Ana SayfaManşetDidem Danış: Kutuplaşan toplumun tutkalı ‘Suriyeli düşmanlığı’

Didem Danış: Kutuplaşan toplumun tutkalı ‘Suriyeli düşmanlığı’

GAR Göç Araştırmaları Derneği üyesi ve Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Didem Danış ile Türkiye’deki Suriyelilerin durumunu, kapitalizmin kriziyle birlikte sağ popülist politikaların önemli dayanaklarından olan milliyetçiliğin yükselişini, ‘yabancı düşmanlığının’ Türkiye’deki ideolojik ve tarihsel köklerini, AKP’nin sığınmacı politikalarının bundan sonra nereye evrileceğini konuştuk. Ona göre, yaşam standartlarındaki düşüş ve göreli yoksulluk hissi arttıkça insanlar tepkilerini göçmenlere kusmaya başladılar. Türkiye’de tarihsel olarak da bir yabancı düşmanlığı olduğunun altını çizen Danış, bugün Türkiye’nin ‘ötekisinin’ Suriyeliler olduğunu belirtiyor.


Söyleşi: Özlem Ergun


Savaş, açlık, şiddet gibi nedenlerle milyonlarca insanı dünya üzerinde yer değiştirmeye zorlayan göç hareketlerine ‘insan hakkı-yaşam hakkı’ perspektifiyle yaklaşmanın çok uzağında konumlanan devletler, bu insanlık dramının sebebi oldukları halde bugün konuyu ‘güvenlik’ dedikleri bir politika ekseninde ele almakta beis görmüyor. Yine bu siyasi organizasyonların inşa ettiği ırkçılık zemininde gelişen yabancılara karşı girişilen toplumsal linçlere de yabancı değiliz. Devletler, uluslararası sözleşmelerle güvence altına aldıklarını beyan ettikleri ‘mülteci hakkı’ manifestolarını yok sayarken, dünyanın hemen yerinde hayata geçirdikleri zorbalık uygulamalarıyla göç etmişlere karşı imha süreçlerini de fiilen işletiyor.

İstanbul Valiliği’nin ‘Suriyelilere kayıtlı oldukları illere geri dönüş yapmaları’ için süre tanıması ile kentte başlayan ‘Suriyeli avına’, Dışişleri Bakanlığı’nın Avrupa Birliği (AB) ile Türkiye arasında imzalanan, ‘Geri Kabul Anlaşması’nın Türkiye tarafından tek taraflı olarak askıya alınmasını duyurması önceki haftanın aynı günlerine rastladığında pek çok meselede ortaklaşması mümkün görünmeyen toplumsal kesimlerin ‘yabancı düşmanlığı’ konusunda nasıl hemfikir olabildiğini de izledik.

Savaş koşullarının zorlamasıyla ülkelerini terk etmek zorunda kalan Suriyeliler toplumun farklı kesimleri tarafından ‘AKP iktidarı için oy potansiyeli’ taşıdığından, ekonomik krizin günah keçisi olarak işaretlenmeye kadar geniş bir skalada siyasetin çeşitli veçhelerine eklemlenmeye çalışıldı. İktidar organizasyonu tarafından iç ve dış politikada pragmatik politikalarının unsuru olarak araçsallaştırılan Suriyeliler, kimi muhalif çevreler tarafından da iktidara itiraz etmenin manivelalarından biri olarak algılandı.

Kapitalizmin krizi ve yabancı düşmanlığı

Günlük siyasetlerdeki karşılıkları ve toplumsal alanlardaki tezahürlerinin ötesinde, Türkiye’ye özgü olmadığını bildiğimiz, Avrupa ve ABD’de de kapitalizmin krizi ile birlikte giderek yükselişini izlediğimiz popülist sağ politikaların önemli dayanaklarından biri de ‘yabancı düşmanlığı’ üzerine kurulu kuşkusuz.

“Yabancı düşmanlığındaki artışı 90’larda büyük bir heyecanla karşılanan küreselleşmenin krizi olarak yorumluyorum. Neoliberal kapitalizmin küresel ölçekte yaygınlaşması önemli değişimlerle beraber geldi, ama baştaki tüm olumlu beklentilerin aksine bugün geldiğimiz noktada toplumsal adalet, gelir eşitsizliği, üretilen refahın bölüşümü gibi konularda çok berbat bir tabloyla karşı karşıyayız” diyen GAR Göç Araştırmaları Derneği üyesi ve Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Didem Danış ile Avrupa Birliği ile pazarlık konusu olmaya devam edeceğini gördüğümüz Türkiye’deki Suriyelilerin durumunu, kapitalizmin kriziyle birlikte sağ popülist politikaların önemli dayanaklarından olan milliyetçiliğin yükselişini, ‘yabancı düşmanlığının’ Türkiye’deki ideolojik ve tarihsel köklerini, AKP’nin sığınmacı politikalarının bundan sonra nereye evrileceğini konuştuk.

İstanbul Valiliği tarafından yapılan açıklamada, Suriyelilere, kayıtlı oldukları illere geri dönüş yapmaları için 20 Ağustos’a kadar süre verildiği belirtildi. Bu karar, Suriyeli sığınmacıların zaten zor olan yaşam koşulları için ne anlama geliyor?

Bu karar Suriyeliler için derin bir korku ve endişe demek. Son haftalarda gündeme gelen sınırdışı haberlerinden beri Suriyeliler, sokakta polis tarafından alıkonma korkusuyla evlerinden çıkamıyorlar. Suriyelilerin yoğun yaşadığı semtlerde, bu nüfusa hizmet veren dükkanlar, kafeler, lokantalar tamamen boşalmış durumda. Geri gönderilme korkusuyla işe gidemeyen, sokağa çıkamayanlar var. Bir yandan da bu zorlu durum Suriyeliler arasındaki ilişkiyi güçlendiriyor, dayanışmayı arttırıyor. Mesela bir Suriyeli arkadaşımdan duyduğum kadarıyla bazı semtlerde Suriyeliler sokaklarına polis girdiği anda birbirlerine uyarı mesajı göndermek üzere WhatsApp grupları kurmuşlar. Bu tür zorluklar göçmenler için içe kapanma demek; bu bazen tamamen eve kapanmak, bazen de mensubu olduğu topluluğa kapanmak anlamına geliyor. Her halükarda, bu korku ve içe kapanma göçmenlerin içinde yaşadıkları toplumdan uzaklaşmalarına yol açıyor. Bu konuda sosyolog Lülüfer Körükmez’in söylediği gibi, “Zorla ve toplu sınır dışı, her bakımdan akıl dışı. Ne göçmenler bu yolla ortadan kaybolur, ne toplumsal huzur ve barış sağlanır ne de gündelik göçmen olan-olmayanlar arasındaki problemler çözülür.”

AKP hükümetinin ‘sığınmacı kabulü’ şimdiye kadar sıklıkla seçimlerle ilişkilendirildi ancak ekonomik krizin giderek daha da görünür hale gelen sonuçları ile söz konusu ‘sınır dışı’ kararının ne tür bir ilişkisi var?

Bu kararda kriz kuşkusuz etkili. Maalesef toplumda krizle Suriyeliler arasında yanlış ve kolaycı bir bağlantı kuruluyor. Bu da uzun süredir Suriyelilere karşı hissedilen rahatsızlığı besliyor. Ama unutmayalım, bu krizin sorumlusu Suriyeliler değil; Türkiye’nin yapısal sorunları ve kötü ekonomi yönetimi. Bakanlığın geri gönderme kararını ve bunun medyaya yansıma şeklini, toplumdaki tepkileri dikkate aldıklarını gösterme çabası olarak okuyorum ben. Yani esasen göstermelik bir hareket. Çünkü bu tarz hukuksuz bir geri gönderme politikasıyla Suriyelilerde korku ve endişe yaratmanın ötesinde ciddi bir sonuç almaları mümkün değil. Bu uygulamayla hem krizden kaynaklı tepkileri soğutmaya çalışıyor, hem de toplumdaki Suriyeli karşıtlığını dikkate aldıklarını göstermiş oluyorlar. Zaten devlet içinde de bu konuda tutarsız ve çelişkili tavırlar var. Cumhurbaşkanı her fırsatta Suriyelilere desteğini dile getiriyor; hatta 3 ay önce bir toplantıda “Suriyeli kardeşlerimizi yedirmeye, içirmeye, beslemeye devam edeceğiz” demişti. Ardından Süleyman Soylu’nun geri göndermelerle ilgili sert demeçleri geldi. Bu devlet politikasında bir tavır değişikliği mi, yoksa Süleyman Soylu’nun kendi inisiyatifiyle yaptığı geçici bir uygulama mı bunu önümüzdeki günlerde daha net göreceğiz.

Yine aynı günlerde Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu Avrupa Birliği (AB) ile Türkiye arasında imzalanan, ‘Geri Kabul Anlaşması’nın Türkiye tarafından askıya alındığını duyurdu. AKP hükümeti 2016 yılında imzaladığı bu anlaşmadan şimdi neden tek taraflı olarak vazgeçmiş olabilir? Ve yine bu karar, Suriyeli sığınmacılar için ne anlama gelecektir?

Suriye’deki insani krizin ilk anından itibaren, Suriyeli mülteciler Türk dış politikası için araçsallaştırıldı. İhtiyaç oldukça, “kapıları açarız ha!” tehdidi Avrupalılara karşı kullanıldı. Bugün yeniden mülteciler üzerinden Avrupa Birliği’ne bir mesaj verilmeye çalışılıyor. Dış politika uzmanlarının da işaret ettiği üzere, Türkiye’nin Suriye’de kurmak istediği güvenli bölge veya yeni ismiyle “barış koridoru”ndan Doğu Akdeniz’deki gerilimlere dek Türkiye’nin AB ile yaptığı çeşitli müzakereler için elindeki en güçlü koz mülteciler meselesi. “Göç sorunu” Avrupa’nın yumuşak karnı, Avrupalıların daha fazla mülteci istemediğini ve bunu engellemek için ellerinden geleni yaptıklarını ve yapacaklarını dünya alem biliyor. Türkiye de bu hassasiyeti çok iyi görmüş durumda. Devletler arasında bir al-ver ilişkisi olarak görülebilecek ve soğuk analizlere konu olabilecek bu durum, maalesef Suriyeliler için daha fazla belirsizlik ve kırılganlık demek. Devletler arasında yapılan bu pazarlıklar, insanların özellikle de mültecilerin hayatlarını alt üst ediyor.

Konuya devletlerin ‘güvenlik’ politikalarının ötesinde ‘insan haklarının’ konusu olarak bakan kurum, kişi ve uzmanların talebi Türkiye’de ‘geçici koruma’ statüsünde bulunan Suriyeli sığınmacılara ‘mülteci’ statüsü verilmesi. Arada ne fark var? Neden önemli? Ekonomik ve kültürel olarak homojen bir grup olmayan Suriyeliler arasında statü konusunda farklı uygulamalar söz konusu mu?

1951 Cenevre Sözleşmesinde tanımlanan mülteci statüsü kendi ülkesinden zulüm korkusuyla kaçıp başka ülkelere sığınanların yasal haklarını belirleyen en temel uluslararası metin. Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanmış ve Türkiye dahil 144 ülke tarafından imzalanmış bu sözleşme, zorunlu olarak ülkesini terk etmiş ve başka bir ülkeye sığınmış kişilere sağlanacak uluslararası korumanın sınırlarını çiziyor. Ancak 1990’lardan beri çeşitli sebeplerle artan iltica hareketleri karşısında devletler mültecileri kabul etmekte daha isteksiz. O yüzden ikincil koruma veya insani amaçlı koruma gibi daha düşük haklar veren yeni kategoriler icat ediyorlar. Türkiye’de ise durum biraz daha farklı. Türkiye 1951 Sözleşmesini ilk imzalayanlardan biri, ama bugün hâlâ coğrafi kısıtlamayı koruyor; yani Türkiye sadece Avrupa’dan gelen sığınmacılara mülteci statüsü veriyor. Bu yüzden Türkiye’de mülteci statüsü alan kişi sayısı yalnızca 28.

Türkiye’de 3.6 milyon Suriyelinin sahip olduğu geçici koruma statüsü 2014 yılında kabul edilen 6203 sayılı yönetmelikle düzenlendi. 1951 Sözleşmesine dayanan mülteci statüsüne kıyasla, geçici koruma statüsü haklar açısından daha sınırlı. Ama en önemlisi bu statü, adı üstünde geçicilik üzerine kurulu; bu da belirsizlik demek. Söz konusu yönetmelikte bu kişilerin gelecekte ne olacaklarına dair hiçbir şey öngörülmüyor.

Bunun dışında Türkiye’deki Suriyeliler arasında farklı statüde olanlar da var. Bunlardan biri Türk vatandaşlığına kabul edilenler. Geçen gün Süleyman Soylu gazetecilerle yaptığı toplantıda 92 bin Suriyeliye vatandaşlık verildiğini açıkladı. Maalesef vatandaşlığa geçişler konusunda bakanın gazetecilere verdiği demeçler dışında bir bilgiye sahip değiliz. Kime, hangi kriterlere göre vatandaşlık verildiği belli değil. Görüşmelerimizde duyduğumuza göre, Göç İdaresi bazı Suriyelilere – özellikle üniversite mezunu veya öğrencisi olanlara- gönderdiği SMS’le onları vatandaşlık sürecini başlatmaya davet ediyor. Bu kişiler çoğunlukla Suriye’deyken de belli bir toplumsal statüye sahip, eğitimli meslek sahibi kişilerdi. Burada da devlet nezdinde en “makbul” Suriyeliler olarak görülüyorlar. Vatandaşlığa alınarak, entegrasyonları hızlandırılmaya çalışılıyor. Vatandaşlığa alınanlar dışında yaklaşık 100 bin Suriyeli de Türkiye’de ikamet izniyle bulunuyor.

Böylece Suriyeliler arasında, yasal statü ve haklar açısından bir tabakalaşma yaratılmış oluyor. En üstte vatandaşlığa kabul edilenler, sonra ikamet izni olanlar, sonra geçici koruma statüsündekiler ve en altta kayıtsızlar. İlk iki grup daha ayrıcalıklı, çünkü sahip oldukları kimlikle ülke içinde istedikleri yere yerleşebilecekleri gibi, Suriye pasaportları geçerliyse ülke dışına da çıkabilirler. Geçici Koruma Statüsü’ndeki 3,6 milyon Suriyeli sadece kayıtlı olduğu ilin sınırlarında kaldığı sürece bazı haklara erişebiliyor; ülke içi seyahat hakkı özel izne tabi. Son grup olan kayıtsız Suriyeliler ise makbullük hiyerarşisinin en altındakiler; ülkelerine geri gönderilme tehdidini en yoğun onlar hissediyor.

AKP’nin tabanını oluşturan alt gelir gruplarına dahil yoksul kesimlerden, CHP’nin tabanını oluşturan ‘eğitimli’ kentli-orta sınıflara kadar geniş bir skalada seslendirilen yabancı düşmanlığına tanıklık ediyoruz. Türkiye’de ırkçılığın böylesine yaygın kabul görmesinin köklerini nerede aramalıyız? Ayrıca ırkçılığın/ milliyetçiliğin ‘hastalık’ diye tarif edilmesine oldukça sık rastlıyoruz, ‘hastalık’ demek doğru mudur?

Bir sosyolog olarak toplumsal herhangi bir duruma “hastalık” demem mümkün değil. Bizim işimiz rahatsız edici bile olsa toplumsal olguları, nedenleri nasıllarıyla anlamak ve açıklamak. Irkçılık bir ırkın diğerlerinden daha üstün olduğuna inanan, diğerlerininse daha aşağı, daha değersiz olduğunu iddia eden; ötekileştirme dışlama, yaftalama ve karalamayla el ele giden oldukça eski bir olgu. Bunun en uç örneklerinden biri, Güney Afrika Cumhuriyetindeki Apartheid rejimiydi. Son dönemde ise dünyada ırkçılığın daha çok göçmenlere karşı gündeme geldiğini görüyoruz. Almanya’daki Neo-Naziler gibi, göçmenlere karşı açıkça ırkçılık yapanları bir kenara koyarsak, bugün ırkçılık yerine yabancı düşmanlığı terimini kullanmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum ben. Yabancı düşmanlığı (zenofobi) yabancı olana, göçmene karşı duyulan korku ve nefret anlamına geliyor ve gene dışlama,  ötekileştirme gibi mekanizmalarla el ele gidiyor. Yabancı düşmanlığı özellikle Batı dünyasında ciddi bir şekilde tırmanışta, bunun siyasi alanda da ciddi yansımaları var. Avrupa’da göçmen karşıtı partiler yüzde 15’ler civarı toplumsal destek alıyorlar.

Yabancı düşmanlığındaki bu artışı nasıl açıklıyorsunuz?

Ben bunu 90’larda büyük bir heyecanla karşılanan küreselleşmenin krizi olarak yorumluyorum. Neoliberal kapitalizmin küresel ölçekte yaygınlaşması önemli değişimlerle beraber geldi, ama baştaki tüm olumlu beklentilerin aksine bugün geldiğimiz noktada toplumsal adalet, gelir eşitsizliği, üretilen refahın bölüşümü gibi konularda çok berbat bir tabloyla karşı karşıyayız. İnsanların kendi hayatlarında birebir yaşadığı bu duruma gösterdiği en yaygın tepkilerden biri küreselleşme öncesi dönemin içe kapanmacı milliyetçi modellerini yüceltmek oldu. Küreselleşme öncesi Fordist dönem özellikle Batı dünyasında bir tür “altın çağ” olarak hatırlanır oldu. Derinleşen eşitsizlikler ve yoksullaşmanın kapitalizme bağlı yapısal meselelerden kaynaklandığı göz ardı edilip, sanki tüm kötülüklerin sebebi göçmenlermiş gibi görüldü. Yaşam standartlarındaki düşme ve göreli yoksulluk hissi arttıkça insanlar tepkilerini göçmenlere kusmaya başladılar. Bu zaman zaman ırkçılığa varan tepkilere sebep oldu. Tabi bu durumun yaygınlaşmasında siyasetçilerin rolünü de unutmamak lazım: Kendi ikballeri uğruna toplumdaki bu tepkiyi manipüle ettiler, bir anlamda yangına körükle gittiler.

Türkiye’de Suriyelilere karşı düşmanlığın tarihsel ve ideolojik köklerini nerelerde aramalıyız?

Türkiye’de tarihsel olarak bir yabancı düşmanlığı olduğu muhakkak; “bizden olmayanı istemezük” tavrı tarih boyunca pek çok farklı örnekte görülür. Bunların çoğunda da “biz”in ve “öteki”nin kim olduğu değişir durur. Bugün Türkiye’nin ötekisi Suriyeliler. Bu kutuplaşmış, kamplaşmış toplumu bir arada tutan neredeyse tek tutkal, Suriyelilere karşı duyulan rahatsızlık ve öfke. Suriyeliler konusunda tepkilerin yabancı düşmanlığına ve bazılarına göre ırkçılığa varmasının çeşitli sebepleri olduğunu düşünüyorum.

Bir tanesi yukarıda da konuştuğumuz Türkiye’nin içinden geçtiği ekonomik kriz, yoksullaşma ve derinleşen eşitsizlikler. İnsanlar böyle durumlarda yaşadıkları sorunlara sebep olan yapısal sebepler yerine gündelik hayatta hemen karşılarında gördükleri “yabancı”yı suçlamaya daha meyilli oluyorlar. Türkiye’deki Suriyeli karşıtlığında bunun dışında cumhuriyetin kuruluşunda benimsenen Kemalist ideolojinin Arap karşıtı tavrının da etkili olduğunu eklemek lazım. “Pis, cahil, geri kalmış Araplar”, yüzünü Batı’ya dönmüş muassır medeniyetler seviyesine çıkmak isteyen Türkler için tam anlamıyla ötekiydi. Şimdi o Araplar geldiler ve buraya yerleştiler!

Bir diğer sebep olarak, AKP’ye karşı olanların açıkça iktidara karşı dile getiremedikleri öfkelerini, mültecilere yöneltmesinden bahsedilebilir.

Ancak tüm bunlar dışında, toplam nüfusun yüzde 4,5’una denk gelen aynı dili konuşmayan bir sığınmacı topluluğun kabul edilmesinin kolay olmadığını da eklemek lazım. Ölçüyü aşanları bir kenara bırakırsak, tepkisini rahatsızlığını dile getiren herkesi hemen ırkçı diye damgalamanın da haksızlık olduğunu düşünüyorum.

AKP açısından hezimet olarak değerlendirilebilecek seçim sonuçlarından ve saklanması giderek olanaksızlaşan ekonomik kriz tablosunun ardından önümüzdeki süreçte AKP’nin Suriyeliler ve diğer sığınmacılarla ilgili göç ve iskan politikalarının nasıl bir yöne evrilmesi beklenir?

Bence AKP’yi tanımlayan en doğru ifade pragmatizm. Bunun göç politikalarında da ana belirleyici olduğunu düşünüyorum. Şimdiye dek olduğu gibi önümüzdeki dönemde de, hem iç hem de dış politika için sığınmacı ve göçmenler araçsallaştırılmaya devam edilecekler. Siyasi konjonktürün doğuracağı ihtiyaçlara göre, devletin mültecilere bazen dostane bazen düşmanca davrandığını göreceğiz. Bu da kaçınılmaz olarak çelişkilerle dolu tutarsız politikalar anlamına gelecek. Maalesef bu istikrarsız politikaların yükü hem göçmenler hem de Türkiye toplumunun sırtına binecek. Tam da buna karşı, Türkiyeliler ve Suriyeliler olarak barış içinde bir arada yaşamanın ortak yollarını bulmak için çaba harcamalıyız. Geçen Cuma yapılan basın açıklamasının bu açıdan çok önemli bir adım olduğuna inanıyorum.


“Avrupa Göç Çalışmalarında Nitel Araştırmalar” dijital ortamda yayınlandı

Previous post
İzmir'de amonyak gazından zehirlenen 25 işçi hastaneye kaldırıldı
Next post
Reel politik düzlemin izdüşümleri – Nejat Uğraş