Ana SayfaKültür-SanatMurat Belge: Bir demokrasi kurmalıyız

Murat Belge: Bir demokrasi kurmalıyız

HABER MERKEZİ – Edebiyatçı, çevirmen ve akademisyen Murat Belge, Kıraathane’de “Türkiye’nin Kültür Savaşı” üzerine konuştu. Bu konuşmasının akabinde Yağmur Kahveci, Belge ile bir söyleşi yaptı. “Step ve Bozkır” ile “Şairaneden Şiirsele” kitapları üzerinden kısaca Türkiye’de edebiyatı yahut Türkiye edebiyatını; edebiyatın devletle ilişkisi ya da “mesafesi”ni, İkinci Yeni ve Nazım Hikmet’i konuştular.


Söyleşi: Yağmur Kahveci


17 Ekim günü yazar Murat Belge, İstanbul Beyoğlu’ndaki Edebiyat Kıraathanesi’nde “Türkiye’nin Kültür Savaşı” başlıklı söyleşinin konuğuydu.

Belge burada, K24’te yayınlanan aynı başlıklı yazısı üzerine konuştu.

Söz konusu yazısında Belge, bir ‘siyasî iktidar’ın bir ‘kültür’ yaratmasının kolay olmadığını belirtirken, buna kıyasla o iktidarın var olan kültüre müdahale etmesinin, bir şeyleri durdurup yasaklamasının çok daha kolay olduğuna dikkat çekiyor ve “AKP’nin de ‘kültürel hegemonya’ arayışında dönüp dolaşıp geleceği yer burasıdır” diyordu.

Ancak Belge “kültür” denilen hazneye suyunu akıtan oluğun yalnız “siyaset” olmadığının da altını çizerek, “Bütün zihnî (ve tabii o dolayımla ‘maddî’) hayat hazneye dolar ve var olan karmaşık kültürü meydana getirir” diyerek, beliren senteze ve onun kültürle ilişkisine değiniyordu.

“Kültürün melezleşmesi gerek”

Kıraathane’deki söyleşide ise Osmanlı dönemi kültürel yapısı ile ilgi örnekler verdi ve Osmanlı’da bir kast sistemi olmadığı için toplumsal mobilizasyonun mümkün olduğunu belirtti.

Türkiye’de Osmanlı’dan sonra kurulan rejimin ne faşizm ne de askeri diktatörlük olduğunu, bu rejimin demokrasi de olmadığını vurgulayan Belge, “Böyle bir yapı olsa olsa Bonapartizm olarak adlandırılabilir” dedi.

Ona göre bu rejim AKP ve Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte değişti, hem de oldukça radikal bir şekilde;

“İslami ideolojiye fazla yaslanan bir iktidar ortaya çıktı. Laiklik-İslam ayrışması son dönemde her şeyi altına alacak kadar büyüdü. Bugün kültür savaşı denildiğinde çoğunluğun anladığı şu; hangi kültürü hakim kılacağız. Kültürü hakim kılmak için bunu hakim kılacak kadrolar, siyasi mücadele, şunlar bunlar lazım. Galebe çalmak temel fikrinden vazgeçmek, bir kesimin diğer kesime bir şeyi zorla empoze etmesi… Bununla bir kültür birliği yaratma hayalinden vazgeçilmesi gerek.”

“Sonuç olarak, kültürün melezleşmesi gerek” diyen Belge, insan etkileşimleri olmadan ne medeniyet ne de kültürün var olamayacağını belirtirken, “Şimdiye kadar yapmadığımız şeyler yapmamız gerek, bir demokrasi kurmamız gerek” diye ekledi.

Kıraathane’deki bu sohbetin ardından Belge’yle bu konudan biraz ayrılarak, “Step ve Bozkır” ile “Şairaneden Şiirsele” kitapları üzerinden kısaca Türkiye’de edebiyatı yahut Türkiye edebiyatını konuştuk.

Son kitaplarınızdan birinde (Step ve Bozkır) Türkiye ve Rusya edebiyatını karşılaştırıyorsunuz. Türkiye edebiyatı yazarlarının Rusya edebiyatı kadar görkemli bir edebiyat yaratamamasının altında yatan nedenler nelerdir?

Kitapta da anlatmaya çalıştığım gibi, çok daha ciddi bir hazırlığı var Rusya’nın -ki bunun büyük ölçüde büyük kısmı Petro zamanında oldu. Petro bizim Galatasaray mektebinden 58 tane mi ne açtı. Galatasaray 1863’tü galiba açıldığında. Petro bunları 1700 bilmem kaçta açtı. Öyle olunca nicelikler çok fark ediyor. Ve tabi her bakımdan daha hazırlıklı bir toplum olarak o şeye Ruslar girdiler. Rusların ‘çünkü şimdi biz geçmişimize mi ihanet ediyoruz’ diyecek bir altın çağları yoktu. Altın çağa erişmek istiyorlardı. Gelecek boyutunda olan bir şeydi. Osmanlı altın çağını yaşamıştı ve ondan kopmaktan korkuyordu. Bunun için de habire bütün yenilikleri sınırlı tutmaya çalışıyordu.

Kelimenin gerçek anlamı ile “Türk aydınının çeviri odasında doğduğunu” söylüyorsunuz. Hem aydının hem sivil toplumun hayli cılız olması bundan mı kaynaklanıyor?

Evet, yani bunu da Osmanlı toplumunun ciddi bir ayıbı olarak da söylemek gelmiyor içimden. Çünkü dünyadaki birçok yerde benzer sosyal yapılar vardı. Çin’de insanlar daha allame değildi. Hindistan’da herkes Oxford mezunu olmuyordu. Ama bu Sanayi Devrimi’ni yaratarak dünyanın gidişatını değiştiren Batı ve onun gibi olamayan toplumların hikayesi. Dolayısı ile evet, yani Osmanlı ve ardından da Cumhuriyet Batılı bir toplum gibi olamadı. Ama Batılı olamayan şu kadar toplumdan biri oldu.

Rusya ve Türkiye edebiyatının devletle mesafesi konusunda neler söylersiniz?

Orada şu hikaye var. Bir başka kültürü öğrenmeni istiyor devlet, Batılılaşmak için. Seneye bunu öğreneceğin bir yere göndermek gereğini duyuyor. Eğitimini al diyor. Şimdi bunun eğitimini alınca kendi durumuna bakıyorsun, buna hiç benzemiyor. Benim burada yaptıklarımı memlekette yapmıyoruz. Muhalif olmaya başlıyorsun. Muhalif olunca devlet sinirleniyor. Bunu da bir şey olarak kabul etmesi lazım devletin; madem ben bu işi yapıyorum şu kadar da fire vereceğim. Yani bir takım insanlar gidecekler, Fransa’da okuyacaklar. Bana muhalif olarak dönecekler. Bunlar da otokratik devletler oldukları için bunu istemiyorlar. Onun için orada devamlı bir keşmekeş var. Bir çekişme, itiş kakış var.

“Şairaneden Şiirsele” adlı kitabınızda İkinci Yeni şiirini tartıştınız. Sizce İkinci Yeni gibi bir şiirin ortaya çıkmasının toplumsal ve siyasi etmenleri nelerdir?

Siyasiden önce şiirin kendi içindeki bir şey de kötü bir şairaneden geliyordu. Ayrıca kesintilere uğramış bir şairaneliği deklamasyon, bağırtı çağırtı edebiyatı ile bu sefer bunu sadeleştirmeye çalışan, bunu sadeleştirirken şiiri iyice yalın bir hale getiren bir Birinci Yeni hareketi var. Edebiyatta, sanatta zaten akımlar hep birbirlerine kontra bir diyalektik içinde gelişirler. Ona karşı da İkinci Yeni şiirde siyasetten çok şiirin kendi iç meseleleriyle bu oluşum ortaya çıktı.

Bazı eleştirmenlerin bu şiirin anlamsız bir şiir olduğuna dair eleştirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yani anlamıyorlar ve anlamsız buluyorlar.

Söylendiği gibi İkinci Yeni şiirini “sivil bir şiir” olarak nitelemek mümkün mü?

O da bana bir ayrı abartı gibi geliyor. Ece’nin “sivil” lafına düşkünlüğünden icat ettiği bir terim. Yani uzun boylu bir ciddiyeti yok.

İkinci Yeni şairlerinden Ece Ayhan İkinci Yeni şiirini “Cumhuriyet’le hesaplaşma” şiiri olarak niteler. Sizce bu niteleme doğru mu?

İkinci Yeni’nin tamamı böyle bir şey yapmıyor. Ama Ece yapıyordu bunu. Ve o anlayış içinde, genel olarak İkinci Yeni’yle başlayan anlayış içinde yapıyordu. Ve İkinci Yeni’yi savunmak için de, gelen saldırılardan o da İkinci Yeni’ye içinde olmayan bir misyon yüklüyordu. Bunlar da bana abartılı geliyor.

Cumhuriyet sonrası şiir akışı içinde Nazım Hikmet’i nereye koymak gerekir?

Şimdi bu Cumhuriyet’e geçerken iki tane ciddi adam var; Ahmet Haşim, Yahya Kemal. Bunların ikisi de modern şiir yazdılar, modernist bir şiir yazmadılar. Modernist olmadılar. Hatta tam tersine geçmişe bağlı adamlardı. Ve o işte Yahya Kemal’in mesela önemli teknik şeyi, bu açık ve kapalı heceleri, aruzun uzun ve kısa hecelerine karşılık açık ve kapalı Türkçe hecelerle bir benzer nağme ritim tutturması gibi. Yahya Kemal şiiriyle şarkılarını Münir Nurettin yazdı. İşte dönülmez akşamın ufkundayız. Ondan dönülmez akşamın ufkundayız yazılabiliyor. Nazım’la senfoni yazılabilir.

Nazım Hikmet şiirini bir anlamda Kemalist bir şiir olarak değerlendirebilir miyiz?

Nazım’ın şiirinde şey vardır hep, kominternin benimsediği pozisyonlara omuz vermek. Komintern Kemalizme prim verdiği için, Nazım da “demek ki bu gerekiyor” deyip böyle yapıyordu.

Previous post
Murathan Mungan’ın yeni şiir kitabı raflarda: “Çağ Geçitleri”
Next post
Kadın özgürlük mücadelesine tiyatrodan bir bakış: 'Aklı Olan Delirsin'