Ana SayfaYazarlarMehmet Nuri ÖzdemirDiyarbakırlılar Sur’u kimin yıktığını, sorunun kim olduğunu biliyor – Mehmet Nuri Özdemir

Diyarbakırlılar Sur’u kimin yıktığını, sorunun kim olduğunu biliyor – Mehmet Nuri Özdemir


Mehmet Nuri Özdemir


AKP’nin Diyarbakır mitinginde devletin inkar ve imha siyasetini bükerek yeni söylemler geliştirdiğine tanık olduk. Erdoğan “Kürt sorunu benim sorunumdur” söyleminden “Kürt var, sorunu yok” söylemine geldi. Devletin Kürt sorunu ile ilgili yeni ideolojik söylemi bu olsa gerek. Bu politika ile sorunsuz ve hizaya çekilen bir Kürt karakteri isteniliyor. Diyarbakır’ın Erdoğan’dan bir beklentisinin kalmadığı ise kesin.

Kürt devleti

Kürt siyasal hareketi 90’lı yıllardan beri kurduğu siyasi partiler, dernekler ve STK’lar aracılığıyla Kürtlerin yaşadığı sorunun politik bir sorun olmakla birlikte bir devlet kurma amacı taşımadığını, 2000’li yıllardan sonra ise devlet yerine cumhuriyetin demokratikleştirilmesi ve devlet değil demokratik bir toplum inşa etmek istediğini defalarca dile getirdi. Yanı sıra Kürt sorununu yoğun olarak programına alan siyasi partilerin de çözümü sürekli demokratikleşme kanalları üzerinden kurmaya çalıştığını gördük. 2010 ve sonrasında özerklik ve yerel demokrasi kavramları ile sorun olabildiğince anlaşılır bir pozisyona getirilerek savaş karşıtı bir söylem ile diyalog ve müzakere süreci yürütüldü. Tüm bunlar bilinmesine rağmen Erdoğan’ın Diyarbakır’da “Kimse Kürtlere devlet aramasın” demesi, sorunu manipüle etmek ve çözümsüzlüğe itmekten başka bir şey değil.

Kürtlerin kendi kaderini tayin etme meselesinde kendi kararlarını verirken kurdukları ortak yaşam arzusu, iktidarların gündelik siyasetlerine takılarak pragmatik bir hal alıyor. Kürt halkı demokratikleşme ve çözüm beklerken otoriter bir rejimle karşı karşıya kaldığında tavrını ve iradesini demokratikleşmeden yana kullanacağını Erdoğan da biliyor. Bu ülkede demokrasi ve tek adam rejiminin ayırımını en iyi bilen Kürtlerdir. Dolayısıyla Kürt halkı sadece Erdoğan’a değil, otoriter, tekçi ve baskıcı sistemlere heveslenen hiç kimseye oy vermeyecektir.

“Çözüm” meselesi

Kürtlerin Demokratik çözüm talebine her dönem olduğu gibi AKP döneminde de savaş, yıkım ve ölümle cevap verildi. Erdoğan ise Diyarbakır’da “Kürt sorununu çözdük” dedi. Ama görünen o ki Kürtlerin sorununu değil, kendi sorununu çözmüş. Kürtlerin bütün sorunları ortada duruyor.

Kürtlerin siyasi, kültürel ve ekonomik kırımı hiçbir dönemde olmadığı kadar artmış durumda. İşsizlik ve yoksulluğun yanı sıra, baskılar, tutuklamalar, ultra OHAL süreci AKP’nin Kürt halkına getirdiği “çözüm”ün sonuçlarıdır. Eğer Ehmedê Xanî, Orhan Doğan, Roboski, Uğur Kaymaz anıtı ve Yılmaz  Güney Sineması’nı yıkarak Kürt sorununu çözmüşse bundan da Kürtlerin haberi yok! Kobané’de, Kerkük’te, Efrin’de, Sur ve Cizre’deki AKP pratiği ve bunun üzerine kurulan anti-Kürt ittifakı Kürtler açısından temel kırılma noktalarıdır. Kürt halkının yereldeki iradesini kayyumlarla gasp edip parlamentodaki vekillerini hapse atarak, STK’larını ve derneklerini kapatıp, öğretmenini, doktorunu, işçisini işten atarak “Sorunu çözdüm” demek, 90 yıllık devlet politikasının patinaj yapması ve Kurmay Türklük ile son 20 yılda müstakilleşen muhafazakâr siyasal aklın uzlaşmasından başka bir şey değil. Kürtler Erdoğan’ı Siirt’ten seçip vekil olarak Meclis’e gönderdiler, AKP siyaseti ise Meclis’e pencereden giren Kürt parlamenterleri cezaevine gönderdi.

Ölülerine bile tahammül edemeyip gece yarısı mezar taşları değiştiriliyor, annelerin cenazesi sokakta bırakılıp başka annelerin gömülmesine bile tahammül edilemiyor. Bu kadar kötülükten sonra Kürtlere gidip oy istemek için biraz düşünmek lazım. Bu verilere bakıldığında bu siyasal akıl ile AKP siyaseti, Kürt sorununu çözemeyecek ve kendi sonunu getirecektir. Burada Kürtlere de “Tamam” demekten başka bir seçenek kalmayacaktır.

Güven ve güvenlik

“Kürt kardeşlerimizin istisnasız tamamı, diğer vatandaşlarımız gibi, Türkiye Cumhuriyeti devletinin güvencesi altındadır” dedi Erdoğan. Ancakgüven” varsa bu ülkede niye koruma ordusuyla gezdiğini, miting yaptığını, şehirleri neden güvenlik cehennemine çevirdiğini, sandıkları taşıma sitemi ile Kürtlerden sandığı neden kaçırdığını anlatmasını isterdik.

Bırakın Kürtleri, Türkiye’deki 81 milyon insan tarihinde yaşamadığı kadar güvenlik ve güvensizlik psikolojisi yaşadığı ortada.

Sur’u yıkıp yapmamak

Erdoğan seçim propagandasını birkaç başlık üzerine kurgulamıştı. Bunlardan biri muhalif Kürtleri Demirtaş şahsında sıraladığı tehditlerden oluşurken, bu başlığa bağlı olarak Sur’un yıkımını HDP’ye yükleyip yapımını ve makyajlanmasını da kendine mal etmek ve buradan da politik bir yatırım sağlamak. “Biz yapıyoruz, onlar yıkıyor” diyordu. Ancak Sur’u kimin yıktığını öğrenmek isteniliyorsa çatışmaların bittiği 21 Mart’tan sonra her ay çekilen Google görüntüleri nesnel bir veridir. Bu fotoğraflarda görüldüğü gibi asıl yıkım savaştan sonra yapılmış. Evlerin çoğu küçük tadilatlarla ev sahiplerine teslim edilebilecekken, birçok tarihi yapının olduğu 6 mahalle iş makineleriyle tamamen dümdüz edilerek molozları Dicle Nehri’ne döküldü. Yıkılan 6 mahallede, dünyanın en uzun sokağa çıkma yasağı hala devam ediyor. Daha çatışmalar devam ederken, insanlar perişan durumdayken, Davutoğlu’nun “Sur’u Toledo yapacağız” söylemi ile ne kadar sorumsuzca davranılacağını o zaman anlamıştık. İşsizlik ve yoksulluk hala Sur’da diz boyu iken bırakın Tolede’yu, Sur hala yasaklı ve  yıkılmaya  devam ediliyor. Sur halkı başta olmak üzere AKP’liler bile kimin Sur’u  yakıp yıktığını iyi biliyor. Sur halkının büyük çoğunluğu HDP’ye bazı eleştiriler sunsa da  “Sur’u yıkan da yapmayan da AKP’nin kendisidir” diyor. Sur’dan zorla göçertilen 30 bin insan hala kirada yaşıyor, TOKİ tehditlerle evlerini çok düşük fiyatlarla ellerinden aldı. Şimdi de Sur’da yapılan evleri yoksul Sur halkı almasın diye astronomik rakamlarla satışa çıkarılacak ve böylesi bir süreçte seçimlere gidiliyor.

Sur halkı Sur’u kimin yıktığına, mülkiyet ve barınma haklarını kimin gasp ettiğine 24 Haziran’da karar verecek. Bu karara ise en başta Erdoğan saygı duymalıdır. Bunu burada not düşmekte fayda görüyorum.

Anadilinde istismarın istismarı

Erdoğan, anadili siyasi istismar aracı olmaktan kurtardığını da iddia etti. Zaten kimse böle bir şey istememişti. Kürt halkının anadili talebi açık: anadilinde her kademede eğitimin yapılması ve kamusal hizmetlerde anadilinin kullanılması. Anadili meselesi müzakere ve diyalog sürecinde de Kürt hareketinin evrensel ve kültürel haklar bağlamında temel önceliklerinden bir tanesiydi.

Ama bir istismar varsa en büyüğünü yine kendisinin Diyarbakır mitinginde Kürtçeye çevrilen Kuran’ı eline alarak, dini ve dili bir arada istismar etmesiydi. AKP’nin Kürtçe propaganda aracı haline getirdiği TRT Kurdî, anadilimizle bize küfür edecek hale getirilmesi ikinci büyük istismar aracıdır. Daha sayamayacağımız birçok istismar örnekleri mevcut.

AKP dil ile ilgili istismarı müstakil hale getirdi. Anadilinde eğitim yapan  bütün kreşler kapatıldı, anadilinde eğitimi savunan öğretmenlerin çoğu ihraç edildi, anadiliyle siyaset yapan vekiller cezaevine atıldı, anadilinde kamusal hizmet veren belediyelere kayyumlar atandı. Daha geçen ay Kürtçe şarkı söylüyor diye düğün şarkıcıları tutuklandı. Kürtçe ıslık çalmaktan Kürt öğrencileri tutuklandı. Kürtçe tabelaların çoğu kaldırıldı. Böylesi bir tablonun mimarı olarak Erdoğan’ın Diyarbakır’da Kürtçe ile istediği şey olsa olsa Kürtsüz Kürtçe olabilir.

Kürtler Kürt olduğu için değil, kardeşliği savundukları için mağdur ediliyor

Erdoğan’a göre hiçbir Kürt, Kürt olduğu için mağdur edilmiyormuş. Peki, bu ülkede Kürtler ne için mağdur ediliyor diye sorası geliyor insanın. Kürt oldukları için mağdur edilmiyorlarsa o zaman HDP’li oldukları içindir herhalde. Siyaset yaptıkları ve AKP’ye muhalefet yaptıkları içindir. Demokrasi, barış ve anadilinde eğitim talep ettikleri için de olabilir. Peki, bunu yapanlar hangi halk için yapıyor olabilirler gibi daha saçma bir soru da soralım. Bunlar Kürt değiller mi? Politikanın paradoksu buradadır işte.

Hatta Türkler, Araplar, Çerkezler, Lazlar, Pomaklar, Süryaniler, kadınlar, gençler, ekolojistler, emekçiler ve çocukların bir kısmı çoğu zaman HDP’li oldukları için eziliyor ve mağdur ediliyorlar. Türkiye’nin sol geleneğine “marjinal” ve “terörist” demesi gibi.

Anlaşılacağı üzere Erdoğan’ın söylediği şeyler ve kurduğu dil Kürt siyasetinin ve dostlarının yasaklanması, zindana atılması ve kriminalize edilmesi amacına dayanıyor. Siyasal partilerin yaşadığı deneyim ve Kürt siyasetinin geldiği aşama itibariyle bakıldığında buradan kimseye ekmek çıkmayacağı açık. Hatta Erdoğan ve AKP’nin payına hiçbir şey düşmez. Bu durumda Kürt halkı muhtemelen 24 Haziran seçimlerinde tercihini barış, diyalog ve demokratik siyasetten yana kullanarak “Kürt  sorunu değil Tayyip sorunu vardır, Tayyip giderse Tamam’dır” diyecektir. Diyarbakır halkı da AKP’nin “Şimdi Diyarbakır vakti” sloganı yerine “Vakit Tamam!” diyecektir.”


Savaşların değişen karakterine bir bakış ve demokraside ısrar etmek – Mehmet Nuri Özdemir

Previous post
94 kadın ile LGBTİ örgütlerinden Flormar'a mektup ve boykot çağrısı
Next post
Gündem parlamenter sisteme dönüş: Akşener ile Kılıçdaroğlu bir araya geldi