Ana SayfaManşetMekânsız oluş mu, mekânla oluş mu? – Esra Bilge

Mekânsız oluş mu, mekânla oluş mu? – Esra Bilge


Esra Bilge


“Ruhumu kapladığını düşündüğüm bu çaresiz bedenim nasıl da hislerimi doludizgin yaşamaktan alıkoyuyor. Koşup da ufku kaplayan çayırı dolaşmak isterdim. Ama ruhumun çılgınlığına inat ağrılarım durduruyor.”

Bundan 11 yıl önce bu duygularla uyandım yatağımdan. İstediğim şeyleri yapabilecek durumda değildim. Kısmi de olsa hareket kabiliyetimi kaybetmiştim. Kendi hatamdan kaynaklı küçük bir kaza geçirdim. Küçük ama çelimsiz bedenimi harekete geçiremeyecek kadar büyük bir kazaydı.

O zaman bedenin, evin, yurdun, coğrafyanın düşüncelerimizin oluşumunda nasıl bir belirleyiciliği olduğunu aramaya koyulmuştum. Oluşum, nam-ı diğer zamanda mekânın belirleyiciliği nedir? Mekân, oluşu ne denli hızlandırıyor ya da mekân zamanı yavaşlatıp durdurabilecek özelliklere sahip mi? Kabına sığmayan düşünceler başka kaplara akabilir mi?

Yurtsuz-yurttaş

Düşüncenin enerjiye dönüştüğü evrede ev-yurtlarımız belirleyici özelliğe sahip. Sonuçta bir mekânda oluşuyoruz. Dolayısıyla o mekânın özelliklerini taşımamız da gayet normal. O mekânlar bizi belirlediği kadar biz de mekânı belirliyoruz. Tabi “biz” derken kastım, benliğimiz; oluşan, değişen, farklılaşan bazen de anlaşılmaz bir seyirle dönüşüme direnen benliğimiz.

Modernite öncesi insanlık doğduğu, doyduğu, kendini güvende hissettiği yerleri yurtluk olarak bilmiş. Bulunduğu mekândaki hava şartlarıyla uyumlu nasıl yaşayacağını, ufkunun sınırlarını, hayal dünyasını, sanatını, düşünce yapısını da daha çok mekânla bağını kurarak oluşturabilmiş. Şimdilerde öyle bir hal ki sanki bizi bu koca kentler doğurdu. Hep buralarda doğduk ve hep buralarda yetiştik gibi bir algı oluşturuluyor. Ama biz bu koca kentler olmadan da bir yurtluk sahibiydik. Sanki bunlar hiç yaşanmamış da ulus-devlet oluştuktan sonra yurdu ve yurttaşı varsaymak biraz iğreti bir düşünüş gibi geliyor. Ama oluşan bu düşünceyi de hiç yokmuş gibi sayamayız. Çünkü insanın “ilerlemesi ve gelişimi” ile birlikte yurt kavramı oldukça farklı anlamlara kavuştu. Birçok sistem kuruldu, yıkıldı ve yerlerine yenilerinin geldiğini düşünmemiz için bir sürü hikaye de beraberinde kurgulandı. Özellikle son 200 yıldır algı dünyamıza kazık çakmış gibi duran şu ulus-devlet ve onun yurttaşını bir türlü değişime tabi tutamadık.

Büyük çabalar harcandığını söylemek de gerek. Moderniteye karşı post-modern yorumlar da ortaya çıktı. Ama baskın olan, toplumu sarıp sarmalayan düşünce, ulus-devletin yurt kavramının yerine şöyle bir güzelce yerleşmesiydi. Kısacası kendisini ezel-ebed kılan yurt kavramıyla özdeşleşmeye doğru yol almış oldu. Bu yol alış öyküsünün öyle naif bir gelişim de kaydettiğini söylemek yanlış olur. Şu yurtsuz-yurttaşımız bir vatana tabi kılınırken sıkı prensipler, ilkeler ve yasalarla çepeçevre sarılınca kıpırdayacak tek bir yeri bırakılmadı. Şimdi bu yolculuğu biraz anlamaya çalıştığımda karşıma devasa bir gerçek çıkıyor. Bu yolculuğu beraber yürümenin önemli olduğunu düşündüm.

Birçok Ortadoğu toplumunda halen insanlar soy/sop/köy/mıntıka adıyla anılır ve tanımlanır ama tabi günümüz batı toplumsallığı bunu “ilkel cemaatler” olarak anmaktadır. Lakin odaklanılan ve ivmesi halen yükselişte olan devlet ve mega kent yönetim sistemine göre “ilkel” olarak algılanması gayet normal.

Devlet-yurt kavramı birbirine oldukça yakın bulunan, birbirini doğuran kavramlar olarak değerlendirilmeye devam ediyor. Aslında evin tarihine benzer bir süreç yurt ve yurtluk kavramları için de yaşanmış. İnsanlar başta sığındıkları, var oluşlarını süreklileştirdikleri mekân olan evden villalara, toplu konutlara, plazalara kadar bir evrim trafiği içine hapsedilmek zorunda bırakılmış. Yurt ve yurtluk da benzer bir minvalde ilerleyiş sağlamış; Kuzey Afrika rifinden başlayan insanın var oluş yolculuğu, nerede sulak, kültürlenmeye uğramamış meyve ve sebze gördüyse orayı yurt edinmiş. Bir süre sonra ekip biçme olanaklarına –hem fikir olarak hem de maddi imkanları inşa etme anlamında- sahip oldukça artık giderek yurtluğu sabitlemeye, bir sınır belirlemeye doğru gitmiş. Ama şimdi bu belirttiğimiz süreç 10 milyon yılı almışken biz son iki yüzyıllık sürece takılıp kalmışız.

Aşmakta zorlandığımız konu şu; sınırsız evrende kaybolacağımızı düşünerek iktidarın oluşturduğu sınırlara hapsolmak zorunda kaldık. Düşünsenize, iktidarın sığındığı söylem gökyüzündeki yıldızlara bakıp orayı da ilhak etmenin yolunu aramakken, toplumu-bireyi sınırlı bir düzleme oturtmaya çalışıyor.

Sınırlar

Bugün dünyanın temel sorunlarından biri mülteci sorunuyken, ulus-devlet sınırlarının anlamsız olduğunu iddia edemez, görmezden gelemeyiz. Oldukça kalın ve kırmızı çizgilerle belirlenmiş yurt sınırları var. Yurttaşlar da o sınırlara hapsedilmiş. Doğduğumuz, doyduğumuz, beni ben ve bizi biz yapan değerlerden koparılmış. Yurt diye tanımlanan mekân giderek kendine yabancılaştırılmış, içinde ikamet ettiğimiz bu canım yurdumuz giderek bize yabancılaşıyor. Bu canım yurdumun yek vücut olmuş toplumsallığı “beni” inşa ederken artık beni özgürleştirip, üretken kılmıyor. Sınırları belirleyenlere hizmete açıyor. Beni ben yapan değerleri oluşturmaktan uzaklaşıyor. Mekânı zamandan kopardığı gibi yaşamı birer tekrara dönüştürüyor. Her gün beni benden çalıp, iktidarın belirlediği sınırlarda yaşamama zorlayan, sürekli sinir uçlarını belirleyen yurt sınırları, ahlaki itkileri belirleyecek ölçülere sahip olmaktan uzaklaşmış. Yurdu arzunun büyük nesnesi haline getiren iktidarın söylemlerinden kaçıp kurtulamıyoruz. Yurdun peşinden koşmaktan kendimizi alı koyamıyoruz. Buradan yola çıkarak Nazi Almanya’sı evi/yurdu arzunun nesnesi haline getirerek vahşeti topluma yaydı. O yurdun iktidarı bizi bizden çıkarıp, değersizlik toplamına dönüştürme niyetinde. Yeni değerlerle yükleyerek iktidara açık toplum ve bireyi olmayı amaç edinmiş.

Tam da bu nedenle Adorno kendini evinde/yurdunda hissetmemeyi ahlakın temel bir aracı olarak görüyor. Tarihin uzun aralıklarından birinde insanlık mağarada kaldığı için sadece kalmış. “Kalmak”, “ikamet etmek” fiili insanı oluşturmaktan giderek uzaklaşıyor. Varlığı mutlak anlamda bir mekâna sığdırarak zamandan azade kılmak isteniyor.

Faşizmin yurdu araçsallaştırmasıyla birlikte bir yere ikamet etmek tehlikeli hale geliyor. Varlığı oluştan koparıp salt mekânla tanımlamak belki de en tehlikeli halini almış oluyor.

Evin ve yurdun hikayesinde mekânsal olarak oluştan ya da zamanda kopuş gerçekleşmişse üretkenlikten de kopuş sağlanmış olur. Evim-yurdum eğer benim oluşum seyrimi engelliyorsa yurtluk olma ihtimali de giderek düşer. Mekân kimliğin ve oluşumun bir tetikleyicisiyken, katı ilkeler, prensipler, kapalı kutular “oluş”a katkı sunmazlar. Eğer gerçekten katı kuralları sürekli esnetecek bir özneye ihtiyaç duyulmazsa o katılık bir süre sonra buharlaşabilir. Ama oluş sürekli yenilenmekten öte üzerine katmakla anlam bulabilir. İnsan yaratıcı olamazsa inşa edemezse, oluşum ve zamandan bahsetmek oldukça zor.

Mekân ve oluş

Gelinen aşamada mega kentlerde modernitenin inşa ettiği birey yersiz-yurtsuz, tekil, klişelerle yaşarken artık yalnızdır. Tek sığınacağı evidir. Bu nedenle modernitenin bireyi her ne yaparsa yapsın evine varmak ister. Ben de Adorno gibi özgürlüğü evsizlikte/yurtsuzlukta aramıyorum tabi. Yapı bozum sınırlarında seyredip göçebeliği savunamıyorum. Çünkü biliyorum ki benim de toprakla, yurtla yakından bir bağım var. Kültür başlı başına yurdu oluşturan önemli bir konu. Yine modern yapıların anlattığı gibi yerlileştiren, totalleştiren eğilimlerle de savaşmaktan geri durmamak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü oluşun mekânsız olmayacağını, mekânın da oluşsuz buharlaşacağını düşünüyorum. Hapseden, kilitleyen, kasan, üretmeyen dolayısıyla özgürleştirmeyen ilişki ve düşünüş biçimlerinden uzak durmanın daha anlamlı olacağını düşünüyorum.


Yazarın önceki yazıları:

Ev’in tarihi ve topografyası: Barınak mı, hapishane mi? – Esra Bilge

Previous post
Sıradan bir aşka sıra dışı bir bakış: “Ordinary Love”
Next post
Adana'da orman yangını: 15 dekarlık alan zarar gördü