Ana SayfaManşetSiyasetin Kürtsüzleşmesi ve demokratik siyasette ısrar – Mehmet Nuri Özdemir

Siyasetin Kürtsüzleşmesi ve demokratik siyasette ısrar – Mehmet Nuri Özdemir


Dünyada Kürtler konuşulurken Türkiye’de siyasetin Kürtsüzleşmesine karşı HDP’nin çekilmemesi, Kürtlere onurlu bir yer açarak müzakere ve kongre partisi olabildiği oranda daha anlamlı ve sonuç alıcı olacaktır. Yerli ve milli kodlarla oluşturulmak istenen yeni askeri ve savaş toplumuna karşı demokratik ve barış toplumunun genişleyip büyümesi de bu siyasetin başarısına bağlıdır.


Mehmet Nuri Özdemir


Savaş ve şiddet politikaları siyaset alanını her zaman daraltmıştır. Savaş ile oluşturulan askeri toplumlar tüm dünyada çok boyutlu sorunların merkezleri durumundadır. Bu tür toplumlar suç ile siyasetin iç içe geçmesi ile karakterize edilen zayıf toplumlar olarak tanımlanır. Kürt meselesindeki çatışmalı sürece Suriye savaşının eklenmesi ile birçok sorunun rafa kaldırılarak demokratik siyaset alanından hızla uzaklaşılması Türkiye’yi kaotik merkezlerden biri haline getirdi. Bilindiği gibi tüm dünyada uzun süreli savaş hali devletlerin imajını bozan bir olgudur.

Buradan hareketle, Türkiye siyaseti açısından uzun süredir yaşadığımız ve ilerde de karşılaşacağımız temel çelişki büyük ihtimalle ‘yeni askeri ve savaş toplumu’ ile buna karşı direnen ‘demokratik ve barış toplumu’ arasında olacaktır. Kiminin “faşizmin kurumsallaşması” olarak ifadelendirdiği ve iktidarını kalıcı hale getirmek istediği bu toplum biçiminin başarılı olmasının koşulu demokratik siyaset alanının bertaraf edilmesine bağlıdır. Demokratik siyasetin kurucu rolünü ve savunmasını omuzlamış olan Kürtlerin Türkiye siyasetinde alacağı pozisyon bu çelişkinin kilit noktasıdır.

Toplum dışı bir parti olarak AKP

Sistematik hale gelen askeri ve siyasi operasyonlar, HDP vekillerine her gün yeni fezlekelerin hazırlanması, doğrudan demokrasinin alanı olan yerel yönetimlerin cumhurbaşkanlığına bağlanma çabaları ve belediyelere kayyımların yeniden atanması ile Türkiye’de olay odaklı bir siyaset hakim kılınmaya çalışılıyor.

Bu olaylar, ‘yeni askeri ve savaş toplumunun’ güncel aşamaları sayılabilir. Özellikle İstanbul seçiminin iptal edilmesi ve hemen sonrasında 2. kayyım atamaları ile birlikte serbest ve rekabete dayalı seçimlerin üzerine gölge düşürüldü ve evrensel bir hak olan seçme-seçilme hakkına büyük bir darbe vuruldu.

AKP iktidarının kibirli hali şüphesiz ‘yeni askeri ve savaş toplumunu’ ve buna paralel genişleyen otoriterleşmeyi sürekli tetiklemektedir. İktidar bu duruşu ile kendisine siyaseten yapılacak tüm eleştirileri en başından otomatikman boşa çıkarabilmektedir. İktidara yönelik bir eleştiri yaptığınız zaman, yaratılan korku imparatorluğunun dışında belki de ondan daha tehlikeli olan başka bir şey, kendi kendinizle konuşuyormuş gibi bir hissiyata kapılmanızdır. Birçok insan bu ruh hali ile iktidarın hem kendisi hem de hükümet etme biçimi ile ilgili söz kurmanın gereksiz ve anlamsız olduğunu düşünüp eleştirmekten vazgeçiyor. Bu vazgeçme hali, bir taraftan tam da iktidarın istediği şekliyle, “ne yaparsanız yapın, ben yine bildiğimi okuyacağım” algısını beslerken diğer taraftan kaderimize razı olmamızı isteyen kulluk sisteminin kurumsallaşmasına olanak tanıyor.

İktidarın bu siyasi tekniği bilinçli bir tercihin sonucu olup, iktidar ile muhalefet arasındaki eleştirel-kamusal ara tabakanın ortadan kaldırılmasına ve nihai olarak siyasal eyleyişin toplum dışı bir karakter edinmesine yol açıyor.

Siyasi lidere sadakatin hakim olduğu bu siyasal kültür, maalesef ülkenin sınırlarını ve normlarını belirlemeye devam ediyor. Demokrasi ve cumhuriyet rejiminin tedricen ortadan kaldırılmasına kadar gidecek olan bu irrasyonel durum, toplumda telafisi zor olan siyasi depresyonları tetikliyor ve toplumda kalıcı tahribatlara neden oluyor. Daha önce ordu vesayetinin baskısı altında kırılgan hale gelen demokratik siyaset alanı şimdi de adeta yarım kalan işi bitirmek için elinden geleni ardına koymayan İslamcı sivil vesayet eliyle tamamen ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. İktidarın halk iradesine el koyma keyfiyetini rutin bir uygulamaya indirgemesi karşısında muhalefetin tavırsız kalması, kuralsız bir şekilde gelişen yeni rejimin kurumsallaşmasını kolaylaştırıyor.

İktidarın yerli ve milli muhalefet inşası

İktidar, beka politikasını kalıcı ve güvenli bir zırh haline getiren pozisyonuna her gün yeni kutsiyetler ekleyip muhalefeti de yerli ve milli bir karaktere dönüştürmeyi başardı sayılır. Muhalefetin, iktidarda somutlaşan ilahi iradeye eklemlenmesi ile iktidarın yaptığı tüm işler toplumun gözünde devlet adına yapılmış, eleştirilemez, sorgulanamaz bir tabu haline geliyor. Manipülatif bir ikna yöntemi ile menfaatleri birleştirmiş gibi yapan iktidar, bu şekilde siyasi rekabeti ortadan kaldırmayı başarıyor.

Muhtemeldir ki muhalefet, tüm hesabını iktidarın siyasal alanı tamamen ablukaya alan olağanüstü riskleri yüklenmesi karşısında yerleşik nizamın hizasını bozmadan, demokratik siyaset alanının bütün yükünü HDP’nin omzuna bırakarak hem iktidarın hem de HDP’nin olası hatalarından pay elde edebilme umudu üzerine kurmuştu. Ancak HDP’nin çekilmemesi ve “Saraya çıkan CHP’li” üzerinden başlayan minik bir tartışma bile muhalefetin hem iç hem dış gelişmeler karşısında ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi.

CHP’nin demokratik siyaset alanına yönelik baskılar karşısında çoğu zaman sessiz kalması, basit hesapların peşinden koşması, topluma anlatacak bir hikayesinin olmaması, iktidar koltuğuna oturma hayalini kurarken iktidar ile birlikte baş aşağı gitme ihtimalini güçlendiriyor. HDP’nin tüm baskılara rağmen demokratik siyaset alanındaki ısrarını yeni bir hamle ile kitlelerle buluşturma çabası ve kurulacak yeni partilerin yaratacağı değişim CHP açısından böylesi bir riskin emareleri sayılabilir.

Muhalefetin, daha çok da CHP’nin iktidarın ömrünü uzatan siyasetsizliği, aklı başında olan herkesin kafasında bir paradoks oluşturuyor. Normal koşullarda dünyanın birçok ülkesinde muhalefetin temel görevi, iktidarı eleştirerek zayıflatmak ve onun kötü politikalarını fırsata çevirerek iktidarı hedefleyecek şekilde bir siyaset üretmektir. Oysa Türkiye’de 18 yıldır tersi bir durum ile karşı karşıyayız. Son zamanlarda özellikle 31 Mart seçimlerinin öncesi ve sonrasında birçok meselede CHP siyasetinin iktidarın karşısında kaçak bir oyuncu gibi oynaması muhalif kitleleri çileden çıkarabilecek duruma getirdi.

“CHP ve İyi Parti’nin demokratik siyaset ile ilgili dertleri yoktur” yorumu çok yapılsa da, dert olmamasının kendisi en azından CHP siyaseti açısından sorgulanması gereken bir durum haline geldi. Devasa sorunların olduğu Türkiye’de iktidar her gün yeni riskleri üstlenirken muhalefetin iktidarın birçok pratiğine rıza göstermesi ve kendi halinden de memnunmuş gibi bir görüntü vermesi kitleleri ürkütüyor ve muhalefete olan güveni ciddi oranda zedeliyor.

Muhalefetin bu halini devletçi siyaset kimliği ile açıklamak sanırım yetersiz kalacaktır. Sonuçta doğru konunun milyonları mobilize ettiğini yüzlerce örnekten biliyoruz. Muhalefetin mevcut gidişatı, demokratik rejime olan inancı sarstığı gibi normalleşmeyi belirsiz bir zamana erteleyerek toplumu iktidarın insafına terk eden bir gidişattır. Dahası ve en tehlikeli olanı ise bu anormal zaman aralığında siyasetin Kürtsüzleştirilme arzusu ile eş zamanlı olarak ‘yeni askeri ve savaş toplumunun’  hızlı bir biçimde inşa edilmesidir.

Dünya Kürtleri konuşurken…

Türkiye siyaseti, yerli ve milli aklın ortaklığı ile Kürtleri demokratik siyasetin dışına itmekle uğraşırken, dünyanın Kürtleri konuşuyor olması muhteşem bir ironidir. Evet, dünya Kürtleri konuşuyor. Farslar Kürtlerle amca çocukları olduğunu söylüyor. Araplarla Kürtler, tarihin en stratejik ilişkisini kuruyor. Kürtlerin ABD, Rusya ve Batı devletlerinin ana gündemi haline gelmeyi başarması herkesi şoke ediyor.

Kürtlerin siyaset alanı genişledi ve uluslararası bir konum kazandılar. Kürtlerle ilgili bu değişim nasıl oldu, hangi siyasal ve tarihsel süreçler bu sonuçları doğurdu, dünya son zamanlarda niye Kürtleri bu kadar konuşuyor? Kürtlerden çok Türklerin ve Türkiye siyasetinin bu soruları sorması gerekiyor.

Kürtler yokmuş gibi davranma siyaseti

Dünya ve yaşadığımız bölgenin tüm dinamikleri Kürtleri konuşuyorken yerli ve milli siyaset, iktidarı ve muhalefetiyle hala devletin klişeleşmiş söylemlerinden medet umuyor. Devlet, yüz yıldır “bizim Kürtlerle sorunumuz yok” demeye devam ediyor. Zaten Şeyh Said şeriatçıydı, Seyid Rıza medeniyetle buluşmamıştı. 18 bin faili meçhulün içinde hiç Kürt yoktu. Dışkı yedirilen, Diyarbakır hapishanesine zorla kapatılan 5000 Kürt yurttaşın yaşadıkları da sadece kötü hatıralardan ibaretti. Dersim ve Zilan’dan hiç bahsetmeyelim. Cizre, Nusaybin ve Şırnak’ın hem dününü hem bugününü unutalım. Şengal, Afrin, Kerkük ve Kobani Kürt şehirleri değildi.

Devam edelim. Kayyım atanan belediyelerin eş başkanları da Kürtlerin oylarıyla seçilmemişti. Kamudan ihraç edilen binlerce emekçinin içinde hiç mi hiç Kürt yoktu. Kapatılan binlerce toplum derneği, gazete ve dergi muhtemelen antik Yunanlılara aitti. Kapatılan partiler Romalılarındı. Her gün gözaltına alınan ve tutuklanan yurttaşlar imparatorluğun içine sızmış hainlerdi. Selahattin Demirtaş, Gülten Kışanak ve Selma Irmak gibi siyasetçilerin dertleri Kürtler değildi. Toprağın altına gömülü olan ölülerin çoğu da Kürt değildi.

Var mı böyle bir dünya? Hala bizden bunlara inanmamız isteniliyor. Peki, bunlara kim inanabilir? Bu oyun nereye kadar oynanmaya devam edecek? Kürtler yokmuş gibi davranma siyaseti bugüne kadar kime ne kazandırdı?

Siyasetin Kürtsüzleşmesi üzerinden inşa edilen yeni askeri ve savaş toplumu

Türkiye toplumu, demokratik ve barışçıl toplumun geleceği için Kürtlerle ilgili kendilerine soru sormaktan vazgeçmemelidir. Bu sorgulama, askeri ve savaş toplumu yerine demokratik ve barış toplumunun başarısına giden yolu açacaktır. Türkiye siyasetinin geleceği ile ilgili söz kuran ve aklı başında olan her insan önyargılı ve ırkçı değilse eğer siyasetin Kürtsüzleşmesini her zeminde tartışma ve konuşma sorumluluğu ile karşı karşıyadır. Kürtsüzleşme üzerine anlaşmak, iktidarın ve muhalefetin ömrünü uzatma arzusuyla sığındıkları son liman olup Kürtleri değil esasen Türkleri tedirgin etmelidir.

Kürt siyaseti, Türkiye siyasetinin temel bileşenlerinden birisi ve kalıcı öznesidir. Kürt halkı, iradesinin etrafında kurulan hegemonik tuzaklara karşı temkinli davranmaya devam ederken sorunları yerel dinamiklerle çözmek için yıllardır mücadele ediyor.

Hiç sıkılmadan, bıkmadan ve usanmadan ısrarla şunu söylemeye devam etmek lazım: Siyaseti Kürtsüzleştirmek, sorunu yeniden savaş ve şiddet tekniklerine havale ederek herkese kaybettirebilme potansiyeline sahiptir. Dolayısıyla Kürt halkı ile Sosyalist Türklerin yoldaşlığının, Müslüman Türklerle Kürtlerin din kardeşliğinn ve Türkiye’nin kurucu unsuru olarak Kürtlerin yurttaşlık konumunun, taşların yerinden fırladığı bu kaotik dönemde yeniden hatırlanmaya ve yapılandırılmaya ihtiyacı vardır. Bu kesimler devletin ve siyasetin Kürtsüzleşmesine seyirci mi kalacak yoksa samimiyetle mi yaklaşacak, buna karar vermek lazım.

Siyasetin Kürtsüzleşmesine “Hayır” diyen HDP

Siyasetin çok sıcak olduğu bu dönemde HDP, kendisini siyasetin dışına itmek isteyen iktidarın politikalarına karşı yeni bir hamle yapmak üzere sine-i milleti gündeme getirdi. Demokratik siyaset alanının en zayıf halinin bile bir seçim stratejisi ile iktidarın hakim tepeleri sayılan büyükşehir belediyelerini kaybettirdiği, AKP içinde dağılmanın, CHP’de yalpalanmanın ve tüm dünyada Kürtlerin konuşulduğu bir dönemde çekilmenin yeniden gündeme gelmesi ister istemez birçok insanın kafasını karıştırdı.

2015’ten beri HDP’nin temsil ettiği siyasal alanlardan çekilip çekilmeme meselesi tartışılıyor. Hatta bu tartışmaların parti üzerinde psikolojik bir basınç yarattığını söylemek mümkün. İktidarın her hamlesine karşı her defasında yeniden siyasal alandan çekilmeyi gündeme getirmek ve bunu uzun süreli tartışmak seçimlere giren bir siyasi partinin geleceği açısından tek başına büyük bir sorundur.

Ölçüsüz ve zamansız bir şekilde yapılan çekilme tartışmaları siyaseti sınırlandırır ve siyaset yapma eylemi önünde somut bir engele dönüşür.

Ayrıca siyasal alandan çekilme gibi sonradan radikal bir kopuşu da içeren tartışmaların uzun süreli canlı tutulması, tabanda ve siyasi kadrolarda siyasal motivasyonun düşmesine de neden olabilir.

Dolayısıyla HDP çekilmeme kararıyla bu tartışmalara nokta koyup siyaset yapmayı, Kürt halkının siyasette varlığını yeniden canlandırmayı ve nihai olarak askeri ve savaş toplumuna karşı demokratik ve barış toplumunu inşa etmekteki kararlılığını yeniden tazelemiş oldu.

Geri çekilme gündemi nasıl aşılır?

Çekilme mevzusunun gündemden kalıcı bir şekilde düşürülmesi iki nedene bağlıdır: Birincisi siyasetin Kürtsüzleşmesine karşı yaratıcı bir siyasetle Kürtlere daha geniş bir alan açmak ve HDP’yi klasik bir siyasal parti olmaktan çıkarıp müzakere partisi haline getirmek.

Türkiye kamuoyunun ve Kürt halkının beklentisi de bu yöndedir. HDP bu siyasal rolünden uzaklaştığı zaman asıl büyük krizi o zaman yaşıyor.

Çekilme tartışmalarının bu kadar sık yapılmasının altında aslında bu rolle ilgili iç içe geçen ve zaman zaman ayırt edilemez hale gelen kimi eleştiriler ve tuzaklar vardı. Çekilme mevzusunun bu kadar uzun süreli gündemde kalması büyük krizin artçı dalgaları olarak değerlendirilebilir. HDP’nin siyasetteki varlığı ve kalıcılığı çekilme veya çekilmeme meselesinden çok Kürt meselesinin çözümünde bundan sonra oynayabileceği rol ve müzakere partisi olabilme yeteneği ile ölçülecektir.

İkincisi HDP, kongre partisi olmayı yeniden başarabilirse daha gerçekçi gündemlerle hem temsiliyet kapasitesini büyütecek hem de sorunlara çözüm olabilecektir. Kongre tarzı siyaset, HDP açısından yeni bir durum değildir. HDP Kongre partisidir zaten. Ancak şu an HDP’de siyaset yapan kimi siyasetçilerin kongrelerin ismini bile karıştırıyor ya da bilmiyor olması büyük bir eksikliktir. Kongrelerden uzaklaşmış bir HDP’nin, kitleler, halklar ve ezilen sınıflarla da bağı zayıflar. HDP’nin yaptığı konferanslarda tartışıldığı üzere, demokratik siyaset alanında merkezileşme meselesinin nedenlerinden biri de yine partinin kongrelerden uzaklaşmasıydı. Kaldı ki dünya siyasetinde de siyasetin, siyasi partilerin ve devletlerin tekelinden çıkarılması ve toplumsallaştırılması gibi yeni önermeler söz konusudur. Örneğin BM’de, son zamanlarda temsiliyetlerin sadece devletlerle sınırlı kalmaması ve sivil toplumun da BM’de temsiliyetinin sağlanması tartışılmaktadır.

HDP’nin paradigması hedefte

HDP’nin üzerindeki baskıların nedenlerinden biri HDP’yi çekilmeye zorlamaktı. Fakat çekilmenin dışında asıl hedeflenen şey, HDP’nin siyasal programı, ideolojik ve politik mücadele hattının yıpratılmasıdır. Çünkü HDP’nin, radikal demokratik paradigmasıyla demokratik ve barış toplumunun özneleri konumunda olan tüm ezilenleri aynı çatı altında bir araya getirerek ve onlara ortak çatıda farklılıklarını koruma imkanı tanıyarak siyasallaşmanın ve demokratik zeminlerde siyaset yapmanın olanaklarını sunması, yerli ve milli siyasetin hoşlandığı bir durum değildir.

Bu siyaset, 2015’ten beri hem muhalefeti hem de iktidarı çok zorlamaktadır. İktidarı ve muhalefeti yerlilik ve millilik çatısı altında ortak kararlar almaya iten temel neden de demokratik siyaset alanının büyümesi ve tüm baskılara rağmen bunun durdurulamamasının yarattığı tedirginliktir. Bu nedenle HDP siyasetinin bir konsensüsle kriminalize edilmesi, zayıflatılması ve toplumla bağının koparılması hem muhalefetin hem de iktidarın işine gelmektedir. HDP’nin omuzuna bırakılan demokratik siyaset alanının pervasızca dövülmesine sessiz kalmanın altında yatan asıl neden buradan elde edilecek yerli ve milli rant ile ilgilidir.

HDP, programından taviz vermeden yoluna devam etmeli

Türkiye’de Kürtler başta olmak üzere ezilen sınıflar, halklar, inançlar ve kadınların HDP siyasetine, diğer bir söylemle radikal demokratik siyasete ihtiyacı vardır. İktidarıyla ve muhalefetiyle yerli ve milli siyaset, demokratik siyaset alanının genişlediğini görüyor ve bütün hesabını bu alanı Kürtler ve ezilenler aleyhine belli sınırlarda tutma ve daraltma üzerine kuruyor. HDP’nin 2015’ten beri abluka altında olmasının nedeni tüm eksikliklerine rağmen siyaseten doğru yolda olmasıdır. Bu ablukaya karşı halk çalışması, STK çalışmaları ve üçüncü yol siyasetini zenginleştirmek kaçınılmaz hale gelmiş durumda.

Savaşa karşı barış siyaseti, işsizliğe ve sömürüye karşı emek siyaseti ve erkeğe karşı kadın siyasetinin canlı olması ve yeni söylemlerin bu pratik alanlardan topluma haykırılması ile yola devam edilebilir.

Direnmenin ve bedelin eşitliğini dengelemek, öncelikleri ortaklaştıran zeminleri çoğaltmak, örgütsel dağınıklığı toparlamak ve çoklukları kritik-kaotik zamanlarda birlikte hareket ettirmeyi başarmak gerekiyor. Herkesi siyasetin içine dahil edebilmenin yollarını tartışmak, herkese dokunan iktidara karşı herkesin örgütlenebileceği mekanizmalar ve ilişkiler ağı inşa etmek gerekiyor.

Elbette bu sorumluluk sadece HDP’nin omzuna bırakılacak bir iş değildir. Demokrasi ve barış kaygısı taşıyan her kurumu, siyasal, ekonomik ve kültürel gelecek kaygısı taşıyan her yurttaşı bağlayan bir sorumluluktur.

Sonuç olarak dünyada Kürtler konuşulurken Türkiye’de siyasetin Kürtsüzleşmesine karşı HDP’nin çekilmemesi, Kürtlere onurlu bir yer açarak müzakere ve kongre partisi olabildiği oranda daha anlamlı ve sonuç alıcı olacaktır. Yerli ve milli kodlarla oluşturulmak istenen yeni askeri ve savaş toplumuna karşı demokratik ve barış toplumunun genişleyip büyümesi de bu siyasetin başarısına bağlıdır.

Previous post
Trump duyurdu: ABD ile Taliban görüşmeleri yeniden başladı
Next post
Memuriyete girişte ‘güvenlik soruşturması’ şartı iptal edildi