Ana SayfaYazarlarCengizhan KaptanKaftancıoğlu üzerine: Hukukun bağımsızlığı mümkün müdür? – Cengizhan Kaptan

Kaftancıoğlu üzerine: Hukukun bağımsızlığı mümkün müdür? – Cengizhan Kaptan

Canan Kaftancıoğlu’na verilen ceza, bir değişim sürecinin sancı zincirine eklenmiş bir halkadır. Bu karar, Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve adlarını anmadığım ve buna yer de yetmeyecek olan yüzlerce, binlerce aydının, akademisyenin, seçilmiş belediye başkanlarının, barış için didinen insanın mahkum edilmeye çalışılması ile doğrudan ilintilidir.


Cengizhan Kaptan


Evet, komplo teorisi kıvamına getirmeden, 6-7 Eylül gibi bir utancı kayıt hanesine geçiren tarihimiz, kaderin cilvesi olacak herhalde (doğru ya, bu kaderin cilvesi her tatsız olay rast geldiğinde), 6 Eylül 2019’da da Canan Kaftancıoğlu’na verilen 9 yıl 8 ay 20 günlük hapis cezası ile bir utanç daha kaydetti utanç hanesine. Bu utanç da ileride ‘tarihteki utançlarımız’ koleksiyonunda yer alacak. Kaderin cilvesi, gülümsemiyor, gülümsetmiyor oysa. Ne menem bir şeyse, tek yaptığı pişkin pişkin sırıtmak!

Canan Kaftancıoğlu, duruşuyla, kimliği ile, demokratik güç birliği için didinenlerin önem verdiği, değerli bulduğu bir isim. Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı kazanmasında perde arkasının ötesine geçmiş, perdeyi açmış, zaferin mimarı olduğunu, tüm çabasına rağmen saklayamamış(!) bir kişilik. Böylesi bir kişinin, bağımsızlığı sadece isimden ibaret hale gelmekte olan yargı tarafından ağır bir ceza ile (evet, tam tamına 9 yıl 8 ay 20 gün) mahkum edilmesine çalışılmasına şaşırılmalı mıdır? Şaşırılmıyorsa, ne yapmak lazımdır?

Sosyal bilimlerin sancılı gelişimine girmeden, hukuk felsefesi temelinde ve hukukun yapısal analizine yönelik bir girizgah yapalım. Marx’ın etkilendiği önemli filozoflardan birisi olan ve Klasik Alman Felsefesi’nin önemli figürlerinden Hegel’e göre hukuk, modern devletin temelidir. Hegel, Von Haller’in hukukun yüzeysel olduğu görüşünü eleştirirken, hukuka gereken yer verilmediğinde bunun despotizme yol açacağını belirtmektedir. Doğru bir tespittir de. Kendi perspektifi ise üç katmanlı bir açılımdır: ilki, soyut anlamda hukuktur. Soyut hukuk düzeyinde, özgür irade doğrudan bir varlığa sahiptir (kendiliğinden, kendisi için) zira diğer birey ve kurumlarla ilişki mevcut değildir. İkinci katman ise sübjektif ahlaktır. Özgür iradenin, iç özellik ve ahlaki özne içine gömülmüş halidir bu katman. Üçüncü katman ise etik yaşamdır, objektif ahlaktır. Somut ahlaklılık bu bölümde kendini ifade eder. Haliyle, Hegel, aile, sivil toplum ve devlet konularında hararetli bir tartışmaya bu aşamada girer ve daha açık bir tabirle, aile, toplum ve devlet yapısını etik ile ilişkilendirir. Hegel’in felsefi anlamda sorunsalı budur: aileyi doğal ruh aşaması, sivil toplumu bölünmüş ve fenomenal ruh aşaması ve devleti de özgürlük aşaması olarak biçimlendirir ve idealize eder. İdealize edilmiş her yapının kutsallık ve durağanlık, tartışılmazlık haline geldiği bu aşama, ‘ideal devlet’te özgürlük ve benzeri kurumların mümkün olduğunu ileri sürer ve genç ama sistemini oturtma yolunda sağlam adımlar atmakta olan Marx’ın haklı gazabını üzerine çeker. Devletin, her devletin bir baskı aracı olduğunu ve mevcut üretim ve toplumsal ilişkilerin üst düzeyde yansıması ve uygulayıcısı olmasını ıskalamıştır Hegel.

Marx’ın 1843-44’de kaleme aldığı ve giriş bölümü dışında, kendisi hayattayken yayınlanmayan Hegel’in Hukuk Felsefesi’nin Eleştirisi adlı çalışmasında Hegel’in çalışmasını paragraf-paragraf eleştirir. Marx’ın temel eleştirisi, Hegel’in diyalektik yorumlarının soyutlama (abstraction) ile yola çıkmasının eleştirisi ile başlar. Hegel, yukarıda da belirttiğimiz üzere, ahlaki ve etik yapı ile insanın özgürlüğe ulaşacağını, devletlerin tarihte özgürlüğe doğru giden evrimsel bir aşama olduğunu ve bu evrim sonucunda ahlak ve etik çerçevesinde özgürlüğe ulaşılabileceğini sürerken, genç dahi Marx, sorunun soyut kavramlardan ziyade mevcut toplumsal koşulların tahlili ile yapılması gerektiğini ifade eder. Hegel’in eserini eleştirirken, kendi çalışmasını sivil toplum – politik toplum ilişkisi üzerinde inşa eder. Toplumsal üretim ve üretim ilişkilerinin hukuk, politika gibi üstyapısal kurumları nasıl belirlediğini daha o sırada ustaca ortaya koyan Marx’ın, Feuerbach’dan esinlendiği yabancılaşma teorisi ve dinin işlevi konusunda fikirlerini bu çalışmasında ortaya koyması tesadüf değildir; aksine, Hegel’in soyut ve saf akıl ile oluşturduğu felsefesinin toplumsal sınıfları ve sınıf çatışmalarını, yabancılaşmayı kapsamakta yetersiz olmasındadır. Kant’ın saf akılcılığının eleştirisini yaparken akıl ile ahlaki yapının açıklanmasını yetersiz bulan Hegel, Marx’ın kendisini aynı nedenden dolayı ve ustaca eleştirmesinden kurtulamamıştır bir bakıma.

Bu tartışmaların üzerinden yaklaşık iki yüzyıl geçse de, hukukun rolünün çokça tartışıldığı ama istenilen noktaya ulaşamadığı bir tarih aşamasındayız. Tarih, hala Marx’ı, Engels’i haklı çıkarmakta ve hukukun da diğer bir çok kurum gibi bir üstyapı kurumu olduğu yönündeki tezlerini sanki kuram seviyesine yükseltmekte ve tekrar tekrar doğrulamakta. Tabi, bunu sınıflı toplumun, ulus-devletlerin ve modern-dünya-sisteminin tarihi bazında değerlendirmek gerekiyor. Ve de Marx ile Engels’in yaşadığı dönemden bu yana geçerli olan oluşumların, günümüzdeki analizlerini yapabilmekten ve hatta mümkünse bunları kavramlaştırıp, kuramlaştırmaktan da. Kendisi pek bir yaman devletçi olan Doğu Perinçek’in Ersan Şen’i kızdıran açıklamasını hatırlayın: Perinçek de bozuk saat dahi günde iki kez doğru zamanı gösterir misali, hukukun siyasetin köpeği olduğunu söylemişti. Ersan Şen de evrensel hukuk normlarını ve hukukun üstünlüğüne olan inancını hararetle dile getirmiş ve kıyasıya bir tartışma yaşanmıştı. Tartışmalar hararetli olur; söylenenler ifade edilemeyebilir ve bazen de bastırılmaya çalışılır diğer tartışmacılar tarafından. Oysa, Doğu Perinçek’in söylemek istediği, hukukun üst yapı kurumu olduğu ve ekonomik ve politik iktidarı elinde tutanların güdümünde olduğunu söylemek idi ve bu anlamda mutlu günlerini yaşıyordur belki de. Ersan Şen de, normatif hukuku savunarak, iktidarın, sırf iktidarda olduğu için hukuksuz davranmaması gerektiğini söylüyordu. İyi bir dilekti ama namümkündü. Buradaki sorun, tepeden bakarak, hukukun da siyasetin emrinde olduğu gibi bir argümanın arkasına saklanarak, buna karşı mücadele eden hukukçuları ve aydınları göz ardı etmek çizgisine ve aymazlığına düşmektir. İnsanın duruşu, nerede durduğu kadar ve belki de daha çok önemlidir.

Şimdi çıkarsama yapalım: eleştirisini yaptığımız Hegel’in, diyalektik ile analiz yapan herkesin çokça dile getirdiği birincil çelişkisinin çekiciliğinden faydalanarak akıl yürütelim: Ekonomik politikası neoliberal çizgiden diktatörlüğe evrilen bir iktidarın bu hukuki kararlarını yadırgamalı mıyız? Neoliberalizm, daha önce de dost ortamlarında söylediğim gibi ‘nikotin gibidir’, toplumu uyuşturan keyif verici söylemdir, alışkanlık yerleştiğinde ise diğer ve asıl zarar verici ‘maddeleri’ tattırır, enjekte eder topluma: hapishane, kontrol altına alınma, tek tip insan yetiştirme, ayrımcılık ve daha bir çokları. Kitleler öylesine uyuşur ki, ‘barış olsun da ne olursa olsun’ diyenler bir yıl sonra dediklerini hatırlamayan yaşayan ölüler durumuna en kanlı-canlı halleri ile ulaşırlar.

Asıl çelişki, o değişmeyen çelişkidir: sınıflar, toplumlar ve topluluklar arasındaki ayrılık ve bölünme. Sanki Babil’in dağılması ve lanetinin günümüzde de devam etmesini inadına kanıtlar gibi. Demokrasi güçleri, yaşadıkları ortamda nefes alabilme ve kazanım adına her türlü mücadeleyi sürdürmeli ve hatta gerekiyorsa en gerici ortamlarda bile yer almalıdırlar. Ancak, asıl sorun, sömürünün ortadan kalkması için, her türlü ayrımcılıktan arındırılmış geleceğin toplumunun inşasıdır. Bir an için (mevcut şartlarda artık olma ihtimali yoktur), yeniden yargı reformu, demokratik açılımlar yapıldığını düşünelim. Kazanım, kazanımdır; ancak bunlar için yapılan talepler, asıl talep olan geleceğin toplumunun önüne geçmemelidir. Evet, neoliberalizm, omurgası da olmadığı için, her gömleği giyer; şu ana kadarki başarısı da bundandır. 1968 Dünya Devrimi’ni şiddetle bastırır ama örneğin kadın haklarını göstermelik de olsa bir şekilde içine alır ve kendi başarısı imiş gibi sunar. Savaşları özgürlük için yaptığını söyler ama savaş götürdüğü yerden ya hiç çıkmaz ve özgürlük lütfettiği(!) ülkeler daha da kaotik hale gelir (bkz. Ortadoğu, Arap Baharı vs). Zizek’in kulaklarını çınlatalım: nasıl bir liberallikse, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bu kadar devletçi bir dünya hiç oluşmamıştı.

Sonuç olarak, Canan Kaftancıoğlu’na verilen ceza, bir değişim sürecinin sancı zincirine eklenmiş bir halkadır. Bu karar, Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve adlarını anmadığım ve buna yer de yetmeyecek olan yüzlerce, binlerce aydının, akademisyenin, seçilmiş belediye başkanlarının, barış için didinen insanın mahkum edilmeye çalışılması ile doğrudan ilintilidir. Bu sistemin değişmesi, kaçınılmaz bir noktaya gelmiştir ve bu değişimin önüne set çekmeye çalışanlar, hiçliklerine anlam katma çabasında, yaptıkları hukuk dışı uygulamalarla anlam katmaya ve kimlik tanımlamaya çalışmaktadırlar. Beyhude çabalar… Muhalefetin görevi ise hukuk, bilim, siyasi yapının aslında ekonomik yapı ve ilişkilerin yansıması olduğunu daha da yüksek sesle dile getirmektir. Zira, ikincil çelişkilerin çözümü, asıl sorun çözümünde nefes aldırıcı bir fonksiyon görmesi anlamında önemlidir ve önemsizleştirilemez. Böylesine emeğe karşı, ayrımcı bir ekonomik yapıdan ayakları yere sağlam basan ve bağımsız bir hukuki, bilimsel, paylaşımcı bir çıktı almak imkansızdır. Asıl sorun, ülke halklarının geçmişini, bugününü ve geleceğini karartan statükodan kurtulmaktadır. İnsanlığa ve halklara yaraşan, özgür ve katılımcı yurttaşların kolektif bir biçimde karar aldıkları üstyapı kurumları oluşturmaktır; böylelikle hukuk da, bilim de, ekonomik politika da bu şekilde önce ezilenlerin sonrasında ise tüm toplumun ortak değerlerini yansıtabilecektir.

Canan Kaftancıoğlu’ndan esinlenerek bitireyim: ‘O ve benzerleri kaybedecek, bizler kazanacağız’.


Yazarın önceki yazıları:

Wallerstein’a saygı ile – Cengizhan Kaptan

Previous post
"Açların Şöleni" üzerine - Esma Özlen
Next post
Marco Bellocchio'dan İtalya tarihinin en büyük mafya çatışması: “Il traditore”