Ana SayfaYazarlarNejat UğraşOrtadoğu’da kapan kanunu – Nejat Uğraş

Ortadoğu’da kapan kanunu – Nejat Uğraş

“Dünyanın her yerinde sürekli aynı dram, aynı dar sahne üstünde aynı dekorlar, kendi büyüklüğünün sarhoşluğu içerisinde başı dönmüş, köpürüp duran bir insanlık…”

Walter Benjamin


Nejat Uğraş*


Bu aralar Türkiye’nin Rojava’ya yaptığı askeri müdahale ve ABD’nin İmparatoru olan zat-ı muhterem dünya gündeminin merkezinde yer alıyor. Tarihteki her imparatorluk inişe geçip yıkılışa gitme sürecinde mutlaka bir Caligula sahneye çıkarır. Roma’nın atına danışan deli İmparatoru Caligula’nın saçmalık ve cinayetleri sayısız sanat eserine malzeme olmuştur.

Eski imparatorluk örneklerine dalıp zaman harcamanın anlamı yok. Yakın dönemde Sovyet İmparatorluğu’nun yıkılışında rol oynayan Boris Yeltsin’in sapıklığa varan davranışları herkesin malumu. Buna göre Amerikan İmparatorluğu’nun Caligula’sının adı ise Donald Trump. Birçok siyaset analisti iş insanı olmasından, tüccar olmasından dem vuruyor. Doğrusu işin bu yanına bakmak esası ıskalamak olacaktır. Esasen bilişsel, ahlaki ve siyasal olarak dağılmış bir kişi ile karşı karşıya dünya.

Mesele sadece Suriye politikasında değil. Meksika sınırına timsahlarla dolu hendek öneren, İran’la bölgeyi rahatlatan anlaşmayı yırtan, çevreye dair anlaşmaları iptal eden; taciz, yalan, para aklama ve benzeri suçlamalara maruz kalan birisinden söz ediyoruz.

Bunları yaparken öyle “Kürtlere ihanet etti” duygusunun etkisinde değilim. “Eşsiz bilgeliğimle” düşündüm cümlesini megalomaniye tanılamak zor olmasa gerek. Ancak Donald Trump, dünyayı ve insanları üzerinde tepineceği saha sanrısına sahip patolojik bir vaka. Sosyal medyada bir gün Kürtlerle alay edip, Türkiye’nin hoşuna giden laflar tweetliyor; sonraki gün Türkiye ile alay edip Kürtlerle ilgili pozitif tweetler savuruyor. Sanırım hem Kürtlere hem de Türklere zarar veren “kapan kanunu”nun bu kadar net sergilendiği başka bir dönem olmadı.

Emperyalist ajanda

Sıkça ifade ettiğim bir gerçeği bir kez daha vurgulamak isterim. Ortadoğu, epey zamandır artık dünya siyasetinin merkezi olmaktan çıktı. Küresel siyaset denkleminin merkezi farklı yöne kaymış durumda. Asya-Pasifiğin merkez haline geldiğinden sıkça söz ediliyor.

Kanımca bir eksen daha var. Küresel ısınma ve iklim krizi ile birlikte bir kuzeye kayma sürecinin de güçlü bir olasılık olarak belireceğini düşünüyorum.

Emperyal güçlerin Ortadoğu ajandalarındaki senaryo; çatışmalarının sürekli kılınıp, marjinal ekonomik kazançları arttırmaktan ibarettir. O yüzden ABD; Afganistan, Suriye ve Irak’tan çekilme hesaplarını epeydir yapıyordu. İran’a olası bir kriz benim söylediğimi yalanlamaktan çok teyit eder. Zira İran’a olası bir müdahale Ortadoğu’yu sonu gelmez bir kaosun içine sürükler. Sanırım olacak olan da budur.

Tam burada oldukça spekülatif bir önerme ileri süreceğim. Amerikan İmparatorluğu Caligula’sıyla birlikte artık sona doğru yaklaşmaktadır. Giderek içe kapanmacı, milliyetçi Protestan bir teknoloji cumhuriyetine yönelip, dünyayı istikrarsızlık ve ticaret açmazıyla korkunç çatışmalara sürükleme derdindeler. Silah satışı, tekrarlayan ekonomik ambargo tehditleri ve keyfi bombalamalar bunun en güçlü ipuçlarıdır.

İşte Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Rojava’ya müdahalesini ve sonuçlarını bu büyük resim içinde düşünmek gerekiyor.

Büyük resimde Rojava

Bu müdahalenin neden ve nasılından çok sonuçları üzerinde durmak istiyorum. Televizyon ekranlarında TC’nin tezlerini savunan tumturaklı oturaklı uzman ve akademisyenlere bakınca çok zor durumda olduklarını anlayabiliyorsunuz. Nitekim, “dünyanın hepsi bize karşı”, “Somali ve Katar dışında bugün falan ülkede bizi destekledi. Bevan kabile de desteğini açıklayacak”, “Rusya ve ABD’de hep vefasızlık yapıyorlar. Bizi oyalıyorlar. Ama ayıp ediyorlar” cümleleri bu yorumcuların tekrarlarını oluşturuyor.

Afrin dahil Türkiye’nin Rojava’ya yönelik tüm müdahaleleri ilk etapta çabuk sonuca ulaşmış gibi görünüyor. Ama orta ve uzun vadeli strateji açısından; hem siyasal hem sosyal hem de askeri olarak muazzam kayıplar üreteceği kuvvetle muhtemel. Zira kimi şoven duygularla, milliyetçi hamasetle Kürt siyasal kültürel canlanmasını durdurup, kırmak ve dağıtmak amacıyla yapılıp edilenler dünyanın büyük güçlerinin kurduğu oyuna bodoslama dalmaktan başka sonuçlar doğurmuyor.

Sorun artık Türkiye siyaseti üzerinde etkisi olan R. Tayyip Erdoğan’la ilgili olmayı çoktan aşmış durumda. Ortada bir devlet kararı var. İdeolojik kodlarını 1915′ in ruhundan alan büyük bir fokurdama yaşanıyor.

Enverist ideolojik harcın İslami çakıl taşlarınca bezenmiş son versiyonu epeydir Kuzey’de “kayyım” koduyla güncelleniyordu; tam saha pres eşliğinde. Bu akıl tutulmasına eşlik eden ekonomik küçülme, siyasal kapanma, daimi istikrarsızlık, savrulma, toplumsal fay hatlarının gerilmesi ve derinleşmesi yakın geleceğin gerçekleşmesi oldukça yüksek riskleri olarak politik algoritmanın Özal sonrası tabloyu işaret ettiğini de belirlemek gerekiyor.

Bu tabloya bakıp kendilerinin kazanacağını düşünen Kürtler de hayal kırıklığına uğrayacaklardır. Daha şimdiden Rojava’daki bazı kazanımların kaybolduğunu söylemek bazılarını kızdırabilir ama ne İsa’ya ne Musa’ya yaranmış birisi olarak, olası gerçekleri dile getirmeye çalışırken büyütülebilecek bir umuda tutunmak istiyorum. O da Kürt siyasetinin katılımcı demokrasi yönünde evrilerek dört parçada kendi özgün, öz savunma temelinde şiddetten arındırılmış barışçıl çözüm ve yönetim projelerini sunmasıdır.

Rojava devrimi kavramındaki “Devrim” kısmından geriye ne kalacağı yarın daha çok tartışılacaktır. Politik bir aktivistin işaret ettiği gibi. “İşler iyi değil. Kötü de değil. Ama eskisi gibi; hiç değil.”

Geri çekilme

ABD’nin Rojava’dan çekilişi uzun vadede Kürtlerin daha gerçekçi politikalara yönelmelerini sağlamak gibi dolaylı bir sonuç yaratacaktır. Uzun zamandır söyleniş amaçlarından uzaklaştırılan kavramların abartılı algılardan kurtarılmasını da sağlayacaktır. Dahası İran denkleminde de sürüklenen riskten kurtuluşu sağlamıştır.

Türkiye’nin büyük bir gürültü ve hamaset eşliğinde başlattığı bu savaş girişimi günün sonunda zaten sınırlarına dayanmıştı. Kürtler açısından ilk günlerde baş gösteren riskler bertaraf edilmiştir. TC’nin resmi ve milli devlet aklı içeriyi milliyetçi ve ırkçı retorikle konsolide etme konusunda baltayı taşa vurmuştur. Murat edilen ile olan arasındaki açı farkı yükseltilmek istenen şoven dalganın da sınırlarına dayandığını ve tıkanmanın milliyetçi bypassla aşılamayacağına işaret ediyor. Yani dış siyasetle iç siyaseti şekillendirme ve konsolide etme çabası net bir biçimde başarısızlığa uğrayacaktır.

Üzerinde çokça çalışılan “Yeni Osmanlıcılık” inananları için tam bir hayal kırıklığı olduğu önümüzdeki dönem tartışma başlıklarından birisi olacak gibi. Ama asıl sükûtu hayalleri Arapların Ortadoğu’da yükselişine herkesle birlikte yapacakları tanıklık olacak.

Söylenenleri toparlamak gerekirse bu savaşın iki kaybedeni vardır: Türkler ve Kürtler! Umarız ki yakın zamanda yeniden bir diyalog kapısı aralanır da meseleyi yeniden karşılıklı konuşma imkanı ortaya çıkar.

Bir tarafta barıştan korkan Avrasyacı tezlerle maceracılığa meyyal politik aktivite, karanlığa kürek çekerken; diğer tarafta çözüm kavramlarına sahip olduğu halde endişelerini takıntı haline getirerek hattı muğlaklaştıran yaklaşımın, eldekini koruma kaygısı artık zorlayıcı bir raddeye ulaşmış durumdadır.

Bugünlerde herkesin çatışmacı tezlere eğilimli olduğunun farkındayım. Lakin Rusya ve ABD iki halka karşı ünlü” tavşana kaç tazıya tut” antrenmanı yapıyorlar. Son dört yıldır Suriye’de her adımlarını senkronize bir biçimde atan Ortadoğu’nun koç başları “dönülmez akşamın ufkunda” çıkarlarını sağlama alacak yeni bir fasıl açtılar.

Bu son fasıldır diye düşünen Türk egemenleri, Rojava’yı kendi toprakları sanıp, savaşı da oyun sandılar. Türk egemenleri halen meseleye tedavülden çoktan kalkmış BOP penceresinden baktıkları için olup bitenler konusunda rasyonel bir akla da gel(e)miyorlar.

Öcalan’ın rasyonel devlet aklına yaptığı çağrı Kant’ın, “iktidara sahip olmanın aklın özgürce yargıda bulunmasını kaçınılmaz olarak sekteye uğratacağı” ve hummalı bir tutulmaya dönüşeceği gerçeği sonucu değiştirmiyor. Çağrı boşluğu dövmeye devam ediyor. Hâlâ…

Hülasa;

Kürt siyaseti aklının arkasındaki devlet arzusu ve kısmen totaliter eğilimlerle hesaplaşmak zorundadır. Bu konuda en çok bağlı olduklarını söyledikleri Öcalan’ın söylediklerini kendilerince yorumlayıp oyunu arzuladıkları mecraya akmasını sağlama çabasından vazgeçmelidirler.

Öcalan’dan gelen iki kavram olan “demokrasi” ve “özerklik” kavramları ciddi bir özeleştiri ile birlikte; yapı söküme tabi tutularak bir kez daha okumak gerekliliği, her zamankinden daha çok kendini dayatmaktadır.

Mezkur iki kavram esas olarak “klasik ulusal özerklik” mantığının dışında olduğu halde ısrarla bu sınırda tartışılmıştır. Özerklik esasen toplumsal-siyasal bir temel üzerine kuruluydu. Bu kavramlar epey bir zamandır uluslararası güçler ile kurulan ilişkilerin gölgesinde kaldılar.

Siyasetin güç denklemleri içinde esneklik göstermek önemlidir ama nihayetinde her dalgada yarattığı savrulmaların geri bildirimi de ne yazık ki ağır oluyor.

Bunun bilinciyle Ortadoğu’nun muhtemel çatışma ortamında zor da olsa “barış, demokrasi, eşitlik ve özgürlük” projeleri ve ilişkileri üzerinde bir kez daha düşünmek ve fakat yeniden ve yenilenerek düşünmek gerekiyor. Çünküsünü M. Foucault şöyle izah ediyor:

“Size ahlakımın üç unsurundan bahsedeceğim: [ilk olarak ] bize önerilen şeyleri sorgulamadan kabul etmeyi reddetme; ikinci olarak analiz etmenin ve bilmenin gerekliliği-zira yapmak zorunda olduğumuz hiçbir şey, bir bilgi gibi bir düşünce olmaksızın yapılamaz; bu, merak ilkesidir -ve üçüncü olarak yenilik ilkesi, yani önceki hiçbir programdan esinlenmemek ve şimdiye kadar düşünülmemiş, tasarlanmamış, bilinmemiş vs şeyleri düşüncelerimizin kimi unsurlarında ve davranışlarımızda arama…yani reddetme, merak ve yenilik.”


*Yurttaş
Previous post
Yoksulluk sınırı 6 bin 700 liranın üstünde, 'gıda harcamaları karşılanamıyor'
Next post
Kayseri'de kadın cinayeti: Çiğdem Tokgöz öldürüldü