Ana SayfaManşetAptallık ya da aklın ateşi – Arif Altan

Aptallık ya da aklın ateşi – Arif Altan


Arif Altan


Aklın bir hilesiydi, ama inceliğin nüfuz edemediği bir yontulmamışlık olarak konumlandırıldı aptallık. Görgüsüzlüğün ve hesapsızlığın incinmezliğinde hüküm sürer, iman diye övülmeden hemen önce. Hiç sönmeyen alevleri, belleğinin esirgenmiş gücü olarak tayin ettiğinde, yıkıcılığı da bir suçsuzluk karinesiydi artık. Alıklık, bu en zeki buluşun inatçı yinelemelerinde, kötücül eğilimi onaylanan akıldı hep. Zihin gerilmesi ve benlik gerilemesi biçiminde, belleğin hem yutucusu hem de kurucu ve onarıcı gücü olarak yüceltildiği anda, ateş, artık ölümün kendisiydi. O ateş ki, yırtıcı hayvanlardan ve soğuktan korudu, yiyeceğini pişirip gecelerini aydınlattı insanın. Duyuların sıcaklığını seçeceğine bunamanın soğukluğuna vurulalı, ateşin üstlendiği imanın doygunluğuna belirgin ölçüleri, ölçülü aklın belirsizliğe vurgun ölçüsüz sesleriyle uyumlu. Yırtıcı hayvanlardan ve soğuktan korumuyor artık, yiyeceğini pişirip gecelerini aydınlatmıyor. O gün bugündür, ateş yalnızca yakıp kül ediyor, en güzel gövdeleri de en verimli kafaları da.

İçine ateş kaçtığından beri duyarlı uçlarından tutuşan akıl, iman diye geri kusuyor aptallığı. Onaylanan yıkım, süreğenliğe ehliyetli kılınan kötülüktür böylece. Solmayan bir güzelliği vardı oysa yanan ateşin, ölümü ve korkuyu uzak tutan bir tutkunluğu. İyi bir şeydi, ama bu hileye bükülmesinden önceydi aklın, aptallığı imanla giydirmesinden çok önce. Ne gördüğünü gizlemekten hoşlanan, ne bunu açıkça dile getirmekten korkan o güzel kafalardan biri, soğuk bir kış günü Roma Campo de Fiori Meydanı’nda diri diri yakılırken, kalın kafalı bir çoğunluğa neden mahvolmaya yazgılı olduklarını ve neyi bir daha hatırlamayacaklarını anlatmaya devam ediyordu. “Tanrı” diyordu Giordano Bruno, “iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hakim kılmak için Tanrı’yı kullanırlar.”

Ateşle suyu birbirinin içinden geçiren uzak zamanların kır yüzlü bilgesi, “acının içinde yaşayan zaferin”, aklın hilesi olarak imanın biçimsiz dökümüne indirilen aptallığın, yenilginin dinmeyen ulumalarından ibaret olduğunu bir çocuğa anlatır gibi anlatmıştı. “Orduların kamp kurduğu yerlerde” diyordu Lao Tse, “başka bir şey değil, sadece böğürtlen ve dikenler biter.” Beliren, geri dönüşümsüz bir yitiklikti. Fatihlerin fetih kutlamaları, cenaze merasimleriydi iman çoğunluğu yaşam yoksunlarının. Ölüm korkusu, anlatı ustalığını çağırıyordu da anlatılmış olan, unutulmuş olanı geri getirmiyordu. Kayıt altına almanın bilgisinden, korunmuş bilgeliğin ebedi hükmü çıkmıyordu. Aşınmış belleği son anda onarma kudreti içermiyordu en nihayetinde, tanrılığın muaf tutulduğu ve insanın yükümlü kılındığı o yazma becerisi bile.

Hiyeroglifler! Bu dilsiz işaretler mi! Dilsiz simgeler sistemini oluşturan bu resimler dile geldiğinde, bilgeliğin ve gücün kaynağını içine gizleyip bellek katmanlarının üstü, zamana meydan okuyan şu parşömen rulolarıyla kaplandığında, iyileştirilmiş mi olacaktı kötü hafıza ve az bilgelik? Dilsiz olan işaretler miydi, asıl sağır olan insanın kendisi miydi? Yazma becerisi, şu kıvrılan hatların büyülü güzelliği! Kötü hafızayı iyi hafıza, az bilgeliği çok bilgelik yapacak, öyle mi? Mısır’ın yeryüzü tanrısı, gökler tanrısının armağanını reddederken, ona,  insana dair asla anlayamayacağı o büyük sırrı açıklıyordu: “Hafıza mı, bilgelik mi! Bu buluş unutkanlığa neden olacaktır. Bilgelik özde olur onun görüntüsünde değil.” Çağlar boyu inatçı bir sessizlikten başka bir yanıt alamayacak olan Mısır hâkiminin o ürkütücü kehaneti, gökler tanrısını pek ilgilendirmeyecekti: “Başkasının hafızasıyla insan hatırlayamaz. İnsanlar kaybedecek, ama hatırlamayacaklardır. Tekrarlayacak, ama yaşamayacaklardır. Birçok şeyi keşfedecek, ama bunların hiçbirisini gerçekten tanımayacaklardır…”

Denedi, çöküveren belleği oldu ve başkasının hafızasıyla da hatırlayamadı. Çağlar boyu durmadan kaybetti, hiç anlamadı ve hep kazandığını sandı. Her günü bir önceki gün gibi tekrarladı, ama yaşayamadı. Neredeyse keşfetmediği bir şey kalmadı, ama hiç birini sahiden de tanıyamadı. Sadece yırtıcı hayvanlardan ve soğuktan koruduğunu, yiyeceğini pişirip gecelerini aydınlattığını okudu o gizemli işaretlerden, ama ateşin, hayat veren bu buluşun, kendisini de yaşadığı dünyayı da yok edebileceğine hiç ikna olmadı. Mutlu gibiydi, mutsuzdu; istekli gibiydi, isteksizdi; anlıyor gibiydi, anlamıyordu; hatırlar gibiydi, hatırlamıyordu; yaşıyor gibiydi, yaşamıyordu. Aptallığının itekleyici gücüyle bilenip durdu aklı. Hile, istekli bütün esneklikleri bağışladı bu sığ görüşlülüğüne. İman, işlenebilir aptallığın bütün meziyetlerini verdi yıkım kıvraklığı kötülüğün bu geniş yönelimli zeka inceliğine.

Yazı, korunmuş hafızası olup bilgeliğini artırmadı. Parşömen ruloları insan belleğinin kıvrımlarında sadece yutucu bir kuvvet halinde yanıp durdu. Akıl, aptallığı öne sürdü, ama alevler yalnızca yok oluşun bilgisini çağırdı. Kötülüğün iradesi olarak kullanılan tanrı, felaket ve yıkımın onaylayıcısı kılındı. Zekanın suçluluğunu üstlenen ahmaklık, bir iman meşalesi gibi yanıp durdu. O ateş ki,  bir arada tuttu, yiyeceğini pişirip gecelerini aydınlattığı insana hayatını verip, ölümü ve korkuyu uzaklaştırdı, ama yazı gibi bu buluşunun da, kendi varoluşunun ilk gerçek amacıyla olan ilk ve son bağını kopardı. Akıl, kötü insanın becerisi olarak tanrıyı kendi isteklerinin aşılmaz gücünü yüklenmiş iman diye işe koşalı, dikenler ve böğürtlenler bile bitmiyor toprakta. Acının içinde yaşayıp elem ve kederin içinden arınıp çıkmamış bir aklın eriştirildiği, ahmaklığın zaferi.

Ateşin ilk bulunuşundan binlerce yıl sonra, Roma’daki bir heykelin mermer göğsüne (beş yüz yıldır öylece duruyor orada) günahkar eller tarafından okuyanın anında unutacağı, görenin ise “az bilgeliğini çok bilgelik yapmayacak” şu sözler kazılacaktı:

Evlatlar, daha az akıl ve daha çok iman buyurur kutsal Engizisyon.

İşte bu yüzden hiç düşünmemek yeğdir,

Aklın karşısına çıkan odun ateşidir.

Previous post
İstanbul'da öldürülen Suriyeli aktivist ve gazeteci kızın katil zanlısı yakalandı
Next post
Eduardo Galeano’nun son kitabı ‘Hikaye Avcısı’ ilk kez Türkçede