Ana SayfaKitap‘Yeni Türkiye’ dönemecinde 10 Ekim ve Bizim Ali – Özlem Ergun

‘Yeni Türkiye’ dönemecinde 10 Ekim ve Bizim Ali – Özlem Ergun

HABER MERKEZİ – 10 Ekim Katliamı’nda yaşamını yitiren Ali Kitapçı’nın hayatı ve yakın dönem sendikal hareketlerle Türkiye’deki anarşizmin önemli dönemeçlerini mercek altına alan “Anarşist Bir Demiryolcunun Hikayesi, Bizim Ali” kitabı Kaos Yayınları’ndan çıktı. Cem Gök’ün kaleme aldığı kitabı Özlem Ergun inceledi.


Özlem Ergun


“Bizim Ali’nin hikayesi aslında farklı dönemlerden bildiğimiz başka başka insanların da hikayesi. Bu düzeni yıkmak için ölmeye hazır liseli çocukların; Sakarya Caddesi’nde bira içerken dertlenen, dertleşen, sevinen, umut eden ve düş kırıklığına uğrayan solcuların; küçük zaferler kazanıp büyük yenilgiler yaşayan ve el yordamıyla yönünü bulmaya çalışan yeni yetme anarşistlerin ve artık daha sağlam bir örgüt kurmalıyız diye kafa göz olmasa da gönül kıran eskilerin; Türkiye’de polisten ilk gazı yiyen kamu emekçilerinin ve aklındaki ilk sorun eve gitmeden yıkanmak için bir sabun ve bir havlu almak olan demiryolu makasçısının; dünyanın dört bir yayında direnen emekçilerin ve güneşli bir Ekim sabahında savaşa karşı sesini yükseltirken katledilenlerin hikayesi. Yani Bizim Ali’nin hikayesi, bizim hikayemiz.” 

10 Ekim 2015’de Gar katliamında öldürülen 103 candan biri olan Ali Kitapçı’nın hayatı ile birlikte yakın dönem sendikal hareket ve Türkiye’deki anarşizmin önemli dönemeçlerini işaretleyen ‘Anarşist Bir Demiryolcunun Hikayesi, Bizim Ali’ kitabı böyle başlıyor.

Yazar ve avukat Cem Gök’ün titiz kaleminden çıkan, büyük ölçüde tanıklıklara dayandırılan, Kaos Yayınları’nın okur ile buluşturduğu Bizim Ali, Türkiye’deki anarşizm ile birlikte 12 Eylül sonrası örgütlü işçi hareketinin de belgesi niteliğinde.

Sendikal hareket içinde kara bayraklı bir işçi: Ali Kitapçı

Türkiye anarşist hareketinin ilk sendikacısı olarak anılan, grevlerde trenleri durduran, kapıları zincirleyen, rayları kapatan örgütçü ve mücadeleci bir işçi Ali Kitapçı…

Devlet Demiryolları (TCDD) bilgi işlem servisinde çalışan Ali Kitapçı, Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası (BTS) Ankara şube sekreteriyken 10 Ekim’de patlatılan bomba ile öldürüldüğünde 57 yaşındaydı.

1958 yılında Sivas’ta hakim bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen, lisenin ardından ilk gençliği 12 Eylül günlerine takılan Kitapçı önce Libya’ya gider.

Çalışma yaşamıyla tanışmasıyla örgütlenme faaliyetleri aynı yıllara rastlar.

Sonra Fas’a ardından İngiltere’ye gidecek olan Kitapçı, ilk iş olarak burada dil öğrenir.

İngiltere’de Thatcher’e karşı büyük madenci grevlerinin başladığı dönemde tanıştığı anarko-sendikalistlerin söylemlerinden, polise karşı direnişlerinden etkilenir ve o zamandan sonra kendini anarşist olarak tanımlamaya başlar.

Yükselen işçi hareketi ve 89 Bahar Eylemleri

Ali Kitapçı 1987 yılında Türkiye’ye dönüp TCDD’de çalışmaya başladığında 12 Eylül sonrasının politik ve toplumsal atmosferi şöyledir:

“Kapitalist sınıf 1980 öncesindeki gibi güçlü ve dinamik bir işçi hareketinin varlığı halinde neo-liberal politikaların hayata geçirilemeyeceğini bilmektedir. Bunun için bir askeri darbeyle işçi mücadeleleri bastırılmış, grevler yasaklanmış, sendikalar kapatılmıştır. Mücadelenin tekrar yükseltilmesini önlemek için de sendikal örgütlenmeyi ve yasal grevi zorlaştıran düzenlemeler yürürlüğe sokulmuş, dünyadaki emsalleri gibi düzenle uyumlu, işlevi işçi sınıfını patronla uzlaştırmak ve uysallaştırmak olan sendikalar yaratılmaya girişilmiştir.”

Ancak aşağıdan gelen işçi hareketini engellemenin mümkün olmadığı 1989 yılına gelindiğinde görülecektir ki,  ‘89 Bahar Eylemleri’ olarak anılan dönem işçi hareketinin 12 Eylül sonrası ilk olmasa da en güçlü çıkışı olarak bir tür işaret fişeği gibidir.

Eylemler öncesinde hükümetin yüzde 40, Türk-İş’in yüzde70-80 zam önerilerine karşılık işçiler yüzde 140 oranında zammı kabul ettirmeyi başarırlar.

“Baban ne iş yapıyor?: Trenleri durduruyor”

Bu dönemle birlikte ilerleyen yıllarda da işçi hareketinin ön saflarında yer alan Kitapçı’nın eşi Emel Iraz’la tanışması da yine sendikal faaliyet sırasında olur.

1998 yılında evlenirler: “Mücadele içinde tanışmışlardır ve o zamana kadar ayrı ayrı sürdürdükleri mücadeleyi birlikte yürütmeye başlarlar. Birlikte gözaltına alınacakları, birlikte yargılanacakları, baskı ve soruşturmalarla geçen ama mücadeleden vazgeçmeyecekleri bir dönemdir bu.”

Önceki ve sonraki diğer tüm dönemlerde olduğu/olacağı gibi…

Bütün itirazlara rağmen ‘Artun Siyah’ adını koydukları oğullarının okula başladığında “Baban ne iş yapıyor?” sorusuna verdiği yanıt,“Babam trenleri durduruyor” olacaktır.

“Ali’den güveni öğrendim, sendikayı öğrendim, dayanışmayı öğrendim”

12 Eylül sonrasının işçi hareketleriyle iç içe geçen Ali Kitapçı’nın yaşamının ve kişiliğinin en belirgin özelliği ise dayanışmadır.

Polisin sert saldırılarına maruz kalan ODTÜ öğrencilerine destek olmak için sendikadan arkadaşlarını toplayıp ODTÜ kapısına dayanmaktan, kredi kartı borcunu ödeyemediği için hapis cezası alan yoldaşının borcunu ödemeye kadar hayatın her alanında dayanışmayı örgütleyen isimlerin başında gelir.

Ölümünün ardından arkadaşları, “O yıllarda Ankara’dan İstanbul’a sık sık seyahat ederdik. Görüşmelere, toplantılara ya da eylemlere katılmak için. Giderken cebimize harçlık koyardı ki büyük ihtimalle kendi cebinde beş kuruş parası kalmazdı. Hep, “Biz, birbirimize güvendiğimiz sürece güçlüyüz” derdi. Ben Ali’den güveni öğrendim, dayanışmayı öğrendim, sendikayı öğrendim. Ali gittikten sonra sendikanın dayanışma ruhunun eksik kaldığını düşünüyorum” diyeceklerdir.

Yönetenlerin baskı, zorbalık, zülüm sicilleri kadar eski ve onunla yaşıt toplumsal mücadele zamanlarının birinden daha geçerken yaşandı 10 Ekim Gar katliamı…

Ali ve Ali gibilerin direniş hikayeleriyle birlikte, bugünkü tek adam rejiminin ‘Yeni Türkiye’ dediği yerde tüm eski zorbalıkların uygulamaya konulacağı dönemeçlerden biri olarak da tarihe geçti.

Ne olmuştu? Neden olmuştu?

Bundan dört yıl önce tarihler 10 Ekim 2015 Saat 10:04’ü gösterdiğinde Ankara’nın orta yerinde patlatılan bomba ile 103 kişi öldürülüp 500’e yakın kişi yaralandığında Türkiye’nin en kanlı siyasi katliamı da gerçekleştirilmiş oldu.

Saldırının hedefi; sendikalar, meslek örgütleri ve demokratik kitle örgütlerinin çağrısıyla planlanan ‘Emek, Barış ve Demokrasi’ mitinginin katılımcıları yani örgütlü emekçiler ile barış ve demokrasi taleplerini dillendiren muhalefet cephesiydi.

7 Haziran seçimleri ile başlayan ve 10 Ekim Gar katliamına giden süreç, 5 Haziran’da 5 kişinin öldürüldüğü 100’den fazla kişinin yaralandığı Diyarbakır HDP mitinginde patlatılan bir başka bomba ile başladı, Suruç’ta 33 gencin katledildiği yine 104 kişinin yaralandığı Suruç katliamı ile sürdü. Sonrası 10 Ekim…

HDP’nin yüzde 10 barajını aşarak yüzde 13.1 oy oranı ve 80 milletvekili ile parlamentoya girebildiği seçim olan 7 Haziran’da bir başka ilk daha gerçekleşmiş, AKP tarihinde ilk kez meclis çoğunluğunu kaybederek tek başına iktidar olamamıştı.

7 Haziran’ınbir anlamı da, seçim kampanyasını ‘Yeni Türkiye’nin inşası için başkanlık sisteminin şart olduğu’ propagandası üzerine kuran AKP’nin toplumsal rızayı kaybettiğiningörünür hale gelmesi oldu.

AKP’nin tek başına iktidar olamayacağı bu 7 Haziran tablosu sonrası, özgün birsiyasal markajla siyasetdenklemi bloke edildi ve 1 Kasım’da seçimlerin tekrarlanmasına karar verildi. Yani 7 Haziran seçim sonuçları fiilen yok sayıldı.

7 Haziran’ın hemen öncesinde Erdoğan “400 milletvekilini verin bu iş çözülsün”, hemen sonrasında ise danışmanı Burhan Kuzu “Evet, seçim bitti, millet kararını verdi. Ya istikrar ya kaos dedim, millet kaosu seçti hayırlı olsun” dediğinde, ‘Yeni Türkiye’nin nasıl bir yere benzeyeceğinin tarifi de az çok yapılıyordu.

Kanlı Pazar’dan 10 Ekim’e…

Kanlı Pazar’dan 1 Mayıs 77’ye, Çorum-Maraş katliamlarından 12 Eylül darbesine ve oradan Gazi ve Sivas katliamına uzanan bir tür kanlı tedrisat geleneğine 7 Haziran-1 Kasım arasında yenilerinin eklenmesi, iktidar sahipleri için bugünkü tek adam rejimini mümkün kılacak yolun taşlarının döşenmesinden başka bir şey değildi.

Yazar Cem Gök: Katliamlar, rejimin restorasyon çabalarının ürünüydü

Devletin varlığını devam ettirebilme koşulunun savaş ve savaş tehdidi olduğunun Suruç ve 10 Ekim katliamlarıyla bir kez daha görüldüğünü belirten yazar Cem Gök, “Suruç katliamı sonrasında Kürt ulusal hareketiyle yeniden savaş süreci başlarken, 10 Ekim katliamı ile yükselmekte olan savaş karşıtı tepkinin önüne geçmek için toplum terörize edildi. En genel anlamıyla toplumsal muhalefet, sokakta mücadele etmeyi bıraktı ve politik hegemonyasını yitirdiği 2015 yılı Temmuz ayından itibaren yaşananlar aslında rejimin içinde bulunduğu yapısal krizin ve restorasyon çabalarının ürünüydü” diyor. Ve ekliyor:

“Yaratılan korku iklimi dağıtılacak elbette ve ne yaparlarsa yapsınlar bilmedikleri bir yerde, beklemedikleri bir anda yıkılacak kaleleri ve sarayları toprağın altında filizlenen çınar tohumları tarafından. Ali gibi sıradan insanlar tarihi yazmaya devam edecekler bulundukları yerlerden. 10 Ekim katliamı yargılamaları 3 Ağustos 2018 tarihinde bitti, katil onlarca kişiyi karşısında ayağa kaldırdı, hükmünü açıkladı: ‘Devlet suçsuz’ ve çıktı gitti. Ama Ali’nin hikayesi bitmedi… Oysa her hikayenin bir bitiş anı olmalıydı. Ama bu hikayenin yok. Çünkü hikayesi kendinden sonra devam edecek bir kahramanı anlatıyor; baskı, zorbalık, sömürü ve bunlara karşı direniş ne zaman bitecekse o zaman bitecek olan…”

Previous post
Bir çocuğun gözünden savaşın dehşeti: Kosinski’nin “Boyalı Kuş”u beyazperdede
Next post
Zonguldak’ta maden ocağında göçük: Bir işçi hayatını kaybetti