Ana SayfaManşetAçlık grevleri: Yüzleşme, sınırlar ve talepler – Özgür Amed

Açlık grevleri: Yüzleşme, sınırlar ve talepler – Özgür Amed

Açlık grevinde insan kendi bedenine yönelir. Bu sıradan bir karar değildir. İktidarın da yöneldiği yer bedenken, kişi neden aynı yere yüklenir? Bu bir çelişki midir? Neden savaş beden üzerinden verilir? Savaş buradadır çünkü köleleştirilmek istenen kişi, bedenindeki iktidara savaş açarak egemeni burada mahkûm eder. Egemen oraya sızmıştır, o halde orada yok edilmelidir.


Özgür Amed


Bir insanın “yalnızca tanınmak suretiyle” gerçekten var olabileceğini söyleyen Hegel, birbirini karşılıklı tanımanın öneminden bahseder. Bunu da öz bilinç kavramını ortaya atarak yapar. Öz bilinç, kendinde ve kendi için demektir ve ancak tanınıp, bilinmekle gerçekleşir.

Kişinin iyi ya da kötü, güçlü ya da zayıf olsun, bir diğer kişiyi yok sayması kendisinin de tamlığa ulaşma haline engeldir. Bu tanınma mücadelesi, yani varlık, var olma mücadelesi, öyle kolay değildir. Bunun için bir ölüm kalım savaşı verilir. Girilen bu savaş, iki taraf açısından kesin olan varlıklarını hakikat düzeyine çıkarmak içindir. Hegel, başka biri tarafından tanınma için verilen bu savaşı ölümcül bir alana çekmez, bu savaş karşı tarafı tümüyle yok etmek üzerine değildir. “Taraflardan birinin isteklerinin bir anlamı” olduğunu gösterecek biçimde takdir etme, kayıtsız kalma ve itaat etme gibi davranışlarda bulunacak bir öteki gereklidir.

Ölüme varmayan bir zafere, kimin gereksinim ve isteklerinin önemli olduğunun bu eşitsiz belirlemine, “Efendi – Köle Diyalektiği” der Hegel…

Kendisine birini köle kılan, kılmak isteyen ve onu gasp eden efendi, kendi arzuları için çalışılmasını dikte eder. Köle ise hayatta kalmak, varlığına devam etmek, ettirebilmek için kendisini olumsuzlama yoluna girer. İçgüdü ve özünü bastırır. İroni de bu noktadan sonra başlar, çünkü köle, efendisi için yaptığı iş, çalışma aracılığıyla kendi gerçekliğinin bilincine varır. Köleliğin dışına atılan ilk adım da böyle başlar. Köle, kendisine ait bir zihin olduğunu keşfeder. Hegel’e göre gelecek, bu yüzden tüketen efendinin değil de, çalışıp üreten kölenindir. Tarih, kölenin kendi köleliğini olumsuzlamasıyla ilerler. Dikkat edilirse burada iki taraf arasında birbirini tümden yadsıma yok, öteki olanı bir yönüyle ortadan kaldırırken, diğer yönü ile muhafaza eden bir diyalektik var. Aslında burada köle; efendinin aymazlığı, isteklerinin ölçüsü oranında özgürlük kazandığı ortadadır. Efendiye itaat ederek özgürlük ve özerkliğini keşfeder. Efendiye karşı duyduğu ölüm korkusu ile bilincin bilincine varır.

***

Efendi – köle diyalektiği özetle yukarıdaki gibi ifade edilebilir.

Benzetme, bugünkü mevcut egemen zihniyetin kodlarını ve onun varlık bulma yönünü içermesi açısından önemlidir. Söz konusu durum; koşullu, yanılsamalı, sahte bir özgürlük halidir.

Tanınmak için bir ilişkinin ezen – ezilen teorisini yaratmak ve bunu bir taraf üzerinden sonsuzca meşrulaştırmak için mükemmel bir zihniyet tasarımı…

Peki bunun açlık grevleri ile ilgisi nedir denilebilir…

Somutlaştırma adına, çok uzağa gitmeden,” zindan” gerçekliğini bu diyalektik üzerinden verebiliriz şimdi.

Zindan dediğimiz şey egemen açısından bir efendi olma, kendini kanıtlama arenasıdır.  Zindanın varlığı ve devamlılığı, onu yaratan kafanın varlığı anlamına gelir. Zindan itaati arzular. İçine aldığı birey tarafından tanınmak ister. Varlığını kabul ettirmek için öldürmez, zafer için yok etmez ama bireyin ruhunu gasp eder, ölümden beter bir hal ile ona olmadık şeyleri aşılar. Her zindan aynı zamanda dev bir ekonomi çarkıdır, kişiyi topluma kazandırma, ıslah etme adı altında yoğunca sömürür. Zindanın dayattıklarına boyun eğen, onun arzu ve isteklerin evet diyen kişi “varlık kazanır.”

Bir yasa koyucu olarak egemen, yaşam üzerinde bir hak sahibi olduğunu bilir. Yarattığı siyasi düzen, kazandığı meşruluk biyo-iktidar politikaları ile süreklilik kazanır. Biyo-iktidar tamamen bedene çalışır. Bedeni kurutur, kemirir. Foucault’un deyimi ile bireyleri yararak geçer, keser ve tekrar şekillendirir. Beden ve zihinlerde indirgenemeyen bölgeler çizer. Biyo-iktidar bilincin derinliklerine yerleşerek bireye ihtiyaç, arzu ve beklentiler yerleştirir, bireyin kendisini özgür, özerk, yaratıcı hissetmesini sağlar. Simgesel iktidar ile imgesel özgürlük yaratır. İşte zindan, bu durumun yoğunlaşmış halidir. Zindan tamamen bedensizleştirme, zaman ve mekân üzerinden bedeni delip ruha ulaşma peşindedir. Tüm kuralları bunun etrafında döner. Zindanın istediği şey tam da modern bir efendi-köle durumudur…

Böyle bir durumda ne yapmak lazım?

İtaat edip, teslim olmak mı? Yoksa boyun eğmeyip direnmek mi?

Bu basit sorunun yol ayrımında karşımıza “açlık grevi” çıkar. Ahlaki bir duruş olarak açlık grevinin anlam ve önemi burada ortaya çıkar. Çünkü zindanda itaat etmemek yetmez. Eylemi kolektif bir alana çekmek için “direnişe” çevirmek lazım. Direniş siyasallıktır.

Açlık grevinde insan kendi bedenine yönelir. Bu sıradan bir karar değildir. İktidarın da yöneldiği yer bedenken, kişi neden aynı yere yüklenir? Bu bir çelişki midir? Neden savaş beden üzerinden verilir? Savaş buradadır çünkü köleleştirilmek istenen kişi, bedenindeki iktidara savaş açarak egemeni burada mahkûm eder. Egemen oraya sızmıştır, o halde orada yok edilmelidir. Bu bir yönüdür!

Diğer ve esas yönü de açlık grevi ile efendi – köle diyalektiğinin öldürmeyen ama yaşatmayan arafını ortadan kaldırmasıdır. Çizgiyi ve duruşu netleştirmesidir. Açlık grevi, zindanın (egemen, iktidar, vs.) isteklerine, iştahına boyun eğmemektedir. Boyun eğilmediği an tanınma, varlık bulma, kendini gerçekleştirme durur. En nihayetinde grev, efendinin elindeki öldürme gücünü almak, onunla yüzleşmektir. Kemal Pîr’in hakikati haykıran sözü ile “yaşamı uğruna ölecek kadar sevmektir”…

Zindan, kendisine ait kolektif aklı boyun eğerek keşfetmez, sahte bir özgürlüğün kollarına özünü yadsıyarak koşmaz; özerkliğini efendisinin şarlatanlığı, beden üzerindeki sahiplik iddialarına hak ve alan tanıyarak kazanmaz. Ahlaken, zihnen, politik olarak bunun karşısına geçer ve yepyeni bir varlık kazanma, var olma kulvarı açar. Egemen bu yeni durumu tanımaz. Onun elindeki en önemli aracı alındığı için öfkelidir. Onu şiddetle bastırmaya çalışır. Boşluğu, tanınma dürtüsünü şiddet ile doldurur. Siyasi tutsaklara karşı zindanlardaki şiddet dalgasının akıl almaz boyutlara geldiği şu günlerde, bunun açlık grevleri ile beraber neden hız kazandığını, dışarı taştığını mevcut politik bağlam içerisinde anlamamız, yeniden ve daha sahici ele almamız gerek.

***

Açlık grevleri bugün onlarca zindanda, dışarıyı da kapsayacak şekilde büyüyerek devam ediyor. Şuan ülkedeki tüm zindanlarda siyasi tutsakların açlık grevleri var. Hakkâri milletvekili Leyla Güven’in daha önceden başlatmış olduğu grev ise ilk ayını geride bırakarak kritik eşiğe doğru gidiyor. Yine HDP’li vekillerin ve il/ilçe yönetimlerinin ‘talepler haklıdır’ diyerek destek için başlattıkları grevler devam ediyor. Grevdekiler tarafından yapılan açıklamalar, yine aileler ve avukatlar üzerinden yapılan açıklamalar belli ölçüde kamuoyuna yansıdı. Bu eylemlerin esas talebi,  İmralı’da, PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerinde yıllardır süren mutlak tecridin bir an önce bitirilmesi ve kendisi ile görüşün olmasıdır. Şimdiye kadar bir adım atılmış görünmüyor. Aile ve avukatların görüş talebi de sürekli reddediliyor.

Leyla Güven’in durumu giderek ağırlaşırken, kızının, gazeteci Sabiha Temizkan, sosyal medyada bir tweet’ine denk geldim. Annesi için “ölsün” diyenlere dair ahlaki bir çağrıda bulunuyordu. Her grev söz konusu olduğunda “zaten yiyorlar, iyi iyi umarım erken ölürler” açıklamaları gırla yapılır. Freni patlamış kesimin sesli dillendirmeleri bu sefer daha yüksek bir sürümde tedavüle girmiş bulunuyor.

Açlık grevlerine dair yalan-dolan haberler devreye sokmak, küçümsemek birer özel savaş taktiğidir. Özellikle açlık grevine girmenin sanki “çaresizlikten başvurulan son şey” olduğu tezi de doğru değil. Zindanda açlık grevine giren bir politik tutsak, bunu çaresizliğinden yapmaz, tam tersine gücünden dolayı yapar, tam tersine güçlü olduğu için buna başvurur. Bu konuya dair ezberlerden sıyırılmalı, kavramı içerdiği direniş hakikatinde ele almalıyız. Yoksa yaşananları bilince çıkarmada geç kalmış olacağız!

Ezcümle,

Açlık grevleri köleliği reddediyor. Ezberi yıkıyor. Eksik – yanılgılı ve sıradan yaklaşıma mahal bırakmıyor. Zindan ve onun hoyratvari karanlığını anlamsızlaştırıyor. En önemlisi, ülkenin içine girdiği akıl tutulmasına dair çıkış yolu gösteriyor. Bunu yaparken de eylemine dair amacı da açıkça belirtiyor…

Previous post
Marmara genelinde yağmur
Next post
Urfa'da iş cinayeti: Elektrik akımına kapılan işçi çatıdan düşerek yaşamını yitirdi