Ana SayfaManşetHegemonya olarak kardeşlik – Mehmet Nuri Özdemir

Hegemonya olarak kardeşlik – Mehmet Nuri Özdemir


Mehmet Nuri Özdemir


Kardeşlik, kan bağı ile birbirine bağlı olan aynı anne ve babadan olanlar için kullanılan bir tabir. Kardeşliğin politik bir metafor haline gelmesi ise karanlık Ortaçağ’a meydan okuyan Batı aydınlanmasının şafağında, Batı toplumlarının monarşilere karşı ‘yurttaşlık’ bilincini geliştirmek için başlattıkları politik, ekonomik ve kültürel yeniden yapılanma sürecine denk gelmektedir.

Batıda yeni taleplerle yeni bir dünya, politik bir düzen ve ideal bir toplum arayışı her zaman vardı. Platon’un Devlet’inden Thomas More’un 1516’da yazdığı Ütopia’sına, oradan yüz yıl sonra yazılan Campanella’nın Güneş Ülkesi’ne bu arayış entelektüller ve aydınlar tarafından sürekli irdelendi. Aydınlanma çağında bu ideal arayış başta Toplum Sözleşmeleri daha sonra da farklı bir aşamaya geçerek Cumhuriyet rejimleri biçiminde devam etti.

Cumhuriyet rejimleri, monarşileri devirmek ve toplumsal rızayı almak için çağdaş ve modern devlete kulluk edecek yeni bir yurttaşlığa ihtiyaç duymaktaydı. Bu amaçla yurttaşlığın idelojik, hegemonik ve ajitatif söylemi ‘eşitlik, özgürlük, kardeşlik’ üçlüsü şeklinde formüle edildi.

1789 Fransız devriminden bugüne ulus devletlerin diline pelesenk ettiği bu kavramlar düzeneği, cumhuriyet devrimin manifestosunun köşe taşları  olarak günümüze kadar geldi. Cumhuriyet eşit, özgür ve kardeş olması gereken yurttaşlık ütopyası üzerine kuruldu.

Yurttaşları bir arada tutmanın ve ulus olmanın duygusal motivasyonu olarak ‘eşitlik ve özgürlük’ metaforlarından öte ‘kardeşlik’ söylemine dikkat çekmek bu yazının odaklanacağı asıl mesele olacaktır.

Eşitlik ve özgürlükten kırpılan kardeşlik

Kardeşlik olgusu, eşitlik ve özgürlük ile birlikte Fransız Devrimi’nin temel sloganlarından biriydi. Devrim öncesi ‘eşitlik, özgürlük, kardeşlik’ talebi, hakim sınıflar ve egemenler tarafından, ezilen işçileri, alt tabakayı oluşturan halkları ve etnisiteleri otoriteye ve tehlikelere karşı yanında tutmanın en kullanışlı kavramlarıydı. Devrimden sonra ise özgürlük ve eşitlik hakim sınıflar arasında bölüşülürken alt tabakalara ve ezilen diğer halklara da kardeşlik demogojisi kalıyordu.

İnsanları duygusal olarak bir arada kalmaya zorlayan ‘kardeşlik’ çağrısı, duygusal olduğu kadar politika için de rasyonel-pragmatist bir çağrıydı. Dinler üzerinden oluşturulan din kardeşliği, paradigmanın değişimi ile yerini ulus-yurttaş kardeşliğine bıraktı. Her ne kadar eleştirilse de Batı toplumları, ‘eşitlik, özgürlük, kardeşlik’ mottosuyla ifade edilen vatandaşlık-yurttaşlık olgusunu genel olarak anayasal süreçlerle denetim altına almayı başardılar.

Kürtler, eşitlik ve özgürlük istiyor

Evrensel bir ideoloji formunda dünyaya yayılan milliyetçilik ideolojisinin ve bu ideolojinin yanı başında tuttuğu maliyetsiz ve elverişli bir kavram olarak kardeşlik olgusu, Kürt meselesinde de hep karşımıza çıkan bir metafor.

Kürt halkının eşitlik ve özgürlük talebi kırpılarak kardeşlik üzerinden bu talebin sulandırılması yıllardan beri yapılmakta ve sorun kendisinden başka bir şeymiş gibi ifade edilmektedir. İktidarlar, zor zamanlarda kitlelerin gözünün içine baka baka Kürtlerin eşitlik ve özgürlük taleplerini öteleyerek kardeşlik kavramına sarılıp durumu kotarmaya ve idare etmeye çalıştılar. Türkiye’de merkez sağ ve sol partilerin neredeyse tümünün başvurduğu bu ajitasyon dili, Kürt hareketinin tavrını, tutumunu ve taleplerini netleştirmesiyle işlevini yitirdi.

Devlet, Kürtlerle kardeşliğini sürekli ispatlamak, Kürtler ise sorgulamak zorunda bırakılıyorsa  bu kardeşlik ilişkisinde  elbette bir sorun var. Bir ilişki sürekli problem haline geliyorsa ilişkinin tanımlanmasında bir hata söz konusudur. Dolayısıyla sorun kardeşlik ilişkisi üzerinde analizlere girerek anlaşılamaz. Politik olan bir ilişkisinin aile ilişkisine ya da sıcak ve birincil ilişkilere indirgenmesi asıl sorunu görünmez kılmakta, politik olan yönünü perdelemektedir. Yanı sıra devlet ve iktidar açısından kardeşlik metaforu kitlelerin rızasının alınması için kullanışlı bir kavram olduğu kesin. Şüphesiz kardeşlik tüm insanlarla eşit koşullarda kurulabilecek bir bağ olduğu kadar toplumsal barış açısından da çok kıymetlidir. Ancak burada devletin ve iktidarların Kürtlere karşı ağzından hiç düşürmediği kardeşlik söylemi ile toplumsal iyilik hali manipüle edilmektedir.

Ulusalcılar, İslamcılar ve solcuların “Kürt Mutabakatı”: Kardeşlik

Türkiye’de, farklı çelişkiler üzerine kurulan politik hatlar, Kürtler söz konusu olduğunda çelişkilerin bir anda dümdüz edildiği ve Kürtleri dışarıda bırakan büyük bir koalisyonun hızlı bir şekilde hayata geçirildiği herkesin artık aşina olduğu bir gerçekliktir. Kardeşlik son zamanlarda Bahçeli, Soylu ve Perinçek’e teslim edilmiş. Övgü ile bahsedilen bin yıllık kardeşler, cenazelere ve mezarlıklara, kadınlara, gençlere, emekçilere, vekillere, siyasi parti ve kongrelere, STK’lara köpürtülen hamaset ile adeta ortadan kaldırmaya varan bir biçimde saldırılar gerçekleştiğinde ya seyretmekte ya da saldırılara bizzat katılmaktadır. Kürtler bir ses beklerken derin bir sessizliğin uğultusu ile bin yıllık kardeşliğin çatırdağını bilince çıkarmaya çalışmaktadır. Burada bir avuç onurlu insanın her dönem elini taşın altına koyduğunun hakkını teslim edip belirtmek gerekiyor.

Kürdün kardeşliği meselesi Türkiye’de farklı yapılar arasında ortak bir ilgi haline gelmesi dikkat çekici bir durumdur. Yoksulluk, ötekileştirme, siyaseten görmezden gelme ve ölülerine yaklaşıma kadar indirgenen toplumsal ve siyasal hınç karşısında kardeşliğin gereğini yerine getiremeyen bu kesim, seçimler söz konusu olduğunda ya da Kürtler kendi tercihleri doğrultusunda hareket ettiğinde bir anda düğmeye basılıyor ve koro halinde hepimizi kardeş olmaya davet ediliyoruz. Böyle zamanlarda, İslamcıların ‘din kardeşliği’, ulusalcıların ‘modern olmasalar da işimize yararlar’ dedikleri ‘yurttaş kardeşliği’, sol-sosyalist cephede ise kendini ifade edemeyen, akıl verilmesi gereken, onun yerine bizim söz kullanabileceğimiz ‘yoldaş kardeşliği’, ortak bir jargon olarak aynı anda devreye sokulmaktadır.

Kürt halkının her çözüm arayışı ve  statü talebi eşiğinde farklı tonlarda (Ulusalcılar, İslamcılar-Sosyalistler) “-e biz kardeşiz” kaygısı ile talebin kendisini ayrımcı-bölücü-kriminal ya da ‘zamanı değil’ gibi öteleyen; talebin sahiplerini de  suçlu ilan eden  zımni bir anlaşma devreye girer. Zaman zaman da hınca dönüşen bir seremoni ile statü arayışı dondurularak, Kürtler inşa edilmiş zorunlu kardeşlik hizasına çekilir. Ulusalcılar, bu atmosferde milliyetçiler ile birlikte doğrudan sert ve otoriter yöntemlere başvururken, İslamcılar toplumsal rızayı ‘din kardeşliği’ üzerinden inşa etmeye çalışır. Sosyalistlerin bir kısmı sosyal şovenizme yenilirken, büyük bir bölümü ise susarak bu seremoniye eşlik etmekteler.

‘Kardeşlik’ söylemi, kimi zaman Kürt direnişi üzerinden hegemonya kurarak bir susturma eylemini de inşa edebiliyor. Direnişin sözünü kendilerine parsellemiş, madun olarak anılmanın bile bir direniş olduğunu ayırt edemeyen, madunun yanından geçmeyi göze alamayıp sadece başarı dileyerek, akıl vermekten zaman bulamayınca madunu dinlemeyi unutmuş bir kesimin (aslında buraya kimi Kürtleri de ekleyebiliriz), direniş ve mağduriyet arasında lafı dolaştırarak, güya kitleleri direnişe motive etmek adına zaman zaman madunu susturmaya varan ve yer yer madunun direnişine ve sesine bizzat el koymanın kendisine dönüşen bir müdahale oligarşinin maduna saygının hudutlarını oldukça zorladığını üzülerek söylemek gerekiyor. Bu kesim, bir Kürt annesinin evlat acısını dillendirirken bile duygusal davranmamasını ve direnişçi olmasını beklemektedir. Kaldı ki duygusallık ya da duygu yoğunluklu anlatı biçimleri Kürtlerin kendi sözünü kurmasında en  çok başvurulan yöntemdir. (Stranlar, çiroklar gibi anlatı biçimleri siyasal alan üzerinde çok ciddi bir etkiye sahiptir)

Yaklaşık yüz yıldır üç boyutlu kardeşlik hegemonyası ile Kürt halkının kendi kararlarını vermesi ve tercihleri doğrultusunda yaşaması bir şekilde engelleniyor. Bir taraftan modern ideolojiler eliyle Kürtler ulusal sınırların içine hapsedilerek parçalanmışken diğer taraftan bin yıllık kardeşlik metaforu ile geleneksel bir ilişkinin devamına çağrı yapılıyor. Çelişkilerin dümdüz edildiği bu ilişkide, hiyerarşik bir karakterin yanı sıra bir tabiiyet durumuna işaret ettiği de görülmektedir. Kardeşlik söylemi ile halkların devlete ve iktidara tabi olmasını dayatan bir merkez-çevre ilişkisi iktidar lehine yeniden kurulmaktadır. Meseleye buradan bakıldığında söz konusu sorunun sade ve yalın bir kardeşlik durumundan öte katı bir şekilde örgütlenmiş ve zamana yayılmış sistematik-politik ve ideojik bir tablo karşımıza çıkmaktadır.

Eğer mevcut kardeşlik ilişkisinde, modern perspektif esas alınacaksa; ortada sosyolojisi, tarihi, coğrafyası, dili, kültürü ve nüfusu ile kitlesel ve kütlesel bir toplum söz konusudur. Modern toplumlarda böylesi bir toplumun  asgari düzeyde siyaseten ‘özerklik’ ile tanımlanması gerekirken, “kardeşlik” söylemi ile statü durumu muğlak hale getirilmekte ve bu muğlaklık, Kürt halkının siyasallaşma arzularını siyasal alandan ve hukuksal-anayasal tanımlamalardan uzaklaştırmaktadır. Eğer geleneksel bir ilişkinin sürdürülebilirliği bağlamında kardeşlik hukukundan bahsediliyorsa, bu hukukun bazı zorunlulukları var. Eşit temsiliyet, eşit ekonomik dağılım, eşit istihdam, eşit dil ve kültür hakları gibi kardeşliği hiyerarşik bir çerçeveye sıkıştırmayan doğal hukuksal haklar temelinde bir ilişkinin esas olması lazım. Rasyonel bir tanımlanmanın kabulü ile birçok sorunun çözüleceği yerde, üçlü zımni ideolojik ortaklık ile sorun zamana yayılmaktadır. Kürtleri öfkeli bir davranışa  ve kardeşlik gibi saf bir duygu ile kandırılmış  hissetmesine neden olan  yolun taşları, bu üçlü ideolojik hat tarafından örülmektedir.

Kürtlerin bir bildiği var

Ulus devlet milliyetçiliğinden kaynağını bulan, adalet, hukuk, eşitlik ve özgürlük arzularını göz ardı ederek bir içe kapanmaya dönüşen bu siyasi davranış karşısında Kürtlerin aldığı tutum burada daha önemli. Kürtlerin ne yapması gerektiği meselesi başka bir yazının konusu olsa da kısaca değinmekte fayda var.

Kürt siyasal hareketinin hatırlatan, sorgulayan, eşitleyen, yüzleştiren ve birleştiren siyasal karakteri, kimi zaman tabandan tepkiler alsa da, taban ile devletin merkezi ideolojileri arasında (buna devlet ile Kürt halkı arasında da demek mümkün) adeta bir ‘Güvenli Bölge’ gibi durmaktadır. Milliyetçilik hastalığını demokratik ulus tezi ve ulusal demokratik ittifaklar şeklinde temellendirerek bu sorunların aşılması en mantıklı önerme olarak kabul görmektedir.

Kürt Siyasal hareketinin bu siyasal karakteri, evrensel ve yerel çelişkileri bir arada görebilen ve buradan hareketle perspektifler sunarak teorik ve pratik uyumu ile barışçıl tercih olmayı hedeflemektedir.

Çoklu milliyetçilikler karşısında sorumlu davranmayı esas alması ve sürdürmesi, ahlaki ve politik ölçüleri pragmatik değerlere öncelemesi, popülizmden dersler çıkararak sorumluluğa davet eden siyasal karakterinde ısrar etmesi siyaseten umut verici olacaktır. Milliyetçi darlığa ve zorlanmaya girmeden, demokratik ittifakları ve ulusal ittifakı komşu toplumlar ve halklar için tehlike ve risk olmaktan çıkaran bir yaklaşımı esas alarak, patolojik hale gelen Kürt sorununun çözümünü başaracak bir politika yürütebilir. Bu demokratik ve sahici karakterini Kürtler arasında da sürdürerek içerden gelişen örnek bir kardeşliği örebilir. Bunlar, Kürt siyasal hareketinin bileşenler içinde otoriter ve belirleyen değil, yöneten, birleştiren, yan yana getiren öncülük yapan rolünü oynamasına bağlıdır. Tabana ve oylara göre değil değişen dünya ve halklar açısından olası tehlikeler öngörüldüğünde yerelde de kurulacak ulusal ittifakların demokrasi ve sahici kardeşlikten mayalanması ve buradan gücünü alması sürdürülebilir bir ittifak ağını kuracak ve besleyecektir.

Sonuç

Kürt toplumu, milliyetçi, kapital-bireysel kuşatmaya rağmen sıcak ve doğal ilişkilerin ve doğal toplum özelliklerinin hala korunduğu bir toplum olarak kardeşlik ilişkisinin en kolay kurulacağı toplumdur.

Kuşatılmış bedenin kurtarılması hastalıklara karşı yeni alternatifler üretmekten geçer. Bu alternatifler, saf kardeşliği aşan, radikal demokrasinin çoklu bileşenlerini çoğaltarak olabilir. Doğal toplumda tehlikenin dışarıda üretildiğine olan inancın bir gereği olarak, içerde olanın uzlaşılabilir-müzakere edilebilir yönüne şans tanımakta ve kıymet biçmektedir. İçerde olanın demokrasiye duyarlı hale getirilmesi görevi Kürtlere ve dostlarına düşmektedir.

Rasyonel ve politik çözümü içeren  sahici bir kardeşlik bilinci ile devletin ve iktidarın manipüle edilmiş kardeşlik safsatası çürütülebilir.


Yazarın diğer yazıları:

Savaşların değişen karakterine bir bakış ve demokraside ısrar etmek – Mehmet Nuri Özdemir

Diyarbakırlılar Sur’u kimin yıktığını, sorunun kim olduğunu biliyor – Mehmet Nuri Özdemir

Previous post
İnşaat işçilerinin sesi olacak: 'Şantiye TV' geliyor
Next post
Bitlis'te sokağa çıkma yasağı ilan edildi