çete yoğunluğu ve gözlem noktaları adı altında giderek artan TSK varlığı aynı zamanda Afrin işgalinin de habercisi olmuştu. Şimdi İdlib’de tersinden bir süreç de gelişebilir. Nerdeyse dünya güçlerinin hepsinin kontrolü altında olan çete güçleri arasında çatışmalar olabilir. Bir kısmı rejime teslim olabilir. Kalanlar da IŞİD gibi uluslararası güçler tarafından tasfiye sürecine alınabilir. Rusya’nın yaklaşımı bu. O nedenle de TSK alandan çekilmek zorunda kalabilir. ABD ve Rusya’nın bu konuda antlaşması süreci daha da hızlandırır. O zaman Afrin’de şu anda gelişen işgal karşıtı eylemler bir halk hareketine dönüşerek kurtuluşu getirebilir.

Bölgenin Gordion’u İdlib

Kesin olan şudur; zamanın uzun ya da kısa olmasından bağımsız olarak İdlib-Afrin-Bab, Azez, Cerablus, Hatay gibi olmayacaktır. İdlip bu anlamda bu bölgenin Gordion’udur.

Tüm bu gelişmeler ve olasılıklar üzerinden sonuç olarak;

İdlib’de artık bir sona doğru geliniyor. AKP-MHP iktidarının tüm ayak diretmelerine rağmen Suriye’nin geneli konusunda uluslararası güçlerde de bir ortaklaşma eğilimi ortaya çıkıyor. Anayasa çalışmaları ile birlikte bu durum daha da netleşeceğe benziyor.

Rusya ile önemli ticari ve askeri malzeme antlaşmaları yapan mevcut AKP-MHP iktidarı başta ABD olmak üzere NATO  ile de ciddi problemler yaşıyor. En son NATO ve ABD-Pentagon’dan yapılan S-400 açıklamaları Türkiye’nin istemleri ya da önerilerini de tümden geri çevirecek nitelikte. Önümüzdeki günlerde ABD ile yapılacak 100 milyar dolar kapasiteli ticari anlaşmaların da nasıl sonuçlanacağı merakla beklenirken Kuzeydoğu Suriye’deki sınır güvenliği konusunda ABD ve Türkiye’nin yaptığı açıklamalar birbirini tutmuyor. O nedenle başta Erdoğan olmak üzere görevlilerin yaptığı tüm açıklamalar iç siyaseti dizayn etme amaçlı olarak değerlendiriliyor. Ama artık bu dizayn etme çabasının da sona geldiği görülüyor.

Yani şu an Türkiye hızla kendi yeni yolunu arama arayışına girmiş bulunuyor. Son belediyelerin işgaline karşı gelişen tutumlar ve bu yeni yol arayışında Kürt inkarının sonuna gelinebileceği mesajını veriyor. Yani Kürtler 1921 Anayasası’nın güncellenmesi çerçevesinde yeni Türkiye’nin yapı taşlarından biri olan dinamik olarak devreye girmiş bulunuyor.

Kuzeydoğu Suriye’de oluşan başta Araplar-Kürtler olmak üzere tüm halkların demokratik birliği bugün Türkiye’yi de kucaklayarak Türk-Kürt ve diğer halkların demokratik birliği noktasına gelmiş bulunuyor. Aslında bu durum, içinde yaşadığımız bölge ve İdlib coğrafyasında kendini ifade eden Üçüncü Dünya Savaşı’nın bir sonucu olarak ortaya çıkacak gelişmelerin esas yörüngesinin de ne olduğunu gösteriyor.

Tarih boyunca ortaya çıkan tüm kaotik durumlar sonucunda yeni oluşumlar da tarih sahnesine arzı endam etmişlerdir. Ortadoğu’nun tüm kaoslarından her zaman -sonradan ne kadar yozlaşmış olursa olsun- demokratik uygarlık oluşumları tarihe damgasını vurmuştur. Avrupa’da ya da Uzakdoğu’da da bu böyle olmuştur. Şimdi de sistemin en sancılı-sorunlu merkezinde yani Ortadoğu ve onun merkezinde Mezopotamya-Anadolu coğrafyasında hızla yeni bir oluşum sürecine gidiliyor. 1 Eylül Dünya Barış günü bölgemizde gerçek anlamına böyle kavuşacağa benziyor.