Ana SayfaKültür-SanatSessizlik ve boşluk: Serdar Acar’la son sergisi üzerine

Sessizlik ve boşluk: Serdar Acar’la son sergisi üzerine

HABER MERKEZİ – Yunan mitolojisinde konuşabilmesi için başkasının sesine ihtiyaç duyan bir dağ perisi olan Ekho, Serdar Acar’ın son bir yılına ilham kaynağı olarak “Sessizlik” serisini oluşturuyor. Sanatçı bu serisinde, Skye Adası’nın topografik öğelerini kurgusal bir mekan haline getirerek, mitler ve masallardan oluşan ideale giden bir yolculuğun süreçlerini anlatıyor. Çalışmalarında resim, heykel ve enstalasyon gibi farklı teknikleri birleştirmiş. Acar’ın ikinci kişisel sergisi “Sessizlik”, 20 Eylül – 5 Ekim tarihleri arasında Muaf Çağdaş Proje Sanat Galerisi’nin yeni adresi Santa Maria Draperis Kilisesi’nde olacak. Burçak Görel, Acar’la hem son sergisi hem de önceki çalışmaları üzerine konuştu. Onları dinliyoruz.


Söyleşi: Burçak Görel


Öncelikle sizi biraz tanıyalım. Kendinizden, eğitiminizden ve sanatla tanışma yolculuğunuzdan bahseder misiniz?

1992 yılında İstanbul’da doğdum. Eğitim hayatım ise Fındıklı Namık Kemal İlköğretim okulunda başladı. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde lisansımı tamamladım ve şimdi yine ilkokula giderken her gün önünden özenerek ve heveslenerek geçtiğim Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sanat ve Tasarım Bölümü’nde yüksek lisansıma devam ediyorum. Sanatla tanışmam altı yaşındayken babamın kütüphanesindeki ansiklopedilerde klasik dönem resimleriyle karşılaştığımda gerçekleşti. Özellikle Adem’in yaratılışı freski ve o yaşımda bu gerçekliğin ve coşkunun bir insan elinden çıkmış olduğu bilgisi beni sarsmış ve aslında resim sanatına bağlamıştı. Sanatın ne olduğu, nasıl evirildiği ve en önemlisi ne olmadığını tabii çok sonra öğrendim, hala da bu öğrenimi sürdürüyorum.

Motivasyonunuzu etkileyen veya tamamıyla etkilendiğiniz isimler var mı?

Kendi içimde etkilendiğim pek çok isim ve “şey” var. Fakat bunu, bir sanatçıyı, akımı ya da felsefi düşünceyi ifade ederek açıklayamam. Üretimlerimde temel aldığım başlıca şey insan ve yaşadığımız çağ. Fakat tüm bu verileri eritip nihayetinde bir çalışmaya dönüştürdüğüm pota geçmişten, tarihten, arkeolojiden, doğadan, klasik müzikten ve ruhtan oluşuyor. Veriler tüm bu süzgeçlerden geçip form buluyor.

Sanatı hayatı yorumlama biçimi olarak gördüğümden bahsetmiştim. Özellikle genç bir sanatçı olarak, sanırım gençliğin de verdiği enerjiyi, hızla akıp gitmekte olan hayatı, zamanı sanatla yorumlamaya kanalize ediyorum. Bu her zaman böyle değildi ama uzun zamandır bu performansa ulaşmak için çalışıyorum ve bir yandan da sürekli kendimi besliyorum. Aynı zamanda ifadeyi yoğun bir ihtiyaç olarak hissettiğimden sanırım biraz belki romantik olacak ama eğer dalga doğru zamanda kıyıya çarparsa bunun hissettirdiği “şey” üzerine bile hemen bir iş yapmaya koyulabilirim.

Çalışmalarınızda gerçeküstücü bir tavır ve baskın bir durağanlık var, bu üslubunuzu bize nasıl açıklamak istersiniz?

Serdar Acar

Ben de çalışmalarımdan bahsederken gerçeküstücü bir gerçeklik tanımını sıkça kullanırım. Gerçeküstücü, çünkü tam anlamıyla gerçeğin kendisi değil fakat gerçekliğe aykırı bir tavır içerisinde de değil. Sanırım bunun sebebi tam olarak hayatın ve bize sunduklarının gerçekliğine uzun süre inanamamam ve belki de kabul edemememle alakalıdır.

Çünkü aslında etkilendiğim şeyler arasında insan vahşeti, savaşlar ve katliamlar, insana dair tüm kötülükler de var. Ve ben kendi ifadem ve kendi alternatif gerçekliğimde bunlara yer vermeyip üstelik neredeyse sanki bildiğimiz bu dünyadan bile değilmişçesine sakin, tüm bunlardan ve kaostan uzak bir tavırla üretimlerimi gerçekleştirip belki kendimce bir karşı duruş ve protesto gerçekleştiriyorum ve bu benim üslubumu doğrudan şekillendiriyor. Ama tabii bir de olayları karşılama tarzı var. Hayat bana hayata böyle yaklaşmayı öğretti. Uzaktan fakat emin ve güçlü.

Üretimde bir karşı duruş ve protesto duygusundan bahsettiniz. Bu noktada genel olarak sanatın toplumsal değişim ve dönüşümde yarattığı veya yaratabileceği etki hakkında ne düşünüyorsunuz? Ya da siz bu sanat ve toplum ilişkisini nasıl ele alıyorsunuz?

Suriye’de savaş çıktığında manevi anlamda zor bir dönemden geçiyordum ve sanırım onun da etkisiyle çok sarsılmıştım. Belki milyonlarca kişi hayatını kaybetti fakat ben bunu hep tek bir can üzerinden hissettim içimde. Sayının bir ya da bin olması benim için durumu daha dramatik ya da daha az dramatik yapmıyordu. Bu sanırım benim hala da biraz bireyci bir tavırla hayata yaklaşmamdan kaynaklanıyor. Sonrasında hayata karşı algım daha çok açıldı ve açıldıkça içim hep acı doldu. Ve ben tamamen kendimce bir karşı tavır aldım. Asla kitleleri etkileyeceğini düşünmeden ya da böyle bir şeyi planlamadan. İlk serim bu acının itkisiyle doğdu fakat tam da o yüzden ara verdim çünkü daha çok büyümem ve daha doğru hissetmem ve düşünmem gerekiyordu böyle bir şeyle ortaya çıkmak için. Ayrıca sanatın, öyle zannediyor ve düşünüyorum ki, aslında toplumun değişim ve dönüşümünü sağlama gibi bir görevi yok. Sanat çok güçlü bir olgu, sanat karşıtı tavırları bile döneminin en büyük sanat hareketine dönüştürebilecek kadar. Bir kara delik ya da devasa bir güneş diyebiliriz. Kendi içine çekiyor, kendi içinde eritip daha parlak bir ürün ortaya koyuyor. Eğer sanat bunu amaçlasaydı şu an dünya çok daha mutlu olur, milyonlarca insanın temel hakları olan yaşamları ellerinden alınmazdı. Benim protest tavrım tüm bu yaşananları sanki reddediyormuşçasına sakin bir yaklaşım göstermem çalışmalarımda. Ama düşen bir damlada insanlar insanlığın düşüşünü de görebilir, kendi gözlerinden düşen yaşı da, yağmurlu bir havayı da. Sanatta amacım bu zaten, insanlara sınırınım benim belirlediğim ölçüde ihtiyaçları olan şeyi hatırlatmak ve hissettirmek. Toplumun pozitif anlamda dönüşmesi için ise önce herkesin ben diyebilmesi gerektiğine inanıyorum. Ben dediğimizde karşımıza iki yol çıkıyor zaten; ya iyi ya kötü. Ben 5 yaşındayken de bir böceği öldürmedim, 27 yaşındayım hala denize düşmüş bir sinek bile görsem alır kenara koyarım. Bu eğitim ya da kültür sanatla değil sanırım en çok vicdanla alakalı bir durum.

Sona yaklaşırken, son günlerde  ikinci seri ve kişisel serginiz “Sessizlik” için hazırlanıyorsunuz, bize bu süreçten ve serilerinizden bahsedebilir misiniz?

Aslında üçüncü serim fakat ikinci sergim olacak. İlkini “Eşdeğer” ile Sevil Dolmacı Artgallery’de 2018 aralığında açmıştık, o iki yıllık bir sürecin görsel ifadelerinden oluşuyordu. İkinci sergimde ve “Sessiz” serisinde ise artık bu yolculuğun sonunu ve sonun sonrasına dair bazı soru işaretlerini görüyor olacağız. İlk serim daha genel bir yaklaşıma sahipti. 21. Yüzyıl insanı ve hallerini ruh durumlarını irdeliyordum ve aslında ilk sergimi bu seri üzerinden yapacağımı düşünmüştüm hep, fakat bazı beklenmedik karşılaşmalar beni “Eşdeğer” ve ardından “Sessizlik”e sürükledi. Bu zaten bence yaşamın ve sanatın doğasına çok uygun çünkü ikisi de birbiriyle çok benzer.

Fakat artık ilk serim olan 21. Yüzyıla yaklaştığımı hissediyorum, önümüzdeki yıllarda üçüncü bir karşılaşmanın heyecanı daha şimdiden içimi sarmış bulunmakta.

Son olarak, özellikle “Sessizlik” serisi üzerinde duracak olursak, bizi nelerin beklediğini biraz daha anlatır mısınız?

“Sessizlik”te, eşdeğerdeki yolculuğun sonunu göreceğiz diyeceğim fakat artık tam olarak diğer neleri de göreceğimizi açıklamış oldum. Fakat seri özelinde bahsetmek gerekirse geçen iki yıllık sürecin sonunda yoğun bir arayışın ardından karşılaştığım o boşluk bizi bekliyor olacak. İzleyen kişiler tarafından doldurulmayı bekleyen kendi başına da var olabilen sonsuz mekanlar. Çalışmalarımın neredeyse tümüne hakim mekan algısı benim için önemli çünkü uzun zamandır hayatı insan-hayvan-doğa ve olaylar olarak algılamaktan kaçınıyorum. Boşluk-doluluk, iç ve dış mekan ve açık-koyu tanımı benim için hayata dair her şeyi çok daha kolay kavranabilir hale getiriyor.



 

Previous post
Musa Anter için Diyarbakır ve Nusaybin’de anmalar düzenlenecek
Next post
Orwell burada – Elend Aydın