Ana SayfaManşetSavaşların değişen karakterine bir bakış ve demokraside ısrar etmek – Mehmet Nuri Özdemir

Savaşların değişen karakterine bir bakış ve demokraside ısrar etmek – Mehmet Nuri Özdemir

“Mevcut koşullarda savaş tüm ulusları hatta lafta demokrasiye en bağlı olanları bile otoriter ve totaliter bir konuma itiyor.”

John Dewey

“İmparatorlukta savaş kaçınılmazdır ve savaş bir yönetim aracıdır.”                

M. Hardt & A. Negri


Mehmet Nuri Özdemir


M. Hardt ve A. Negri, Zizek’in ‘Yeni Bir Komünist Manifesto’ olarak tanımladığı ‘İmparatorluk’ adlı ortak çalışmalarının sonrasında, İmparatorluk rejimine karşı alternatif olarak kabul edilen, direnişin yeni öznesi ‘Çokluk’ kitabını kaleme aldılar. Negri ve Hardt bu çalışmada egemenlerin küresel ve hegemonik planlarını deşifre etmek için yoğun bir çabanın içine giriyor. Çalışmanın tümüne yönelik sol cephede haklı-haksız çok farklı eleştiriler ve değerlendirmeler yapıldı. Ancak bu yazıda kitabın ‘Savaş’ bölümü üzerine güncelleştirilmiş bir okuma ve tartışma ile ölçeği daraltarak, çubuğu savaşların değişen karakterine bükmeye çalıştık. Savaş teknolojisinin endüstriyel bir aşamaya geçtiği çağımızda savaşların değişen karakteri ile yüzleşmek zorundayız. Geçişlerin, değişimlerin, ara dönemlerin ilişki ve çelişkilerini anlamlı bir bütün haline getirme kaygısı Çokluk’un temel amaçlarından biriydi. Bu yazı belirtilen amaçlara gitmede bir patika rolü görürse amacına ulaşmış demektir.

Bir geçiş dönemi, ara dönem ya da çatallanma döneminden geçtiğimiz doğrudur. Hükmedenler, statükocular değişiyor, yeni kurumların temeli atılıyor. Soğuk savaş sonrası güvenlik-özgürlük dengesi İkiz Kuleler’e yapılan saldırıdan sonra yeniden inşa edildi. Risk yeniden tanımlandı. Terörizm ortak düşman olarak ilan edildi. 11 Eylül saldırıları yeni bir savaş çağını açtı. Belki tek başına bir neden sayılamaz ama 21. yüzyılın savaş çağının fitilini ateşlediği kesin. 11 Eylül saldırısı tarihsel olarak 23 Mayıs 1618’de Kutsal Roma İmparatorluğu’nun iki kral naibinin Prag’daki şatonun penceresinden atılması olayına benziyor. Tarihçiler bu olayı Otuz Yıl Savaşları’nın işaret fişeği olarak değerlendirirler. Otuz Yıl Savaşları’nda Alman halkının üçte biri ölmüştü. 11 Eylül’den sonrası başlayan gerilim ve şiddet ikliminde en önemli değişim, savaş ve barış ilişkisinin muğlak hale gelmesi ve dünyanın sürekli savaş rejimine teslim olmasıdır. Önemli olan artık Savaş ve Barış arasındaki ayırım değil, gerçek bir barış hayalini kurmamızı bile engelleyecek zamana ve mekana yayılmış genel bir küresel savaş halidir. Bu savaşlara karşı koymanın yollarından birisi küresel düşünüp küresel-yerel hareket etmekten geçer.

Bu değişim sürecinde oluşan genel algı dünyada bir iktidar boşluğunun oluştuğu yönündedir. Negri ve Hardt bu süreçlerde herhangi bir iktidar boşluğunun yaşanmadığını söyleyerek ezberi bozuyor: “İktidar bazen geniş olarak dağılabilir bazense bir ya da birkaç hükümdar arasında paylaşılabilir. Ama bir iktidar boşluğu asla söz konusu olamaz.” Yazarlar bu görüşü Schumpeter’in düşüncesiyle güçlendiriyorlar. Schumpeter, “İktidarın boşluk bıraktığını düşündüğümüz alanlarda yeni yasal yapıların tropik büyümesi başlamıştır bile” der. O halde “hep baki kalan ve asla sahneden inmeyen şeyse iktidarın kendisi”. Bu iktidarın ayrıcalıklı bileşeni ABD olsa da (emperyal gücün kontrol aracı ve güç piramidini gösteren bomba monarşi gücü: Washington; para aristokratik gücü: New York; ve İletişim demokratik gücü: Los Angeles) bu imparatorluğun bir merkezi, yani bu imparatorluğun bir Roma’sı yoktur. Toprak eksenli hiçbir sınırı tanımayan ve uygar dünyaya hükmeden bir rejim olarak İmparatorluk, postmodern dönemin iktidar anlayışıdır. İktidarın savaş eksenli olası eğilimlerini yazının diğer bölümlerinde tartışacağız.

Modernitenin savaş ideolojisi çöktü mü?

Avrupa modernliği bazı yönleriyle Otuz Yıl Savaşları ve İngiliz iç savaşlarına yanıt olarak doğmuştur. Modern teorilerin temel bileşenlerinden birisi iç savaşa son vermek ve onu istisnai durumlarla sınırlayarak nihai olarak savaşı sönümlendirmekti. Savaşı, monark ya da devlet başlatabilirdi. Savaşı başlatmanın koşulu ise kendisine denk düşen bir başka güce karşı yapmasıydı. İçteki sorunlar müzakere ve barış yoluyla çözülecek “savaş istisna, barış ise norm” olacaktı. Modern teori bu şekilde siyaset ve savaş arasındaki ilişkiyi yeniden kuruyor, savaşı ve siyaseti birbirinden ayırmaya çalışıyordu. Savaşı dışa, siyaseti ise içe doğru itiyordu. Dahası modern egemenlik biçimleri, savaşı iç sivil alandan kovmayı amaçlıyordu. Eğer savaş, egemenler arasındaki çatışmalardan ibaretse, her toplumun içindeki siyaset, savaştan arındırılmalıydı. Savaş sınırlı bir istisna hali olmalıydı. Kant’ın sürekli barış mefhumu başta olmak üzere, Cemiyeti Akvam ve Birleşmiş Milletler (BM) gibi uluslararası kurumsallıklar modern teorinin savaşı istisna haline getirme fikriyatını destekliyordu. Modern dönemde savaşın istisna hali oluşu hem sağda hem de solda karşılık bulmuştu. Mao Zedung “siyasetin kan dökülmeyen savaş olduğunu” söylüyor, Gramsci ise “Mevzi ve Manevra savaşları” gibi kavramlarla sadece devrim ve ayaklanma zamanlarında savaşın olabileceğini söylüyordu.

Giorgio Agamben, ‘İstisna Hali’ni Antik Roma’dan 20. yüzyıl boyunca Almanya, Fransa, Britanya ve ABD’nin anayasal süreçlerinin kriz dönemlerini karşılaştırmalı bir şekilde incelemişti. ‘İstisna Hali’, Alman hukuk geleneğinde anayasanın ve yasal idarenin geçici süreyle askıya alınmasını, Fransız ve İngiliz geleneklerinde ise ‘seferberlik ya da acil durum’ gibi anlamları kapsamaktadır. Anayasal düşünce geleneğine göre savaş gibi ciddi bir tehdit ve kriz durumunda, anayasanın geçici olarak askıya alınması ve cumhuriyeti korumak için güçlü bir yürütme organına hatta diktatöre olağanüstü yetkilerin verilmesinin gerekliliği söz konusu olabilirdi. Negri ve Hardt Anayasal ‘İstisna Hali’ kavramı ile ilgili çelişkili bir durum ortaya çıktığını savunmaktadır. Onlara göre, “Anayasal ‘İstisna Hali’ kavramı tam bir çelişkidir –zira anayasayı kurtarmak için anayasa askıya alınır- ama bu çelişki kriz ve istisna döneminin kısa olduğu anlayışıyla çözülür ya da kısmen yumuşar. Ama kriz sınırlı ve özgül olmaktan çıkıp genel bir kriz haline gelince, yani savaş hali ve dolayısıyla da ‘İstisna Hali’ bugünkü gibi süresiz ve hatta kalıcı olunca, çelişki tam anlamıyla olgunlaşır ve kavram tamamen ayrı bir niteliğe bürünür.”

Siyaset, başka araçlarla yürütülen bir savaştır

Clausewitz’a göre “Savaş, siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir”. ‘Çokluk’un yazarları günümüzde bunun tersine döndüğünü, siyasetin gittikçe başka araçlarla yürütülen bir savaşa dönüştüğünü söylemektedir. Savaş, toplumu örgütlemenin ve elinde tutmanın önemli politik bir aracına dönüşmüştür. Güvenlik eksenli yapılan siyaset, konjonktürel riskler yaratarak savaş olgusunu kimi siyasi partilerin gündelik politikaları haline getirmektedir. Dünyanın birçok ülkesinde seçimleri kazanmanın ve iktidarda kalmanın en maliyetsiz yolu böylesi riskleri üretme ve onu yönetmeden geçmektedir. Bu propaganda biçimi, doğrudan insan yaşamını ve güvenliği hedef aldığı için hem toplumsal olarak bir karşılık bulmakta hem de hükümet ve muhalefeti parti siyasetinden uzaklaştırıp devletleştirerek beka sorunu karşısında ortak hareket etmeye itmektedir. Küresel savaş hali, siyasal partileri ve hükümetleri yumuşak karnından yakalayarak rahatlıkla bu tuzağın içine çekmektedir. Haliyle küresel savaş şöleninin yarattığı baskı, savaşı normal gündelik yaşamın bir parçası haline getiriyor, küresel ekolojik krizlere karşı “Sürdürülebilir bir dünya” sloganı, küresel savaş halinde “Sürdürülebilir savaş” formuna dönüşüyor; “barış olgusu bir savaş biçimine son verip bir başka savaşı başlatıyor”. İçeride biyoiktidar rejimi ile dışarıda da savaş endüstrisi ile iktidar kendini her gün yeniden üretmektedir.

Haklı savaş üretimi

Negri ve Hardt, ‘haklı savaş ya da ortak düşmana karşı savaş ‘ meselesinde Avrupalı siyasi düşünürlerin uyarılarına başvurmaktadır. Kant’a göre savaşın ayırımlar içeren bir tanımı yapılamaz, dolayısı ile haklı-haksız savaş ayırımı geçersizdir. Yine Hugo Grotius 1625’te yayınladığı “De jure belli ac pacias” adlı eserinde Orta Çağ’daki haklı savaş kavramını reddediyordu. Özellikle tarihte yapılan Haçlı Seferleri ve din savaşları toplumda haklı savaş olarak tanımlanıyordu. İnsanlar haklı savaş retoriği etrafında birleşmişti. Ancak Modern teorisyenler, savaşı sadece siyasetten değil din ve ahlak başta olmak üzere toplumdan yalıtmak ve savaşı sadece ‘gerekli ve rasyonel’ işlevleriyle sınırlandırmak istiyorlardı. Savaşın sadece siyasi amaçların bir aracı olduğuna inanıyorlardı. Dolayısı ile modern dönem boyunca “Haklılık” kavramı savaştan dışlanmaya çalışıldı. Yazarlara göre postmodern savaş sürecinde “Haklı Savaş” ya da “teröre karşı savaş” doktrinleri yeniden piyasaya sürülmüştür. Devletlerin buradaki örtülü hedeflerinden bir tanesi yurt içinde topyekûn toplumsal kontrolü sağlamak istemeleridir. Bu süreci kimi yazarlar refah toplumundan savaş toplumuna geçiş, bazıları ise sıfır hoşgörülü toplum rejimi diye tanımlar. Bir geçiş olduğu gibi mevcudun devamı olarak da algılanabilir. Modern dönemde savaşın ‘gerekli ve rasyonel işlevi’nin etkileri hala sürüyor olacak ki olası savaşlarda bütün kamuoyu ikna edilmese de savaşı başlatan tarafların “Haklı Savaş” algısını üretmek için yoğun bir çaba içine girdikleri görülmektedir. En büyük ikna içeride olmalıdır. Dışarıda ise bir takım ekonomik-politik tavizlerle bu iş geçiştirilmektedir. Bu bakımdan haklı savaş teorisi sürekli yenilenmek zorundadır. Kimi zaman demokrasiyi götürme, kimi zaman teknoloji ve üretim eksenli, kimi zaman güçlüyü hizaya çekme adına zayıfın üzerinde orantısız güç denemeleri olarak; kimi zaman da güvenlik bahanesi ile kabadayılığın ve intikam almanın bir yansıması biçiminde doğrudan içeride motive edilmiş arzulara ve kana dayalı haklı savaş atmosferi yaratılmak zorundadır.

Biyoiktidar rejimi ve savaş endüstrisi

M. Foucault yeni savaş halini iktidarın her yerdeliği üzerine oturtmaktadır. Siyasal iktidar toplumsal barışı sağlayıcı işlevini ve güç ilişkilerini, sessiz savaş boyunca tahkim eder; bu durum, toplumsal kurumlarda, ekonomik eşitsizlik sistemlerinde ve cinsel alanda somutlaşmakta ve her gün yeniden üretilmektedir. Foucault, savaşın değişen karakterini biyoiktidar faaliyeti olarak değerlendirmektedir. Negri ve Hardt, “Savaş, kan dökülsün dökülmesin tüm güç ilişkilerinin ve tahakküm tekniklerinin genel matrisi haline gelir” şeklinde bu görüşü desteklemektedir. Savaş bir biyoiktidar rejimidir. Bu rejim nüfusu kontrol eden, toplumsal yaşamın tüm yönlerini üreten ve yeniden üretmeyi amaçlayan bir idare biçimi haline gelmiştir. Savaş artık kazanılması gereken bir oyun olmaktan çıkmış, kentin içinde toplumsal ilişkileri örgütleyerek, üretimin her safhasına eklemlenmektedir. Negri ve Hardt bu rejimi uygulayan ülkelerde yurttaş özgürlüklerinin azalması ve hapishanedeki kişi sayısının artmasını iki temel somut veri olarak sunarak bu görüşü desteklemektedir. Daha da önemlisi bu rejimin yeni bir kontrol biçimi geliştirerek güçlü bir toplumsal dönüşüm ile biyopolitik üretim biçimlerinin birbirini desteklediğini söylemektedir. Onlara göre egemen iktidarların kendi çıkarını ve otoritesini koruma adına kontrolü arttırma ve kontrolde ısrar etme pratikleri iktidarları çöküşe götürmektedir. Sovyet Rusya’sının çöküşü yakın tarihin önemli örneklerindendir. Biyoiktidar, savaşın İstisna Hali’ni eğitim ve sağlık gibi kamusal hizmetlerle gündelik yaşamı normalleştirilmiş bir egzersizine dönüştürmektedir. Kan, ölüm, insan uzuvlarının kopması, cesetlerin parçalanması, barınma alanlarının yerle bir edilmesi, ekonomik kaynakların heba edilmesi gibi istisna olabilecek olaylar bir haber özelliğini bile taşımamaktadır. Toplum, istisnanın kural haline dönüşmesinde uysal bir şekilde eklemlenmektedir. Suyun içinde yavaş yavaş ısıtılan kurbağa misali buna alıştırılmaktadır. Dahası toplumsallık öldüğünün farkına varamamaktadır.

Modern dönemde savaş, iç siyaset, spor ve ticaret gibi şiddeti içermeyen toplumsal faaliyet ve rekabet alanları ile ikame edilmişti. Bu şekilde ulusal güçler ortak bir hedef etrafında birleştirerek yeni bir savaş retoriği üretmişlerdi. Yoksulluğa karşı savaş, uyuşturucuya karşı savaş, ırkçılığa karşı savaş gibi retoriklerle şiddet, devletin tekeline alınmış ve toplumsal enerji bu şekilde yönetilerek şiddetsiz bir şekilde oynanan oyuna dahil edilmişti. Savaşın bu şekilde kontrol altına alınmasında dönemsel başarılar da elde edildi. Ancak Negri ve Hardt bu retoriklere şüpheyle yaklaşıp arka planda toplumun sürekli savaş haline alıştırıldığını söylemektedir. Başta ABD olmak üzere siyasal iktidarlar şiddetin olmadığı spor ve ticaret gibi alanlarda toplumun ortak rıza pratiklerini üretirler. Buradaki amaç, olası şiddet politikalarında toplumu hazırda tutmak ve bu politikalarla şiddetin meşruluğunu arttırmaktır. Hegemonik bir atmosfer yaratılarak rıza ve zor bir arada uygulanmaktadır. Postmodern savaş süreci boyunca ABD ve diğer ülkeler “teröre karşı savaş” söylemi ile başlayan ve kazanılan bir savaş söz konusu olmadığı gibi tersine savaş mekaniği, geniş bir zamana ve mekana yayılmıştır.

Devletlerarası savaştan emperyal iç savaşa doğru

Uluslararası hukuk, savaşı “Egemen siyasal birimler arasındaki çatışma” olarak değerlendirirken, iç savaşı da “Tek bir egemen birime ait toprak parçasında, egemen olan ile olmayan savaşçılar arasındaki silahlı çatışma” biçiminde tanımlıyor. Uluslararası hukukun savaşa dair çizdiği çerçevenin özellikle 2000’li yıllardan sonra ortadan kalktığına tanık olmaktayız. Negri ve Hardt yakın dönemde başlayan Latin Amerika, Afganistan ve Irak savaşları ile modern dönem savaş tanımlarının geçerliliğini yitirdiğini iddia etmektedirler. Savaşın, modern dönemde “ulus devletler arasında yaşanan silahlı çatışma” olarak kabul edildiğini ancak günümüzde bitmek bilmez küresel ve genel bir olgu haline geldiğini söylüyorlar. Bu bakımdan Hardt ve Negri, yapılan savaşların (Kolombiya, Pakistan, Afganistan, Filistin, Irak…) tümünün “Emperyal iç savaş” olarak tanımlanması gerektiğini savunuyorlar. Çünkü bu savaşlar egemenlik iddiasından öte küresel sistemin en alt ve en üst hiyerarşilerinde göreceli hâkimiyeti kurma amacıyla yapılmaktadır. Bu savaşlar küresel emperyal sistem içinde var olmakta ve koşulları yine bu sistem tarafından belirlenmektedir. Bugün uluslararası hukuku ayaklar altına alan geçmişteki “süresiz savaş hali” karabasanına doğru gitmekteyiz. Savaşın egemen devletler arasındaki gerilimlerle sınırlı tutulması ve yalıtılması ilkesi, doğrudan bu ilkeleri oluşturanlar tarafından çiğnenmiş, savaş geriye dönüp tüm toplumsal alanı kuşatmıştır. “İstisna Hali sürekli ve genel bir nitelik kazandı, istisna kural haline gelerek hem dış ilişkilere hem de yurt içine yayıldı.” Yazarlar, ‘İstisna Hali’nin olgun bir çelişkiye dönüşmesine rağmen ‘yeni küresel savaş halini’ tek başına karşılamakta yetersiz kaldığını söylemektedir.

Modern dönemde ulus devletlerin üstlendiği istisna halini küresel dünyada başta ABD olmak üzere diğer süper güçler üstlenmiş durumdalar. Ancak bu hikayede yazarlar, ABD’ye özgün bir rol biçmekteler. Bir dönemin ABD dışişleri bakanı M. Albrieht’ın “Güç kullanmak zorundayız çünkü biz ABD’yiz” söylemi bunu doğrulamaktadır. ABD uzun süre boyunca cumhuriyet erdemlerinin temsilcisi olarak, özellikle 2002 Irak Savaşı ile birlikte demokrasi, insan hakları ve hukukun uluslararası üstünlüğü konusunda küresel lider olduğunu iddia ederek, güçlü olanın yararlandığı çifte standardı, yani komuta edenin hiçbir kurala boyun eğmek zorunda olmadığı fikrinin keyfini çıkardı. Oysa “cumhuriyetçi erdem fikri başından beri yöneticinin ya da herhangi birinin hukukun üstünde olamayacağı fikrine dayanmaktadır.” Bu durumda küresel istisna durumu yani kriz zamanlarında yasal garantilerin ve özgürlüklerin kısıtlanması ABD’nin istisnaliği düşüncesi ile desteklenmekte ve meşrulaştırılmaktadır. Güncel siyasi gelişmeler bakıldığında bu rolün küresel bir işbölümüne dönüştüğü görülmektedir. ABD’nin yanı sıra AB (Avrupa Birliği), Rusya, İran ve Çin gibi ülkelerin ekonomik, politik hamlelerinin her birisi bu kümenin farklı parçası olarak kabul ediliyor.

Sürdürülebilir savaşın sınırları belirsizleşiyor

‘Çokluk’un yazarları bu yeni savaş halinde yaşanan değişimi 3 temel noktada değerlendiriyor. Birincisi, savaşın sınırları zamansal ve mekânsal olarak genişlemiş ve belirsizleşmiştir. Bu savaş biçimi, iktidarın ve şiddetin sürekli ve kesintisiz bir biçimde uygulanmasını gerektirir. Toplumsal düzeni oluşturmayı ve sürdürmeyi hedefleyen bir  savaşın sonu olamaz. Dolayısı ile bu savaş kazanılamaz, daha doğrusu her gün kazanılması gerekir. Musul’un üç kez özgürleştirilmesi yazarların öngörüsünü doğrulamaktadır.

İkinci neden yeni savaş hali sürecinde, uluslararası ilişkilerin ve iç siyasetin giderek birbirine benzemesi ve iç içe geçmesi gerçeğidir. Bunun en somut örneği güvenlik amaçlı emniyet ve ordu faaliyetinin iç içe geçmesidir. Hem politikanın hem de güvenliğin icra edilmesinde ulus devletin içi ve dışı arasındaki fark gittikçe azalmaktadır. Ulus devletler zayıflamanın ötesinde küresel çerçevede büyük bir değişim geçirmektedir. Devletlerin pratikleri ulusal çıkarlara göre değil, yeni doğan küresel iktidara göre şekilleniyor.

Suriye savaşında egemen güçlerin pratikleri bu tezi doğrulamaktadır. 2011’den beri ABD, Rusya, İran ve Türkiye’de yapılan seçimler ve uygulanan iç politikalar, bu devletlerin Suriye savaşında aldığı tutum ile yakından ilişkilidir. Bu güçlerin polis ve asker pratikleri neredeyse iç içe geçmiştir. Özellikle İran ve Türkiye’de asker ve polis faaliyeti hem kavramsal olarak hem de pratikte iç içe geçmiştir. Yakın dönemde İran halkı, hükümetin Ortadoğu’daki savaş politikalarına tepki göstererek İran devletinin enerjisini içerideki sorunlara harcaması gerektiğini dile getirmek için sokağa indi. İran polisi halkın bu doğal ve haklı tepkisini tehlikeli görüp çok sert müdahalelerde bulundu ve birçok insan yaşamını yitirdi. Aynı tarihlerde İran ordusu ve ona bağlı paramiliter güçler (kimilerine göre bu örgütlerin sayısı 15’e kadar çıkıyor) İran sınırlarının dışında başka hesapların peşindeydi. Aynı durum Türkiye için de geçerli. Afrin Savaşı’nda asker, sınırların dışında bu operasyonu kendisine bağlı güçlerle sürdürürken, polis ise sınırların içinde bu savaşı doğru bulmayan kesimlerin gösterdiği tepkileri bastırmak için sanal ortamdaki şiddetsiz tepkileri bile suç unsuru kabul edip orantısız bir şekilde güç kullanarak birçok insanı gözaltına aldı. Bu tepkiyi gösteren birçok kişi de tutuklandı.

Üçüncü sonuç ise sürekli savaş halinde ‘düşman’ kavrayışının yeniden tanımlanmasıdır. Hardt ve Negri’ye göre gerektiğinde prensipte tüm insanlık ‘terörizme karşı’ birleştirilebilir. Düşman yeniden belirlendikten sonra ‘haklı savaş ya da teröre karşı savaş’ kavramı siyasetçilerin, gazetecilerin ve akademisyenlerin söyleminde meşrulaştırılır ve toplumda savaşın meşruiyet zemini yaratılmaya çalışılır. Toplum, herkesin ortak çıkarına olan haklı bir savaş etrafında homojen bir forma sokulur.

Sürdürülebilir savaşta herkes potansiyel terörist olma riski taşıyor

Dünyanın birçok yerinde başlayan ve bitmeyen küresel savaş hali “teröre karşı savaş” biçiminde devletlerin iç ve dış siyasetinde karşılık buldu. Peki, kimdir bu teröristler? ‘Çokluk’un yazarları terörizmi bazen birbirinden ayrı tutulan bazen de karıştırılan üç farklı olguyu ifade eden siyasal bir kavram olarak tanımlar. Birincisi meşru bir hükümete karşı ayaklanma ya da devrim, ikincisi bir hükümetin insan haklarını ihlal edecek düzeyde siyasal şiddet uygulaması, üçüncüsü ise savaş kurallarının sivillere karşı yapılan saldırılarla ihlal edildiği savaş olgusudur. Bu konuda uluslararası siyaset, ilkeli bir tutumun eksikliğinden ve insanlığın ortak çıkarlarını göz ardı edip bireysel çıkarlara odaklanan popülist politikalardan dolayı ortak tanımlamalar konusunda büyük bir zorluk yaşamaktadır. Bu bakımdan tanımlamalar tanımlayan kişiye göre değişmektedir.

Negri ve Hardt ortak bir terörizm kavramı çıkarmanın zorluklarından ve mümkün olmayacağından söz ederken, şu sorulara dikkatimizi çekmektedir. “Mesela meşru hükümet ne demektir, insan haklarını ve savaşın kurallarını kim belirler? Bu ögeleri kimin tanımladığı önemli. Bu durumda bu tanımlamaya göre her politik güç her an terörizm ile suçlanabilir; bu damgayı yiyebilir.” ABD ve Rusya başta olmak üzere diğer ülkeler de terörizm savaşı yaparken terörist ilan edilebilme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Egemen güçlerin politik ilişki ve ittifak kurduğu bir grup, bir diğeri için terörist kabul edilebilir. Suriye rejimi, Rusya’nın meşru gördüğü ve ilişkisini hiç koparmadığı bir devlet iken, ABD ve Türkiye tarafından terörist diye tanımlandı. Aynı ülkeler savaşın gidişatına göre bugün söylemlerini değiştirmişler. ÖSO rejim için terörist bir grup iken Türkiye açısından abartılı bir rol biçilerek Kuvayı Milliye benzetmesi yapıldı. Aynı tanım PYD açısından da geçerlidir. Buradan hareketle terörizm kavramı uluslararası güç ilişkileri, çelişkileri ve çıkarları doğrultusunda tanımlanan yapay ve genel geçer bir siyasi kavramdır.

Sonuç yerine

Negri ve Hardt, haklılık gibi demokrasinin de savaştan dışlanacağını söylemektedir. “Savaş her zaman katı bir hiyerarşi ve itaati, dolayısı ile demokratik katılım ve etkileşimi kısmen ya da tamamen askıya alınmasını talep eder.” Hukuk teorisyeni Helsen, “Savaş zamanında, demokrasi prensibi, katı ve otokratik bir prensibe boyun eğer, herkes lidere kayıtsız şartsız itaat etmelidir” der. Modern zamanlarda demokrasinin askıya alınması istisnai bir durum olarak değerlendirilirdi. Yazarlara göre eğer savaş hali kalıcı bir küresel durum olduysa, demokrasinin askıya alınması da istisnai değil normal hale gelir.

Sonuç olarak çağımızın en büyük politik ve ahlaki tehlikesi belki de uzun bir deneyimin, birikimin, bedelin ve emeğin sonucu olarak kazanılan demokratik mevzilerin küresel bir biçimde büyük bir risk altında olduğudur. Demokrasi ve demokratik kültür insanlığın ortak ahlaki ve politik kültürüdür. İnsanlık tarihinin en büyük kolektif başarısı demokratik değerleri keşfetmesi ve kurumsal hale getirmek için çaba göstermesidir. Hukuk bir gün herkese lazım olacak ve bunun yolu demokratik değerlerin varlığına ve hakimiyetine bağlı olacak. O halde küresel savaş haline karşı, savaşın istisna durumundan kural haline dönüşmesi, savaş ekonomileri ve savaş endüstrilerine karşı siyasetin, sivil toplumun, akademisyen ve aydınların yapacağı en doğru şey, herkese bir gün lazım olacak olan demokratik toplumu ‘Çokluklar’ biçiminde savunmak ve korumak olacaktır. Bu aynı zamanda her yuttaşın politik ve ahlaki görevi olsa gerek.

Previous post
‘Yavuz Sultan Selim Köprüsü satılıyor’ iddiası
Next post
41. gün: BM’nin ‘ateşkes’ kararına rağmen Afrin’e operasyon sürüyor