Ana SayfaManşetÇözüm sürecinin bağları ve dinamikleri – Nejat Uğraş

Çözüm sürecinin bağları ve dinamikleri – Nejat Uğraş


Nejat Uğraş*


Son iki yıldır yeni bir müzakere ve barış sürecinin başlayıp başlamayacağı sorusuyla yatıp kalkıyoruz. Yapılan açıklamalara bakılırsa ufukta kuvvetle muhtemel olmasa da yeni bir sürecin başlayabileceğine dair alametlerin olduğu yönünde. Yeni bir sürecin başlaması demokrasiden ve barıştan yana olan herkesin dileği. Lakin iç ve dış dengelerin nasıl boy vereceği, kartların her gün yeniden karıldığı bir coğrafyada siyasi aktörlerin tutumlarının çözüm sürecinin kaderini yakından ilgilendirdiği de herkesin malumu.

Tarihlerinde barışa dair bir hafızaları olmayan Türk egemenlerinin barıştan ne anladığını henüz kavrayamasak da, Kürt siyasetinin barıştan ne anladığını gayet iyi biliyoruz. İki taraf arasındaki bu açı farkı kapanabilecek bir fark mıdır? Tarafların ilişki ve çelişki diyalektiği içerisinde (ki buna mücadele ve müzakere diyalektiği de diyebiliriz) kat edilen yol oldukça kanlı ve zorun oyununu bozduğu çetrefilli bir güzergâhta gerçekleşti. Makarayı biraz geriye doğru sardığımızda bu diyalektiğin zuhur ettiği asıl satıh Rojava’nın küçük bir kasabasında gerçekleşti.

Kobani adlı bu kasabayı yerle bir eden, aylar süren savaşta bölgesel ve küresel politikalar yine kanlı bir biçimde güç ve konumlarını yeniden tahkim etmek için askeri ve siyasi stratejilerin yarışına sahne oldu. Kobani’de yürütülen savaş Kuzey sahasında 30 yıldır devam eden “düşük yoğunluklu savaş”ın politik aktörlerinin ve öncüllerinin yeni bir mekânsal uzamda tartıya çıktığı tarihsel bir merhaleyi işaret ediyordu. AKP öncülüğü, koordinasyonu ve merkezi yürütmesi altında Ortadoğu, sünni-şii ekseninde kanlı bir çatışmayla yeniden dizayn edilmeye çalışıldı. Fakat Kürt siyasal hareketinin sıkı direnişi ve konfederal demokratik çizgisi DAİŞ (IŞİD) çizgisini Kobani’de hem iradi kırılmaya uğrattı, hem de Moğol tarzı hızlı yayılmasını durdurarak beslenme ağlarını da yıkıma uğrattı. Böylece AKP öncülüğündeki DAİŞ hamlesi bölgesel olarak akamete uğratıldı.

Uluslararası alanda DAİŞ-AKP ilişkisi deşifre edilmekle kalmadı, önemli oranda politik ret tavrına da uğradı. PYD’ye gösterilen teveccüh bölgeye dair Kürt siyasal stratejisinin uluslararası kabulüydü. Küresel rol sahibi aktörler bunu keyfi bir tercihleri olarak kabul etmediler. Bu soylu ve inatçı bir direnişin sonucu olarak ortaya çıktı. Böylece mücadele-müzakere eden iki siyasal, sosyal ve kültürel programdan birisi savaşın ilk muharebesini kazanmış oldu.

Kobani sonrası politik dengeler

Kobani sonrası, Türkiye cumhuriyet tarihinin politik dengelerinde tektonik yer değişikliklerinin olduğu tarihen ayırt edilebilir bir dönemine denk düşüyordu. Politik matrisin yeniden şekillendiği bu yeni dönemin her kavşağında çatallaşan bir yol ayrımında “hangi yolun tercih edileceği?” sorusu gündemin en yakıcı sorusu olarak cevap bekliyordu: “Türkiye otoriterlikten totaliterliğe dönüşen yeni bir istibdat rejimine mi; yoksa demokratik bir cumhuriyetin çatısı altında ortak bir vatanda eşit yurttaşların gönüllü demokratik birliğine mi direksiyonu kıracaktı?”

Bir tarafta AKP’nin mevcut dini uygulamalarıyla konsolide etmeye çalıştığı mütedeyyin kesimler, diğer tarafta bu uygulamalara karşı  “laiklik elden gidiyor”, “ülke elden gidiyor” diyen ulusalcı bloğun feveranlarıyla kamplaştırılmaya çalışan bir Türkiye fotoğrafı ile karşı karşıyaydık. Kitleler bu iki bloğun arasına sıkıştırılarak üçüncü bir seçeneğin önü perdeleniyordu. 7 Haziran seçimleri öncesi ve sonrasında görebildiğimiz stratejik yarılma dincileşen ve laikleşen bir Türkiye biçiminde gerçekleşmiyordu. Aksine keskinleşen sınıf çelişkileri ekseninde Kapitalist Modernitenin lümpenleşen, otoriter dayatması karşısında Demokratik Modernitenin seçenekleri arasında bir yol ayrımının olduğuydu. Bu yol ayrımında AKP tek adam rejimi çerçevesinde MHP ile ortaklık kurarak yeni bir iktidar bloğu inşa ederken; CHP’de tarihsel bloğun muhalefet kanadını İYİ Parti ile ortaklaşarak ikili seçeneği tahkim etme çabasına yöneldi.

AKP’nin 17 yıllık iktidar serüveni, Kapitalist Modernitenin ürünü olan ve her şeyiyle kapitalizme ait ideolojik bagajlarıyla gerçekleştirdi. Özellikle de Batı kapitalizminin kriz üreten bunalımlı karakterine karşı uydurulmuş “başka kapitalizm, başka modernite mümkündür” hissiyatının üzerine oturan lümpen kanalı olması hasebiyle de uluslararası sistem tarafından kabul gördü. Bu bağlamda DAİŞ’te aynı çizginin farklı bir versiyonu olarak Ortadoğu’da devletleşmeyi ilan edecek kadar büyük bir güce ulaştı. Kullanılan İslami retorik ve pratikler hem kitleleri avlama unsuru olarak hem de kapitalizmin neo-liberal düzensizliğinin ürettiği endişe ve korkulara cevap olarak yenilgilerine kadar kabul gördü.

Kobani sonrası yapılan her seçim AKP ile HDP arasında büyük bir düelloya sahne oldu. CHP ile MHP’nin oluşan yeni güç matrisinde tarihsel momente dâhil olmalarıyla birlikte HDP’nin temsil ettiği üçüncü çizgi büyük bir ilgiye mazhar oldu. Son İstanbul seçimlerinde üçüncü çizginin ne kadar önemli bir yere oturduğunu ve ülkenin selameti açısından kritik bir yere sahip olduğunu herkes yaşayarak deneyimledi. Muhalefet bloğunun klasik çizgilerine sebat etmelerinin AKP otoriterliğinin gelişmesine yeterince zemin sundukları ortadayken; halen hiçbir yenilik sunmadan nalıncı keseri gibi kendine yontmaları da esas olarak darbe dinamiği ve AKP otoriterliğinin ipi üzerinde birbirinden tehlikeli seçeneklere bel bağlanılması barışın ve demokrasinin önündeki en büyük engeli oluşturduğunu belirtmemiz gerekiyor. Bu nedenle söz konusu çözüm ve barış olunca bütün yük HDP’nin üzerine binmektedir.

Çözüm süreci ve barış

AKP bir siyasal hareket olmaktan çıkıp bir nefret hareketi olmaya doğru yol alıyor. Nefretlerinin büyük bir kısmı da Kürtlere, Alevilere, Sosyalistlere ve kendi çizgisi dışında kalmış diğer İslami kesimlere yönelmiş durumdadır. Toplumsal muhalefetin lokomotifi olan politik Kürtleri ise sadece sevmiyorlar. Fazlasıyla nefret dolular. Hasep itibarıyla Avrupa’nın merkezinde yüzyılın ortasında gerçekleşen korkunçluğun oluşturduğu sıralamalar pek tabi Kürtlerin de başına gelebilir. Evet, “bana sıra geldiğinde yardım edip sesini çıkaracak kimse yoktu artık” diyen rahibin hikâyesini yinelemek zorunda değiliz.

Yinelemek zorunda olduğumuz şey bu ülkenin barışıdır. Barışa ulaşmanın yegâne yolu da Dolmabahçe mutabakatında kamuoyuna deklare edilen on maddelik manifestodadır. Söz konusu 10 maddeyle Öcalan ve Kürt siyasal hareketi elini açmıştır. Türkiye halklarına orta ve uzun vadeli vaatlerini masaya koymuş, kendisini bağlayan barış sözleşmesine imzasını koymuştur. Mamafih, AKP’nin eli açık olmadığı gibi pek iç açıcı ihtimaller de barındırmıyor. Doğrusu kendileri bilirler. Kürtler açısından Türkiye toplumuna önerilen sözleşme AKP’yi de aşar. O bakımdan masada AKP ile konuşmak Türkiye toplumuna gösterilen samimiyet ve ciddiyetin bir gereğidir. Evet hem konuşmak hem mücadele etmek daima mümkündü. Ve hem Öcalan hem Kürt siyasal hareketi bunu yapıyor zaten.

Barış ve demokrasi

Barış sözcüğü geleneksel olarak savaşın olmadığı durumu, silahlı çatışmanın son bulmasını ve sorunların diplomatik görüşmelerle çözüme kavuşturulmasını ifade etmek için kullanılır. En yaygın şekliyle de savaşı kazanan tarafın koşullarını kaybeden tarafa dikte ettirmesi anlamında kullanılır. Demokrasi ise artık ilkokullarda bile anlatılan tarihe sahip bir kavram. Arada bir seçimlerin yapıldığı temsili siyasetten toplumunun tam katılımının yollarının arandığı çeşitli durumları ifade etmek için çeşitli çevrelerce farklı anlamlarda kullanılıyor.

Amacımız burada demokrasi ve barış konusunda çok bilinen siyaset bilim tartışmalarına girmek değil. Derdimiz Ortadoğu’da yeni dengeler oluşurken “çözüm süreci” konusunda ciddi engel oluşturan bir hususa dikkat çekmektir. Bu durumda “çözüm süreci” önündeki en büyük engel ne olası provokasyonlar, ne harici ve dahili bedbahtların müdahaleleri ne de şu veya bu toplumsal dinamiklerdir. Şüphesiz bunlarında ciddi bir risk teşkil ettikleri muhakkak. Ama oluşacak müzakere heyetlerinin iradesiyle bunları bertaraf etmek zor olmayacaktır sanırız. Hatta tarafların süreçten beklentilerinin farklı olması pek sorun oluşturmaz. Bu biraz da işin doğasında mevcut olan bir şey. Asıl sorun bir bağın varlığı veya yokluğu üzerinde düğümleniyor: Barış ile demokrasi arasındaki kopmaz bağ nasıl sağlanacak? Bu bağ nasıl oluşturulacak?

İktidar bloğunun yaklaşımı

Şimdiye kadarki söylem ve eylemlerinden anlaşıldığı kadarıyla mevcut iktidar bloğu barış ile demokrasi arasında bir bağ olmadığı kurgusu üzerinden hareket ediyor. En son çıkartılan Olağanüstü Hal yasaları bir polis devletine gidişin çeşitli sinyallerini verirken, demokrasiden tamamen kopuk bir barış tahayyülüne sahip olduklarını iyice açık hale getirdi. O yüzden Türkiye’nin demokratikleşmesiyle barış arasındaki ilişkiyi kurmaktan ısrarla uzak duruyorlar. Onların nezdinde barışın yabancı sermaye girişi ile biraz da mevcut sıkışmışlıklarını aşmayla bağı vardır sadece. Sıkça barıştan söz ederlerken sanki kazandıkları bir savaştan sonra konuşuyor gibiler. Dikte eden bir dil, karşı tarafın taleplerini hiçe sayma tutumu, hukuk ve demokrasi konularında hiçbir ilerleme kaydetmeye yanaşmama vb. birçok olgunun yanı sıra, Kürt sorunundaki silahlı çatışma durumunu basit bir sınır çatışması gibi algılayıp karşı taraftan çatışmaya son vermeyi istemeyi barış sanıyorlar.

Ortada tarihsel bir sorun var. Çok güçlü toplumsal, siyasal ve psikolojik temellere dayanıyor bu sorun. Uzun bir süreye yayılmış ve tarafların yenişemediği dengede kalan bir savaş süreci mevcut. Silahlı mücadeleye gerekçe oluşturan koşulların hukuki, siyasal ve zihniyet mekanizmaları halen olduğu gibi duruyorlar. Uluslararası konjonktür zaten bilindiği için şimdilik o konuya girmeye gerek yok. Soru şudur; böylesi kazananı olmayan (askeri anlamda) bir savaşta ve tarihsel bir sorunda barış nasıl olur?

Madalyonun iki yüzü

İktidar bloğu ve ona yakın çevrelerin, geleneksel anlamıyla barışı demokrasiden kopuk ele almaları büyük bir sorun. “Sadece silahların sustuğu bir barış mı yoksa dünya standartlarında bir demokrasi ve güçlü toplumsal-kurumsal mekanizmalar üzerine oturmuş halkların barışı mı?” sorusu sadece iktidar bloğunun değil ve fakat muhalefet bloğunun da cevaplanması gereken bir soru. Kürt cenahı cevabını gayet sarih bir şekilde ortaya koydu. Tam bir demokratikleşme programı, demokratik usûl ve metotlara dayalı bir müzakere süreci; hukukileştirilmeye dayanan bir nihai metin birbirinden ayrı sikkelerden değil. Özcesi barış ve demokrasinin aynı madalyonun iki yüzü olduğu bir çözüm planına ve bakış açısına ihtiyaç var.

Roboski’de katledilmiş Kürt ile Soma’da kar hırsı uğruna öldürülen madenciyi; kot taşlama atölyelerinde emek gücünü ölüm pahasına satan proleter ile Dersim’de inşa edilen barajlardan rahatsız olan köylünün umuduna dair çözümleri bir ve bütün bir demokrasi planı içerisinde örmekten oluşuyor bu bakış açısı. İktidar ve muhalefet bloklarının meseleye bu açıklıkta bir yaklaşımı yok. Ancak söz ve eylemlerine bakıldığında barış ve demokrasi arasında bir bağ kurmaktan da oldukça uzak göründükleri gibi, barışı demokratikleşmekten kaçmanın yolu olarak gördüklerine dair güçlü emareler var. İktidar bloğunun büyük ortağı AKP, sorunu anlamakla değil, çokça kendince tanımlamakla meşgul. Her tanımlamadan sonra da kendilerine bir Pirus zaferi yakıştırıyorlar. Gün oluyor “silahlı çatışmalar Diyarbakır Cezaevi’ndeki zulüm yüzünden başladı” deyip akabinde çözüm olarak “bakın artık o zulümler yok, yaşanmıyor çok şükür” hafifliğinde ciddiyetsiz cevaplar üretiyorlar. (Hayır! silahlı mücadele Diyarbakır’dan çok önce başlamıştı ve Diyarbakır başlayan silahlı mücadeleye bir cevaptı aslında.) Bugün de Diyarbakır benzeri bir zulüm her gün bir yerlerde farklı veçhelerle sürgit devam ediyor. Başka bir gün “dış güçlerin müdahaleleri” deniyor sonra da “millet olmanın şuuru ve milli kardeşlik çözümünden” söz ediliyor.

Sonuçta anlamak karşı tarafa kulaklarını açmakla başlar. Eğer Kürt sorunu açısından barış ile demokrasi arasındaki kopmaz bağ inkar edilmeye devam edilirse umutlarımızın ertelenmesi ihtimal dâhilindedir. Öcalan’ın 7 Ağustos tarihinde avukatlarıyla yaptığı görüşme sonrası kamuoyuna sunulan açıklamada Öcalan’ın “Kürtlere yer açmaya çalışıyorum gelin Kürt sorununu çözelim. Bir haftada çatışma durumunu, ihtimalini ortadan kaldırırım diyorum. Ben çözerim, kendime güveniyorum, çözüm için hazırım. Ancak devlet de, devlet aklı da gereğini yapmalıdır.” dediği ifade edilmiştir. Öcalan kendinden gayet emin ve kesin bir dille sorunun çözümünde baş müzakereci sıfatıyla taşın altına sadece elini değil gövdesini de koymuştur. Bu bağlamda sorumuz şudur: Devlet adına iktidar bloğu tam bir demokratikleşme ve barış planı ilan ede(bile)cek mi?”

Hülasa;

İktidar ve muhalefet bloğu artık kararını vermek zorunda: Bir madalyon mu taşıyacağız yoksa sikke saymaya devam mı edeceğiz? İktidarın ve Türkiye’nin kaderi buna bağlı!

Öcalan’ın son çağrısı, ortaya konulan demokratik çerçevenin kabulü ve demokratik Türkiye ulusu sözleşmesinin hayat bulup bulmayacağını da belirleyecek. Geleceğe yön veren stratejilerin belirlendiği ve hayata geçtiği yeni bir ufkun semada belirdiği bir fırsatın kaçmasının ne anlama geldiğini sadece son 40 yıllık gelişmelere bakarak anlayabiliriz.

Bu nedenle çözüm süreci AKP’ye bırakılamayacak kadar ciddi bir projedir. O da gerçek muhatabını arıyor aslında. Önümüzdeki süreç muhatabın siluetini de çizecek bir ortada ilerleyecek.

Türkiye uzun süredir ruhunu arıyor aslında. Zamanı dolduracak bu ruh DAİŞ’e mi ait olacak yoksa halkların birlikte ve bir arada yaşayacakları yeni bir Türkiye’ye mi? Hep birlikte yaşayıp, göreceğiz. Pek yakında!


*Yurttaş
Previous post
TRT Çocuk’tan Kaz Dağları'na dikkat çeken çocuğa sansür
Next post
HDP'li Gergerlioğlu: Ankara'da bir kişi daha kaçırıldı