Ana SayfaÇeviriYeni Türkiye haritaları Osmanlı İmparatorluğu iddialarını yineliyor – Nick Danforth

Yeni Türkiye haritaları Osmanlı İmparatorluğu iddialarını yineliyor – Nick Danforth

"Erdoğan’ın Misak-ı Millî’yi vurgulaması, Türkiye’de İslamcıların laik milliyetçi tarihsel anlatıyı reddetmek yerine, bunu ne denli büyük bir başarıyla kendilerine ait hâle getirdiklerini gösteriyor... Yayılmacı milliyetçiliğin bahanesi olarak Misak-ı Millî’ye geri dönmek, Türkiye’nin komşuları bakımından pek de sevilen bir görüş değil. Artık, Erdoğan’ın neo-Osmanlıcı politikalarına karşı eleştiriler, muhtemelen en çok Arap dünyasından gelecek."

Nick Danforth | Foreign Policy

Geçtiğimiz haftalarda, Musul üzerine, Ankara ve Bağdat arasında yaşanan gerginlik, endişe verici bir biçimde, yayılmacı Türk milliyetçiliğini gündeme getirdi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, iki ayrı yerde yaptığı konuşmada, modern Türkiye’nin sınırlarının belirlendiği Lozan Antlaşmasını eleştirdi. Erdoğan, Lozan ile belirlenen sınırların dışında kalan Türk azınlıkların kaderinin ülke çıkarları olduğundan bahsetti ve Türkiye’nin yakınlarında küçük bir askeri üsse sahip olduğu Irak’ın Musul kentine dair tarihsel talepleri yineledi. Türk savaş uçaklarının Suriye’de Kürt güçlerini bombalaması ve Ege Denizi üzerinde Yunan savaş uçaklarıyla girilen göstermelik ‘it dalaşları’ haberleriyle birlikte, özensiz ve kabaca çizilmiş yeni sınırlarla bir dizi ‘genişletilmiş’ ülke haritası hükümet yanlısı basında boy gösterdi.

Yayılmacı milliyetçilik tekrar canlandırılmakta

Türkiye yakın bir zamanda Irak topraklarını işgal etmeyecek olsa da yayılmacı milliyetçi harita ve konuşmalar, Türkiye’nin mevcut dış ve iç politikalarına ve Ankara’nın kendisini nasıl gördüğüne ışık tutuyor. Haritalar, devletçilik anlayışının çoktandır devam eden öğelerinden olan Türk milliyetçiliğinin hâlen geçerli olduğunu ortaya koyarken, tekrar gözden geçirilen tarihe bir parça dinî motif de ekleyerek yayılmacı milliyetçiliğin tekrar canlandırılmakta olduğunun da işareti. Ancak geçmişi temel alırsak, bu milliyetçiliğin getireceği askeri müdahalelerin ve cepheleştirici retoriğin, Türkiye’nin güvenliğini ve bölgedeki mevcudiyetini daha da kötüye götüreceği ifade edilebilir.

İlk bakışta Türkiye televizyonlarında yayınlanan bu yeni haritaların büyük Yunanistan, büyük Makedonya, büyük Bulgaristan, büyük Ermenistan, büyük Azerbaycan, büyük Suriye destekçilerinin ileri sürdüğü yayılmacı milliyetçi haritalara benzediği görülüyor. Yani bunlar, çok daha büyük olan Osmanlı İmparatorluğuna dair ya da tüm Müslüman dünyasına veya tüm Türk dünyasına dair haritalar değil. Bunlar, yalnızca biraz daha geniş bir Türkiye’ye dair haritalar.

Misak-ı Milli

Ne var ki, işaret ettiği sınırların ardında yatan tarihsellik, Erdoğan’ın milliyetçiliğinde neyin yeni, neyin eski olduğuna dair ilk belirtileri ortaya koyuyor. Bu haritalarda, Erdoğan’ın Musul’daki Türk çıkarlarını anlaması için Irak Başbakanı’na okumasını önerdiği Misak-ı Millî ile belirlenmiş sınırlar sergileniyor. 1920 yılında, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1. Dünya Savaşını kaybetmesi üzerine imzalanan Misak-ı Millî, imparatorluğun uğruna savaşmaya hazır olduğu toprak parçalarını belirlemişti. Daha somut olarak, İstanbul’un İtilaf Devletleri karşısında silah bırakma anlaşmasını imzaladığı 1918 yılı Ekim ayında, Osmanlı ordusu kontrolü altında bulunan topraklar üzerinde hak iddia ediyordu. Türkiye’nin güney sınır hattı, günümüzde Suriye toprağı olan Halep’in güneyinden, günümüzde Irak toprağı olan Kerkük’e uzanıyordu.

İtilaf Devletleri, imparatorluğa 1918 yılında denetimi altında bulunandan çok daha az bir toprak bırakma planlarını gün yüzüne çıkarınca savaş tekrar alevlendi ve Mustafa Kemal Atatürk emrindeki birlikler Avrupalı güçleri yenilgiye uğratarak günümüzdeki hâliyle Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu. Geçtiğimiz yüzyılın sonuna kadar, Türkiye’de resmî tarih, Misak-ı Millî sınırlarını (tabii ki Musul hariç) hayata geçirdiği ve Lozan Antlaşması ile tanınırlık kazandırdığı için Atatürk’e övgüler düzüyordu. Antlaşmadan çıkarılan maddeler göz önünde bulundurulduğunda bunun abartılı bir iddia olduğu söylenebilir. Ancak bu son derece pratik bir durumdu ve amaç, yeni ve istikrarsız olan Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçekçi olmayan toprak alma hırsıyla, kazanımlarının da elinden kaçıp gitmesine engel olmaktı. Gerçekten de Almanya, İtalya, Bulgaristan ve Macaristan gibi ülkeler, savaş sonrası sınırlarını zorla yeniden çizmeye çalışırken kendi kendilerini felakete sürüklemişti. Atatürk ve İnönü, akıllıca davranarak bu hırsa kapılmadı.

Erdoğan ise bunun tam tersini savunuyor ve başka bir anlatı kuruyor. Erdoğan’a göre Atatürk’ün Lozan Antlaşmasında Musul gibi topraklarla Ege’deki Yunan adalarını bırakmaya gönüllü olması pragmatizmden değil, ihanettendi. Tüm tarihsel delillere rağmen Erdoğan’ın fikri, daha iyi bir devlet adamının, belki vatanını daha çok seven bir devlet adamının daha fazla toprak almasının mümkün olduğu yönünde.

Erdoğan’ın tarih yorumu, ABD’de geniş çevrelerin Erdoğan’a yönelttiği “neo-Osmanlıcılık” iddialarının ardındaki ironiyi ortaya koyuyor. Geçtiğimiz on yıl içerisinde Erdoğan’ın Osmanlı’ya dair sergilediği tutku, Müslüman Orta Doğu ile ilişkilerini geliştirmek için etkili bir stratejiydi. ABD’deki bazı eleştirmenlere göre bu politika, Türkiye’nin bölgedeki rolü için bir zorluktu. Ama yayılmacı milliyetçiliğin bahanesi olarak Misak-ı Millî’ye geri dönmek, Türkiye’nin komşuları bakımından pek de sevilen bir görüş değil. Artık, Erdoğan’ın neo-Osmanlıcı politikalarına karşı eleştiriler, muhtemelen en çok Arap dünyasından gelecek.

Erdoğan’ın Misak-ı Millî’yi vurgulaması, Türkiye’de İslamcıların laik milliyetçi tarihsel anlatıyı reddetmek yerine, bunu ne denli büyük bir başarıyla kendilerine ait hâle getirdiklerini gösteriyor. 15 Temmuz darbe girişiminde halkın sergilediği direnişi tarif ederken hükümet Kurtuluş Savaşı’ndaki kahramanlıkları hatırlatan bir dil kullandı. Ayrıca Erdoğan sık sık, Osmanlı’nın yanı sıra, Orta Doğu’da Osmanlı’dan birkaç yüzyıl önce bulunan Selçuklar hakkında da ifadelerde bulundu, hatta 1930’larda Atatürk’ün propagandalarından önce pek bilinmeyen, İslam öncesi Türk boylarından olan Göktürkler, Avarlar ve Karahanlılar dahi Erdoğan’ın referanslarına konu oldu.

Suriye ve Irak’ta, Erdoğan nicedir ayakta kalmış diğer bir milli amacı başarmayı hedefliyor. Erdoğan, PKK’yi yenilgiye uğratmak için, Türkiye dış politikasının geleneksel milliyetçi araçlarına başvuruyor, yani komşu ülkelerdeki Türk azınlıkları kullanarak baskı yaratmayı amaçlıyor. Büyük çoğunluğu Türkmenlerden oluşan Sultan Murat Tümeni, Suriye’de gerek Beşar Esad rejimine gerek PKK’ye karşı Ankara’nın askerî araçlarından biri oldu. Bu esnada, Irak’ın Musul ve civarında yaşayan Türkmen nüfusu Ankara için bir sorun ve değer oldu. Türk özel güçleri, Türk nüfuzunu yaymak ve Kuzey Irak’taki PKK’ye karşı koymak için en azından 2003’den beri Irak Türkmen Cephesi ile çalışıyor.

Geçen yüzyıl boyunca, Yunanistan ve Kıbrıs’ın kuzeyindeki Türk azınlıklar da benzer bir rol oynadı. Bu azınlıkların refahı Türk milliyetçileri için bir taraftan özgün bir sorun olurken, diğer taraftan Atina’ya karşı gerektiğinde kullanılacak potansiyel bir baskı unsuru oldu. (Elbette Yunanistan da Türkiye’deki Yunan azınlık konusunda benzer bir davranış gösterdi. Beklendiği üzere, her iki halk da sonuç olarak karşılıklı bir mağduriyet yaşadı). Örneğin Kıbrıs olayında, Türkiye’nin 1974 işgali kendi stratejik pozisyonunu savunmak için olduğu kadar adanın Türk topluluğunu korumak için de yapılmıştı. Lozan konusundaki açıklamalarını takiben Erdoğan’ın “Türkiye, Batı Trakya, Kıbrıs, Kırım ve başka yerdeki soydaşlarını yok sayamaz” açıklaması Yunanistan’ı daha fazla sinirlendirdi. Gerçi Atina, Kırım Tatarları olayı ile rahatlayabilir, jeopolitik durumun Türkiye’yi ne ölçüde yönlendirebileceğini gösteriyor: Ankara, Rusya’nın yarımadaya el koymasının ardından Kırım Tatarlarının statüsü üzerine endişelerini dile getirmiş olsa da, akabinde Moskova ile geliştirilmiş ilişkiler etnik yakınlıklardan daha önemli gibi görünüyor.

Fakat Erdoğan, Türkiye’nin cemaatçi dış politika ajandasında yeni bir unsuru vurguladı: Sünni mezhepçilik. Erdoğan Musul’a ilişkin son konuşmasında, Türkiye’nin “Türkmen kardeşlerine” veya “Sünni Arap kardeşlerine” ihanet etmeyeceğini deklare etti. Laik Türk milliyetçiliği gibi, bu Sünni mezhepçilik ifadesi de yurtiçinde inkâr edilemez bir cazibeye sahip ve Erdoğan Türkiye’nin dış politika ihtiyaçlarına uygun olarak titizlikle buna başvurulabileceğini gösterdi. Erdoğan’ın yeni mezhepçiliği, Şiilerin kontrolü alması halinde Sünnilerin riskte olduğu uyarısını yaptığı Musul’da aşikardır. Fakat bu politikasının etkisi, Esad rejimini devirmeyi amaçlayan Sünni isyancılara (şimdi Halep şehrini tutmak için mücadele edenler dahil) destek verdiği Suriye’de daha nettir. Ne var ki hem Irak’ta hem Suriye’de pragmatizm kozunu oynayan Türkiye’nin mezhepçiliğine izin verilmedi. Ankara, Suriye’de karşıt tarafları desteklemelerine rağmen İran ile karşılıklı karlı ekonomik ilişkiyi sürdürmeye heves etti ve geçtiğimiz yıl içinde koşullar gerektirirse Esad ile barış yapacağına dair niyetini de dile getirdi.

Daha açık dile getirirsek, Türkiye’nin Suriye ve Irak’taki mevcut müdahaleciliği kuruluş modeline uygundur. Ülkeler muntazaman kendilerini kapılarındaki sivil savaşlara kapılmış bulurlar, aynı zamanda geçmişte Türkiye’nin irredantizme yatkınlığının kanıtlandığı bazı konular, bugün Ortadoğu’nun deneyimlediği şeye benzer belirsizlik ve değişim anlarında gündeme gelir. Ankara, 1939’da 2. Dünya Savaşı’nın arifesinde Avrupa’daki krizin getirdiği fırsatları kullanarak, o zamanlar Fransız kontrolünde olan Hatay ilini topraklarına kattı. Savaşın ardından, Suriye’nin yeni bağımsızlık durumu, bazı Türk medyası Halep’e göz atmaya teşvik etti ve 12 adanın İtalya’dan Yunanistan’a devri Türkiye’nin adaları elde etme isteğini kışkırttı. Aynı şekilde, Kıbrıs, İngiliz kontrolü altındayken Ankara daha az ilgiliydi, fakat adanın bağımsızlığı konuşulmaya başlandığında Türkiye alakadar olmaya başladı. Ancak o zaman Yunanistan’ın adayı (statükodaki değişimi önlemek için Türkiye’nin işgal ettiği) topraklarına katabileceği ortaya çıktı. Tüm bu bilgiler, gelecekteki birkaç yıl içinde modern Ortadoğu’nun tüm politik düzeninin dağılacağını ileri süren yorumcuların yorumları ve yaşanan olaylar göz önüne alındığında, Türkiye’nin son söylemi belki de şaşırtıcı olmayabilir.

Ancak daha belirgin olarak, Ortadoğu’daki Türk politikasına, Kuzey Suriye’deki grubun kazanımlarıyla yükselmiş PKK ile çatışmadan kaynaklanan önemli bir kaygı yön vermektedir. PKK, Türkiye’nin güneydoğu komşuları ile ilişkilerini uzunca bir süre şekillendirdi. En dikkat çekeni, Türkiye 1998’de, PKK liderini barındırmaya son vermesi için Şam’a baskı adına -nihayetinde başarılı bir çabayla- neredeyse Suriye’yi işgal edecekti. Benzer şekilde, Türkiye PKK’ye karşı operasyonlar düzenlemek için 20 yıldır Musul bölgesinde askeri güçler bulunduruyor. Ankara bu müdahaleyi her zaman, Türkiye’de az bir karşıtlık ile, ulusal güvenlik ve meşru müdafaa sorunu olarak tanımladı. Bugün, meşru müdafaa Türkiye’nin Irak’taki faaliyetleri için temel gerekçe olmayı sürdürüyor. Ki Erdoğan durmadan şunu vurguluyor: Türk güçlerinin Irak’taki mevcudiyeti “Türkiye’yi hedefleyen terörist eylemlere karşı sigorta işlevi görüyor.” Bu, PKK’nin Irak’ta açıktan varoluşu devam ettiği sürece, ülke içinde ve uluslararası alanda, sınırlarının ötesinde askeri müdahaleye etkili bir gerekçedir.

Gerçekten, Erdoğan, Musul’daki tüm etnik, mezhepçi ve tarihi rasyonaliteye Türkiye’nin ilgisini sundu ve ek bir argümanı iliştirmek için de aceleci davrandı: ABD ve Rusya herhangi bir etnik, mezhepçi ve tarihsel bağlantısı olmamasına rağmen bölgede büyük rol oynamaya devam ediyor. Erdoğan, bazı ülkelerin, Irak’la 354 km sınır paylaşan Türkiye’ye dışarıda kalmasını söylediğine dikkat çekerek şunları ekliyor: Hatta bölgede tarihi olmayan ya da bağı bulunmayan aynı ülkeler “gelip, gidiyor”. “ABD’nin 14 yıl önce Irak’a gelmesini Saddam Hüseyin mi söyledi?”

Tarihin ötesinde, başka bir deyişle, Ankara gücün yabancı müdahalenin tek gerekçesi olarak önemli olduğunun son derece farkında. Bu bakımdan, Türkiye’nin ‘Musul planlarının meşruiyeti’ zamanla görünür olacak.

Türkçesi: Çevirmenler Meclisi (werg.org)

Kaynak metin: Nick Danforth, Turkey’s New Maps Are Reclaiming the Ottoman Empire, 23 Ekim 2016, Foreign Policy.

Yazının orijinaline buradan bakabilirsiniz.

Previous post
Tehlikeli atıklar nereye gidiyor?
Next post
Benjaminci medya eleştirisinin güncelliği