Ana SayfaManşetEren Keskin: Fütursuzca tutuklamalardaki amaç topluma korku salmak

Eren Keskin: Fütursuzca tutuklamalardaki amaç topluma korku salmak

HABER MERKEZİ – Birçok hak savunucusu ya tutuklu ya da tutuklanma tehdidi altında. Hak savunucularının hedefte olması haklarını savundukları kişilerin durumunun vahametini de gösterdiği için ayrıca önemli. Kendisi de bir hak savunucusu olan, hakkında onlarca dava açılan İnsan Hakları Derneği Eş Genel Başkanı Eren Keskin’e durmak bilmeyen bu hak ihlallerini sorduk. Keskin, “AKP’nin derin devlet ile uzlaşmasından sonra çok daha büyük hak ihlalleri yaşamaya başladık” diyor. “1915’in İttihatçı anlayışının hala devrede olduğunu” belirten Keskin, gözaltı ve tutuklama furyasına dikkat çekerek, “Fütursuzca tutuklamalardaki amaç topluma korku salmak. Farklı bir süreç yaşıyoruz ama biz ‘mücadeleye devam’ diyoruz” diye belirtiyor.


Söyleşi: Marta Sömek


Hak savunucuları üzerindeki baskıyı nasıl görüyorsunuz? Sizin de hakkınızda birçok dava var, bunlara da değinerek bir değerlendirme yapabilir misiniz?

Ben yaklaşık 30 yıldır insan hakları mücadelesi içerisindeyim ve her dönem bize yapılan baskılar vardı, ben baskı olmayan bir dönem hatırlamıyorum. Ben 90’larda başladım ve 90’larda da yine hakkımda birçok dava açılmıştı; cezaevine girdim, birçok arkadaşım öldürüldü, kendim silahlı saldırı yaşadım. Bu nedenle ben sadece bugünü değerlendirerek ya da sadece Erdoğan karşıtlığı üzerinden bir muhalefet geliştirmenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Bu bize Türkiye Cumhuriyeti devletini unutturuyor çünkü.

1915’ten bu yana var olan zihniyetin hala iktidarda olduğunu düşünüyorum. Ancak AKP’nin derin devlet ile uzlaşmasından sonra çok daha büyük hak ihlalleri yaşamaya başladık. Mesela AKP iktidara geldiğinde “Artık beyaz toroslar dönemi bitti” denmişti ama şimdi o beyaz torosların şoförlüğünü yapan kişiler yine iş başındalar. Bugün Mehmet Ağar ve Tansu Çiller hiç çekinmeden AKP mitinglerinde boy gösterebiliyorlarsa eğer, Süleyman Soylu İçişleri Bakanı olabiliyorsa eğer, demek ki 90’ların anlayışları hala iktidarda ya da 1915’in İttihatçı anlayışı…

Bu sebeple ben bir genelleme yapmak gerektiğini düşünüyorum. Devlette devamlılık esas. Devlet, kırmızı çizgileri söz konusu olduğunda, Kürdistan meselesi, Ermeni soykırımı, Kıbrıs meselesi gibi sorunlar gündeme geldiğinde, farklı bir düşünceye tahammül edemiyor. Bugün de aynı şey geçerli.

AKP ilk iktidara geldiğinde başka bir dil kullanıyordu, daha ‘Avrupa Birlikçi’, daha eski dönemi eleştiren. Ama ne oldu o da o yapıyla uzlaştı? Onun uzlaşmasıyla birlikte yeniden çoklu bir baskı süreci başladı. Ben şaşırmıyorum çünkü ben devleti tanıyorum. Hiçbir kişi devletin önüne geçmez. Türkiye Cumhuriyeti devletinin çekirdek yapısı, o derin devlet dediğimiz yapı her zaman varlığını koruyor. Bu nedenle şaşırmıyorum. Ama ben şu durumun değişmemesine şaşırıyorum. Kendisini muhalefet olarak tanımlayanların çok büyük bir bölümü de İttihatçı. Sağcı ya da solcu olabilirler ama İttihatçı gelenekten besleniyorlar. Bence temel sorun burada. Biz 1915 Ermeni ve diğer Hıristiyan halklara yapılan soykırımı bugün tartışamıyoruz, hala solcular bile bunu tartışmıyor. Siz bu durumdaysanız… Devleti zaten tanıyoruz. Sizin talepleriniz bu noktada yükselmediği sürece devlet değişmez. Devleti tanıyan biri olduğum için yaşadıklarımıza şaşırmıyorum.

Son olarak İHD’den Raci Bilici’ye 15 yıl hapis istemiyle dava açıldı. İHD’ye dönük baskıları geçmiş yıllarla mukayese ederseniz neler söylersiniz?

İHD, 1980 askeri darbesinden sonra kurulmuş ilk sivil toplum örgütü ve coğrafyamızda tanınan en büyük insan hakları örgütüdür. Ama buna rağmen her dönemde baskı altında olmuş bir örgütüz biz. Birçok yöneticimiz öldürüldü, şubelerimiz bombalanıp, kapatıldı. Yine bugün de İHD’ye yönelik baskılar devam ediyor. Tutuklu olan şube yöneticilerimiz var, Raci Bilici’ye açılan dava var, yeni Yargı Paketi’yle Yargıtay’a gidecek 17 yıl 2 ay kendi hapis cezam var, birçok arkadaşımızın hakkında açılmış çok sayıda dava var ama İHD’ye yönelik baskıları genel olarak diğer toplumsal baskılardan da ayırt edemezsiniz. Böyle bir süreç yaşıyoruz.

Ben ifade özgürlüğünün bu kadar örselendiği, bu kadar kolay tutuklama kararlarının verildiği başka bir süreç hatırlamıyorum. 90’larda bile sizin hakkınızda bir ceza verilirdi, ceza kesinleştikten sonra tutuklama yapılırdı ama şimdi daha ifadeye gittiğiniz anda sizi tutukluyorlar. Yani farklı bir süreç yaşıyoruz, sonuçlarını yaşayarak göreceğiz ama biz ‘mücadeleye devam’ diyoruz.

Cezaevlerinde hasta tutuklular yaşamını yitiriyor ve yine sıkça hak ihlalleri yaşanıyor. Son örneği Osmaniye Cezaevi. Tutuklular 10 günü aşkındır hak ihlallerine karşı açlık grevinde.

Cezavlerinde durum gerçekten çok kötü, her şeyden önce birçok hasta mahpus var ve bunlar birer birer yaşama veda ediyorlar. Adli tıp, bir resmi bilirkişilik kurumu, bir devlet kurumu maalesef ki Adli tıpta görev yapan hekimler devlet nasıl isterse öyle raporlar yazıyorlar. Benim müvekkili olduğum hasta mahpuslar da var, başka arkadaşlarımızın müvekkilleri de var, hasta mahpuslar açısından son derece kötü bir durum. Bunun dışında en ufak bir itiraza, en ufak bir hak talebine disiplin cezaları veriyorlar. Aylarca aileleriyle görüşemeyen mahpuslar var cezaevlerinde. Yine ailelerinden çok uzak cezaevlerinde kalan mahpuslar var, birçoğu yol paraları olmadığı için cezaevine çocuklarını ziyarete gidemiyorlar. Cezaevlerindeki çocukların, transların, trans kadınların, LGBTİ+ bireylerin ve hepsinin durumunun tartışılması gerekiyor fakat cezaevleri konusunda hiçbir sonuç alamıyoruz ve durum çok vahim.

İzmir’de gazetecilerle beraber tutuklularla dayanışma içinde olan hak savunucuları tutuklandı. Gözaltına alınıp birkaç gün içinde apar topar cezaevine konuldular. ‘Yargı Reformu’ndan bahsedildiği bir dönemde bu ve benzeri tutuklamaları nasıl değerlendirirsiniz?

Tutuklama kararlarının bu kadar fütursuzca verildiği başka bir süreç hatırlamıyorum, ironik bir durum bu. Yargı Paketi’nin hazırlandığı, 1. Yargı Paketi’nin yasallaştığı böyle bir dönemde hala insanlar ifade özgürlüklerini kullandıkları için tutuklanabiliyorlar. Demek ki hiçbir anlamı yok bu Yargı Reformu Paketlerinin. Sizin düşünceniz devletten farklıysa, devlet gibi düşünmüyorsanız siz potansiyel suçlusunuz demektir. Aslında bu tutuklamaların bir nedeni de şu: korku salmak. Yani “hiçbiriniz konuşmayın, hiçbiriniz sokağa çıkmayın”. İzmir’de tutuklanan arkadaşlarımız, insan hakları savunucuları ve gazeteciler, hepsini yakından tanıyoruz. Eminim ki, belki 1. celse belki de 2. celsede tahliye olacaklar ama burada tutuklamalardaki amaç topluma korku salmak; “konuşmayın, soru sormayın, sorgulamayın” demek. Bunu yapmaya çalışıyorlar.

Yani “Yargı Reformu”nu gerçek bir reform olarak görmüyorsunuz. Peki, baskıların artarak sürdüğü dönemde gündeme gelen Yargı Paketi bize ne söylüyor, gerçek bir reform nasıl mümkün?

Tabii ki gerçek bir reform değil. Bana göre gerçek reform şudur; Türkiye Cumhuriyeti’nin kırmızı çizgilerinin özgürce tartışılacağı bir ortamın sağlanmasıdır. Biz her 24 Nisan’da “1915 Soykırımı tanınsın, tazmin edilsin” diye açıklama yapıyoruz, 2 yıldır bu açıklamalarımız engelleniyor. “Soykırım kavramını kullanmadan yapın” diyorlar, biz de bu kavramı kullanarak yapmayı istiyoruz, engelleniyoruz. Ben 1915 Soykırımı’nı, Kürdistan meselesini, Kıbrıs meselesini özgürce tartışabileceksem ve benden farklı düşünen bir insanla aynı haklara sahip olarak tartışabileceksem eğer, işte reform odur. Bugün yapılanlar sadece geçici, hiçbir anlamı, içeriği olmayan, sadece oyalayıcı yöntemlerdir ve asla gerçek bir reform değildir.

Previous post
Bakan Kurum'a göre “Sur’da hiç kimse yerinden taşınmaya zorlanmadı”
Next post
Batman’da kadınlara yönelik şiddete karşı giydirilen otobüslere engel