Ana SayfaYazarlarElend Aydınİflah olmaz bir yalnız, yalnız bir dünyalı: Hermann Hesse – Elend Aydın

İflah olmaz bir yalnız, yalnız bir dünyalı: Hermann Hesse – Elend Aydın


Elend Aydın


Demin yine bir paratoner gibi hafakanları çekmeye başladı antenlerim. Ama teslim olmaya niyetim yok! Üstelik geçen hafta bitirdiğim Bernhard Zeller’in “Hermann Hesse”ini* anlatmak istiyorum. Burnu havada bir yeniyetmeyken okuduğum Sidarta’sında “devrim” sözcüğü geçmediği için (Sanırım kitabın adı olan Sidarta’nın “devrimci” Kürtçe adlardan olan Sidar’a benzerliği de beni kimi beklentilere sürüklemişti) “beğenmediğim” bu efsanevi yazarla tanışmak bugünlere kısmetmiş.

1877-1912 yılları arasında yaşamış yazarın evrenle kendisi, kitaplar, hayat ve zamanın realitesiyle kurduğu ilişki kelimenin tam anlamıyla sıra dışı ve bağımsızdır. Ki bu nedenle iki dünya savaşı zamanında olmadık linçlere uğrar, yalnızlıklara mahkûm edilir Ama o zaten iflah olmaz, dize gelmez bir “yalnız” olduğu için yoluna tam bir entelektüel erişilemezlikle devam eder. Kitaplara kaçar, doğaya kaçar, kendine kaçar. Ama bir o kadar cebelleşir varoluşun buhran ve kasvetleriyle.

“Gençken, erişkinlik çağını çok daha başka türlü tasarlamıştım kafamda. Bakıyorum şimdi de bir bekleyiş, şimdi de sorular, tedirginlikler, daha çok özlem, daha az gerçekleşen istekler. Ihlamur ağaçlarının çiçekleri burcu burcu kokuyor; yürüyerek sağı solu dolaşan delikanlılar, çocuklar, sevgili çiftler; hepsi de, öyle görülüyor ki belli bir yasaya uygun davranıyor, ne yapacaklarını biliyorlar. Ne yapacağını bilmeyen biri varsa o da benim… Benim kısmetime düşen, içimden yükselen yaşamın sesine kulak vermek, anlam ve amacını bilemesem, ses beni giderek neşeli yoldan ayırıp karanlıklar ve belirsizliklerden içeri sürüklese bile, bu sese kulak vermekten vazgeçmemektir.”

Eğitim görmüş misyoner / yayıncı bir ailenin çocuğu olan Hesse, başarılı ve coşkulu öğrenciliğinin doruğundayken aniden ortadan kaybolarak okuldan kaçar ve tüm ısrarlı denemelere karşın, bir kitapevinde çıraklığa başlayarak bir daha öğrenci olmaz. Ama esasta doğa, edebiyat, hayat ve tarihle kurduğu ilişki “öğrenci”liktir, daima öğrenip soluksuz bir şekilde arayışlarının peşinden koşar; hüzne ve tatminsizliğe boğulsa da asla duraksamaz. Fakat bedensel ve ruhsal durumu 60 seanslık psikanaliz tedavisi gerektirecek kadar ağırlaşır: “Mutluluktan uzak yıllar / tüm yıllar tutmuş fırtına / yurt, vatan toprağı nerede / yalnızca sapa yol ve suç / tanrının eli ruhumun üzerine / bastırır bir yük gibi ağır” diye yazar bir şiirinde.

Münzevi olmasına rağmen hep toplumsaldır da aslında, misal, sonraki yıllarda tümü kitaplaştırmalara sığamayacak oldukları için devlet arşivine bağışlanan on binlerce mektuba cevap yazar. Antisemitizme de Alman milliyetçiliğine de mesafesini korur ama toplumsal yalnızlığı bile onu tahribatlardan koruyamaz: “Yaşamımı hemen tümüyle bir enkaz yığınına çeviren savaş yıllarının sarsıntı ve kayıplarından bir kez daha belimi doğrultup yaşamımı bir anlamla donatabildimse, sadece temelden bir değişim geçirip tümüyle iç dünyama yönelerek başardım bunu: o zamana kadar izlediğim yola veda ederek o meleğin karşısına çıkmayı göze alarak başardım” derken hep bir oluş ve akış halinde olduğunu da ifade eder. Statiklik, yerine çakılma yoktur onda. Ruhsal med-cezirlerinin peşinde bilinç ve duyguların okyanusunda seferlere çıkar.

“Ne mutlu, bir varlık sahibi olana, bir yerde yerleşik yaşamaya şaşmayan erdemli kişiye! Böyle birini sevebilir, ona saygı duyabilir, ona imrenebilirim. Ne var ki onun erdemliliğine öyküneceğim diye yarı ömrümü elden çıkardım. Olduğum gibi değil, bir başka türlü olmak istedim hep. Bir yazar olmaya niyetlendim, ama sıradan bir vatandaş gibi de yaşamaya çalıştım. Bir sanatçı, düşler, hayaller peşinde koşan bir insan olmak istedim, erdemliliğin de bir yurt yuvanın da tadını tadayım dedim beri yandan, ama bunun her ikisine birden sahip olamayacağımı, benim köylü değil, göçebe biri olduğumu ancak neden sonra kavradım.”

Bazen gecikmeli de anlaşılan eserlerinin muazzam derinliği, samimi ve cesur otobiyografik karakterde oluşlarındandır da belki.

Pek çok Alman yazar ve entelektüelin yakasını kaptırdığı Alman milliyetçiliğine karşı olan tutumunu, imzalamadığı bildirilerin ardından yine saldırılara uğrarken yazdığı bir mektupta şöyle ifade eder:

“Kendi suçunuzu belirleyecek, gözlerinizi içinize çevirip değişim olanaklarını araştıracakken, kendinizi yargıç yerine koyup başka ulusları yargılıyorsunuz. Bu yoldan bir yere varamazsınız. Sonra diyorsunuz ki, teçhizatınız karşı tarafınkinden daha yetersiz olduğu için savaşı kaybetmişsiniz. Günümüzde rağbet gören Alman yalanlarından biri bu. İblisçe ve çılgınca davet edip komşularınıza baskın tarzında sürdürdüğünüz savaşı bu yüzden kaybetmediniz… Almanların başkalarının topraklarını ele geçirmek ve cinayet hevesi bütün dünya için bir kez daha katlanılmaz duruma geldiği için kaybettiniz onu.”

Nazizmin saldırılarından kaçanların buluşup barındığı bir mekâna dönüşen İsviçre’deki evinin görkemli bahçesinde çalışırken de, binlerce mektup makale, keza şiir, öykü ve romanlarını yazarken de o, hep o’dur. Dünyalı bir yalnız, yalnız bir dünyalı…

“Oysa şimdi Hitler ve bakanlarının konuşmalarından, onların gazete ve broşürlerinden adeta zehirli bir gaz yükseldi. Havaya bayağılık, yalancılık, başını almış giden bir gayretkeşlik dalgası, solunacak gibi olmayan bir hava sardı çevreyi…” diye yazar. O “zehirli gazların” günümüze kadar da süreceğini kastetmiş miydi bilinmez. Ama bağımsız, “tarafsız” duruşu; “Hangi taraftasınız?” sorusuna, “Erasmus sadece kendi tarafındadır” diyen Erasmus’unki gibi değil, lakin tüm “taraflı” bildirileri imzalayacak bir “muhalif” de değil fakat Nazizmin antisemitizmine meydan okuyup “dostların” da aforozuna uğrayacak kadar da “taraflı” aslında… Ki mesele taraf olayından ziyade, hayat duruşu, edebiyata kattıkları, evrendeki manayı daha da yükseltmesidir.

Dedikten sonra, bu gezgin ve “göçebe” yazarı iki şiiriyle anarak veda edelim.

Ama kol kanat geremiyor üzerimize doğa

Annenin büyülü çemberini delip geçiyor

Ölümsüz usun kıvılcımı, baba sanki

Erkekliğin kucağına itiyor çocuğu

Silip atıyor masumiyeti, uyandırıyor

Savaşa ve bilmelere bizi**

————

Temmuz ayında doğduk biz çocuklar

Beyaz yasemin kokularını severiz

Sessiz ve ağır düşlerde yitik

Çiçekli bahçeler boyunca gezeriz

Kardeşimizdir erguvan renkli gelincikler

Kırmızımsı ürpertilerde alev alev yanar

Başak tarlasında, kızgın duvarlar üzerinde

Yapraklarını katar önüne götürür rüzgar***


* Bernhard Zeller, “Hermann Hesse”, Afa Yayınları
** “Derlenip Toparlanma” isimli şiiri
*** “Yolda” adlı şiiri

Previous post
BM’den erken seçimler öncesi "OHAL’i kaldırın" çağrısı
Next post
Kalın da “TAMAM” için 'saldırı' dedi: Aslolan milletimizin vereceği karar