Ana SayfaGüncelBarış İmzacılarının Davaları | ‘Yaşananlara sesiz kalamazdık’

Barış İmzacılarının Davaları | ‘Yaşananlara sesiz kalamazdık’

HABER MERKEZİ – Barış İçin Akademisyenler’in “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisinin imzacılarından akademisyenler haklarında ayrı ayrı açılan davalarda İstanbul Adliyesi’nde hakim karşısına çıktı. Akademisyen Ayşe Rezan Tuncay, “Ülkede yaşananlara sessiz kalmam mümkün değildir” diyerek barış bildirisini savunurken, Prof. Dr. Şahika Yüksel ise savaş, tecrit ve işkencenin panzehirinin ‘barış’ olduğunu söyledi.

Çatışmaların son bulması ve barış müzakerelerinin başlaması için Ocak 2016’da “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriye imza atan Barış İçin Akademisyenler’den 150’yi aşkın akademisyenin haklarında açılan davalar görülmeye devam ediliyor.

Akademisyenler Aslı Aydemir İnönü, Ayşe Rezan Tuncay, Prof. Dr. Şahika Yüksel İstanbul 32. Ağır Ceza Mahkmesi’nde haklarında açıklan ayrı ayrı davalarda hakim karşısına çıktı.

İlk olarak İstanbul Üniversitesi’nden Araştırma Görevlisi Aslı Aydemir İnönü’nün davası görüldü. İnönü, savunmasında sosyal psikoloji merceğinden “barış süreci”ne ve sonlandırılışına dair detaylı bir değerlendirme yaptı. İnönü, “Faili ben olmasam bile bir Türk olarak yaşananlardan suçluluk ve utanç duydum” dedi.

‘İsnat edilen suçlama kabul edilmezdir’

‘Çözüm süreci’nin toplumsal barış için umut verici olduğunu kaydeden İnönü, çatışmasızlık koşullarında toplumsal barış ve eşitliği içeren pozitif barış için çaba sarf edilebileceğini ve imzaladıkları bildirinin de bu anlamda önemli olduğunu vurguladı.

Aydemir şunları söyledi:

O dönem ki koşullar oldukça şiddet dolu ve travmatikti. Aralık ayında durumu belgeleyen rapor olması sosyal medya aracılığıyla bu bilgiye ulaştık. Bildiri barış çabası dileği talebi ve çağrısı içermektedir. Sosyal psikolojinin sunduğu bilgiler de beni imza atmaya itmiştir. Kimsenin çağrısına uyarak ya da herhangi bir örgütün talimatıyla bu metni imzalamadım. Geleceğe daha fazla travma taşınmasın diye akademisyen olduğumdan eşitlik arzusuyla imza attım. Eşitlik duygusu olan bir insan olarak akademisyen olmasaydım da bildiriye imza atardım. Savcının isnat ettiği suçlama, bildiri suç unsurlarını taşımamaktadır. İsnat edilen suçlama kabul edilmezdir. Bu suçlamayı kabul etmiyorum. Sadece barıştan yana olduğumu belirterek beraatımı talep ediyorum.

‘Yaşananlara sessiz kalamazdım’

İstanbul Üniversitesi’nden Ayşe Rezan Tuncay ise savunmasında şunları kaydetti:

İnsanın yaşatılması, iyileştirilmesine sahip bir meslekten kaynaklı Güneydoğu’da yaşananlara sessiz kalamazdım. Medyada izlemiş olduğum insan hakları ihlallerinin tespit edilip sorumluların cezalandırılmasını istedim. Ülkede yaşananlara sessiz kalmam mümkün değildir. Toplumsal olaylar karşısında çözüme ve barışa katkı kapsamında hazırlanmış bu metni imzaladım. Düşünde ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Metni internet ortamında gördüm ve imzaladım. Her hangi bir kimseden talimat almadım. Metin hiçbir şekilde şiddet içermiyor. Benim buradaki muhatabım devlettir. Ben barış talep eden bir akademisyen olarak beraatımı talep ediyorum.

‘Barış talebiyle bu metni imzaladım’

İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Şahika Yüksel ise savaş, tecrit ve işkencenin panzehirinin ‘barış’ olduğunu söyledi.

Yüksel’in savunmasından satırbaşları ise şöyle:

İnsanların temel ihtiyaçlarına ulaşmasına engel olduğunu düşündüğüm uzun süren sokağa çıkma yasakları, kadınların, çocukların, yaşlı insanların öldürülmesine dair yaygın gazete ve sosyal medya haberleri ve hatta savaş zamanlarında bile insanın kutsalı olması gereken cenazeler. Dinlediğim asker olsun, sivil veya bu kişilerin yakınları olsun, her kişinin öyküsü ruh sağlığı alanında çalışan birisi olarak beni derinden sarstı. Üyesi olduğum Türk Tabipleri Birliği’nin Diyarbakır Tabip Odası’ndan meslektaşlarımın ve kurucusu olduğum Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın raporlarını görmemiş gibi yapabilir miydim? Sadece üç örnek vermek isterim. Evine uzun süre ateş açılan 80 yaşında bir kişi geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdiğini, 19 Aralık’ta evinin bahçesinde vurulan 59 yaşındaki Taybet İnan’ın cenazesi yedi gün evlerinin olduğu sokakta mahalle içinde kaldığını, ancak 25 Aralık 2015 günü morga götürülmesine izin verildiğini, ölü bedeninin tüm komşular çoluk çocuk ve kendi ailesi tarafından görülebildiğini ama yanına gidilemediğini, 20 Aralık 2015 tarihinde, zihinsel engelli olduğu belirtilen 22 yaşındaki Egit Kaçar’ın mahallesinde güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu yaralandığını okuduk.

İşte, insanların temel ihtiyaçlarına ulaşmasına engel olduğunu düşündüğüm uzun süren sokağa çıkma yasakları, kadınların, çocukların, yaşlı insanların öldürülmesine dair yaygın gazete ve sosyal medya haberleri ve hatta savaş zamanlarında bile insanın kutsalı olması gereken cenazelerin sokaklarda günlerce kalıp, yakınlarının kurda kuşa yem olmasın diye pencereden köpeklere taş attıklarını anlattıkları haberleri okumam sonucunda derin bir üzüntüyle bir an önce barış talebiyle bu metni imzaladım.

Üç akademisyenin de yargılandığı davaların bir sonraki duruşmaları 6 Nisan’a ertelendi.

 

Previous post
Harran’da 9 asırlık üç kubbeli hamam bulundu
Next post
10 Ekim Katliamı'nda yaralanan Bayar yaşamını yitirdi