Ana SayfaManşetYeni feminist dalga ve kadın kazanımlarına yönelen hınç I – Derya Aydın

Yeni feminist dalga ve kadın kazanımlarına yönelen hınç I – Derya Aydın

HABER MERKEZİ – Feminizmin yeni bir yükselişe geçtiği bugünlerde aşırı sağın yükselişiyle ırkçılık da benzer şekilde tırmanışta. Bu koşutluk tesadüf mü? Kadına dönük amansız nefret ve şiddetin arkasında hangi itici etkenler var? Bu şiddet bize kapitalizmde yaşanan dönüşümler ve kadınların toplumsal konumları hakkında ne söylüyor? Bu hınç ve nefret karşısında kadınlar ne yapıyor/ne yapmalı? Derya Aydın “Yeni Feminist Dalga, Kazanımlara Yönelen Hınç” başlıklı yazı dizisinde bu konuya odaklanıyor. Dizinin ilk bölümü yükselen kadın mücadelesine dönük nefret ve saldırıları merceğe alıyor. İkinci bölümde yükselen yeni dalga feminizm ve dünyadaki örnekleri var. Son bölümde ise Rojava Kadın Devrimi yer alıyor. Yazı dizisinin ilkiyle başlıyoruz.


Derya Aydın


Dünyanın birçok yerinde bugün “mizojini ırkçılıkla kol kola yürüyor”[1]

Kadınların ve LGBTİ+’ların kazanımlarını arttırdığı son yıllarda toplumsal cinsiyet eşitliğini savunan şiddet karşıtı eylemler küresel düzeyde yeni bir yükselişe geçmiş durumda. Bu açıdan, farklı ülkelerde ortaya çıkan feminist grevlerde, Arjantin’de başlayan ve birçok ülkeye yayılan Ni Una Menos Hareketi ve yine ulus sınırlarını aşan #MeToo Hareketinde ortaya çıktığı gibi analizi kolay yapılamayacak kadar hızlı, çok yönlü ve çok bileşenli yeni bir feminist dalganın yükselişine tanıklık ediyoruz. Ancak, bu yeni feminist dalgayı durdurmak için karşı saldırılar da son hız devam ediyor. Özellikle sağın yükselmesiyle tüm dünyada hak ve eşitlik talep eden gruplar gibi kadınlar da ciddi bir saldırı dalgasıyla karşı karşıya.

Sağın yükselişi ve kadınlara yönelik karşı saldırı

Bugün kadınlar için yaşam birçok ülkede zorlu bir dönemeçten geçiyor; Amerika’dan Avrupa’ya, Ortadoğu’dan Asya’ya kadar kapitalist ırkçı ve aşırı sağcı popülist ve kapitalist ideolojiler tarafından kadınların ve LGBTİ+’ların yaşamına ve haklarına, toplumsal cinsiyet eşitliğine, feminist mücadele kazanımlarına kökten bir savaş açılmış durumda.

Dünyanın birçok yerinde tekçilik ve ırkçılıktan beslenen yönetimler, faşist politikalarıyla toplumun tümüne savaş açarken aynı zamanda toplumsal direnişe öncülük eden kadın mücadelesini bastırmak ve kadın kazanımlarına el koymak için kadınların iradesine, yaşamına, yaşam alanlarına, bedenlerine ve emeklerine müdahale edip onları kontrol altında tutmaya dönük cinsiyetçi politikalara hız vermektedir.

Özellikle başını Amerika’nın çektiği ama Macaristan’dan Brezilya, Polonya’dan Türkiye’ye kadar dünyanın birçok yerine sirayet eden sağcı siyasetin gittikçe ırkçılaşmasıyla beraber siyasette artan hınç, öfke ve saldırganlık hak ve eşitlik mücadelesi veren kapitalizmin ırkçı ve tekçi yönetimlerine alternatif siyasal sistemler ortaya koyan bütün gruplara ve bu mücadelelerin öznesi kadınlara yönelmiş durumdadır.

Kadına yönelik gerçekleşen yeni dalga şiddetin göstergesi yalnızca öldürülen ve istismar edilen kadın sayısındaki artış değil; Türkiye’de de her gün yaşanan vakalarda karşımıza çıktığı gibi şiddet artık daha açık ve daha vahşi hale gelmiştir. Birçok feminist, kadınlara yönelen ve her gün artan bu saldırganlık ve düşmanlığın daha öncekilerden farklı olduğunu ileri sürüyor. Akademisyen Agnieszka Graf ve Elzbieta Korolczuk’un (2018) kaleme aldığı “Toplumsal Cinsiyet: Brükselden Gelen Ebola” başlıklı metinde bu farkı şöyle aktarıyor: “Bu her zamanki gidişata benzemiyor, bilakis yeni bir ideolojik ve politik konfigürasyon, hem Doğu’da hem de Batı’da ayakları olan uluslar-üstü bir fenomen.”[2]

Peki kadına yönelik şiddetin bunca yaygın hale gelmesinin arkasında hangi itici etkenler var? Bu şiddet bize kapitalizmde yaşanan dönüşümler ve kadınların toplumsal konumları hakkında ne söylüyor?

Fotoğraf: Bülent Kılıç / AFP

19’uncu yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında ataerkil sisteme önemli bir itiraz olarak ortaya çıkan feminist mücadele tarihsel seyrinde ideolojik olarak önemli değişimlere uğrasa da yalnızca kadınların hayatını değil toplumsal hayatı küresel düzeyde önemli bir dönüşüme uğrattı. Kadınlar bir taraftan ataerkil sisteme kafa tutarken diğer taraftan cinsiyete dayalı ayrımcılık başta olmak üzere yaşadıkları ülke ve topluluklarda her türlü tahakküm ve sömürüye karşı eşitlik ve özgülüğe dayanan bir yaşam inşasında eşzamanlı olarak önemli bir rol oynadı.

Dünyanın farklı yerlerinde farklı biçimlerde ortaya çıkan kadın mücadeleleri çeşitli varyasyonlara sahip olsa da bu mücadelelerin kadınları yok sayan ataerkil sisteme dayanan erkek rejimlere karşı ortaya koydukları direnişler bakımından benzer taleplere sahip olageldi. Bu açıdan beyaz ve orta sınıf bir karaktere sahip diyebileceğimiz birinci dalga feminizmden sınıf, etnisite, cinsel yönelim ve cinsiyet temelli eşitsizliklere itiraz eden üçüncü dünya feminizmine ve bugün küresel düzeyde ortaya çıkan grev feminizmine kadar ortaya çıkan bütün mücadele deneyimleri son yüzyılda ataerkil sisteme vurulan önemli bir darbe olarak okunabilir. Kadınların yüzyılı aşkındır devam eden bu çok yönlü ve çok amaçlı mücadelesi kadınların hayatını ve toplumu büyük oranda etkileyen önemli kazanımları beraberinde getirdi. Kadına yönelik ayrımcılık ve şiddeti önlemeye dönük birçok devletin altına imza attığı uluslararası sözleşmeler bu temel kazanımlardandır.

Feminist Hareketin uzun soluklu mücadelesinin her yerde yürürlükte olan ataerkil sisteme/erkek rejimlere yönelik güçlü bir eleştiri ortaya koyduğu açık. Yine bu mücadele sonucu elde edilen kazanımların kadınların toplumdaki etkisini büyük oranda arttırdığı ve kadınların hayatını önemli oranda kolaylaştırdığı da aşikar. Ancak, farklı coğrafyalarda ve farklı biçimlerde karşımıza çıkan ve kadınlara ve kadın kazanımlarına yönelen saldırılar bize bir kez daha gösterdi ki bu kazanımlar garanti altında değildir ve kadınların yaşamına yönelen tehlikeleri ortadan kaldır(a)mamaktadır.

Latin Amerika’dan Asya’ya ve Afrika’dan Ortadoğu’ya kadar kadınlara yönelik şiddettin arttığına tanık oluyoruz. Bu süreçle eş zamanlı olarak kadınlar tarafından büyük bedeller ödenerek elde edilmiş kazanımlar da büyük tehlikelerle karşı karşıya. Bir taraftan tekçi ve cinsiyetçi devletler bu kazanımlara doğrudan el koyarken diğer taraftan neoliberalizmin inceltilmiş politika ve pratikleriyle bunların altı oyulmakta ve yok edilmek istenmektedir.

Bugün Türkiye’de günde en az bir kadının öldürülmesi, yasallaşmış nafaka hakkının geri alınmaya çalışılması, eş başkanlık sisteminin kayyum atanmasına gerekçe yapılması ve buna paralel alarak kadın mücadelesini değersizleştiren pratik ve söylemler küresel düzeyde kadınlara yönelen saldırının parçası/önemli bir örneği olarak okunabilir. Böylece mikro politikanın makro politikayı “taklit etmesine ve onunla birleşmesine” tanık oluyoruz.

Neoliberalizmin özgürlük yanılsaması: Liberal feminizm

Kadınlara dönük süregiden yeni saldırı dalgası şiddet biçimde devam ederken liberal feministler kadın kazanımlarının önemli oranda “artık garanti altında” ve kadınların “artık yeterince özgür” olduğunu ileri sürmeye ve kadın mücadelesinin altını oymaya devam ediyor.[3] Genellikle beyaz ve orta sınıf olan bu kadınlar çoğunlukla cinsiyet eşitsizliğine kimi zaman cinsiyet eşitliğine de pek inanmıyorlar ve büyük oranda “feminizm artık evine çekilip dinlenebilir”[4] inancına sahipler. Yine, Kadın özgürlüğünü “fırsat eşitliği vaazına” indirgeyen kalkınma programları ve fonlarla çalışan Sivil Toplum Kuruluşlarına hibeler sağlayan Birleşmiş Milletler gibi büyük kurumlar kadın mücadelesini ehlileştirmeye ve sisteme entegre etmeye devam ediyor.

Bu sürece eş zamanlı olarak “ticari feminizm bütün ülkelerle şirketlerin yarısı kadınlar bütün evlerin yarısı da erkekler tarafından yönetilseydi çok daha iyi durumda olabileceğimizi”[5] iddiasıyla kadınlara sistem içerisinde ilerleyerek ve iş dünyasında sağlam durarak eşitliği sağlamanın mümkün olduğunu uzun zamandır öğütlüyor. Ancak ticari feminist öncüler bu nasihatte bulunurken sistemin içerisinde kimlerin ilerleyebileceği ile kendileri ilerlerken elde ettikleri kazanım ve kardan geride kalan kadınların faydalanıp faydalanmadıklarıyla pek ilgilenmiyor.

Sınıf ve etnisiteye tamamen kör olan liberal feminizm sistem karşıtı bir yerde konumlanmaktan ve toplumsal hiyerarşiyi yıkmaktan ziyade “yetenekli” kadınları “zirveye” taşımak için onları güçlendirmeyi hedefliyor. Bütün amacı imtiyazlı birkaç kadının kendi sınıfından erkeklerle aynı koltuklara oturabilmesini ve aynı maaşı kazanabilmesini garanti altına almaya çalışmaktır. Ancak imtiyaz sahibi kaç kadının olabileceği ve kardan kaç kadının yararlanabileceği gibi hayati soruları gündemine dahi almıyor.

Kadınlara erkeklerle eşit olmanın yolunun iş dünyasında sağlam durarak edinilen başarı taşlarıyla döşendiğini nasihat eden liberal feminizm ilerici ve ticari değerleri kendine referans alıyor. Ancak, liberal feminizmi temsil eden seçkin kadınlar “yükseldikçe” bu kişilerle büyük çoğunluğun yaşamındaki gelişmeler arasındaki uçurum büyümeye devam ediyor. Bunun en önemli örneklerinden biri kuşkusuz Hillary Clinton.

Clinton’ın 2016’daki başkanlık seçimiyle Trump’ın cinsiyetçi politikalarına karşı güçlü bir kadın figürü olarak çokça propagandası yapıldı. Trump başkanlık yarışında Clinton’ın özel hayatından eşiyle olan ilişkisine ve kocasının başkanken karıştığı sansasyonel olaylara kadar Clinton’ı yıpratmak için son derece cinsiyetçi bir kampanya yürüttü. Ancak, Clinton’ın bu kadın düşmanı kampanyaya karşı güçlü bir kadın figürü olarak sunulması seçmenleri heyecanlandırmayı başaramadı. Clinton’ının bu yenilgisi feministler için bir uyarı işareti olarak “liberal feminizmin iflas ettiğini gözler önüne serdi ve solun mücadele etmesini için bir alan açtı.”[6]

Yeniden sömürgeleştirme süreci ve yeni cadı avları

Kadınlara gaddarca davranmak yeni kapatmalar için olmazsa olmazdır.”[7]

Yeni şiddet biçimlerini tarihsel bir bağlama yerleştirmeden anlamak mümkün değildir. Geçmişten günümüze süregelen kadına yönelik şiddetin ve mizojinist önyargıların ortaya çıkmasına yol açan ve ideolojik meşruiyet sağlayan faktöreler çeşitlilik gösterse de benzer kökenlerden beslenen bu yönlü itici güçler hep olmuştur. Tarih boyunca sistemsel krizlerin derinleştiği dönemlerde erkek şiddeti kadın bedenine ve kazanımlarına yönelmiştir. Kapitalizmin büyük bir krizde olduğu günümüzde sistem karşıtı bütün yapılara olduğu gibi kadın mücadelesi de kapitalist saldırının birincil hedefleri arasında.

Kapitalizmin inşa sancılarının yaşandığı bir dönemde kadınların “cadı” şeklinde isimlendirilerek ortadan kaldırılması bu açıdan rastlantısal değildir. Benzer şekilde, kapitalizmin yeniden bir sömürge şeklinde tasavvur ettiği ve neoliberal politikalarla yerleşmeye çalıştığı Afrika, Hindistan, Nepal ve Papua Yeni Gine’de bir kez daha karşımıza çıkan “yeni cadı avları”nın ortaya çıkması yalnızca bu şiddetin sürekliliğini aynı zamanda bu krizin sürekliliğini de ortaya koymaktadır. Bu “yeni cadı avları” özellikle genç erkeklerin “cadı aramak ve cezalandırmak için” kırsal bölgelerde dolaşıp topraklarını satmak istemeyen yaşlı kadınları öldürerek topraklarına el koyması şeklinde kapitalizme hizmet eden bir kadın düşmanlığı pratiği olarak gerçekleşmektedir.

Süregiden kadına yönelik şiddetin kaynağını anlamak için kapitalizmin gelişim sürecine odaklanan Silvia Federici[8], Avrupa’da 16. ve 17. yüzyılda yaşanan “cadı avlarının ve bu avları üreten ekonomi/politik bağlamı” ile bugünkü şiddetin ilintili olduğunu ileri sürüyor. Federici, benzer şekilde “yeni cadı avları” ile diğer yerlerde artan kadına yönelik şiddetin ilintili olduğunu ve bunların finansallaşmış neoliberalizmle ilgisinin olduğunu ileri sürmektedir.

silvia federici cadı otonom ile ilgili görsel sonucu

Bugün farklı birer sömürge örneği olarak kapitalizmin neoliberal politikalarının nüfuzu altında can çekişen Afrika, Latin Amerika ve Ortadoğu ülkelerinde eş zamanlı olarak toplumsal krizlerin derinleşmesi ve beraberinde kadına yönelik şiddetin artması şaşırtıcı değildir. Bu coğrafyalarda çatışmaların yoğun olarak yaşanması, neoliberal politikalar sonucu geçimlik tarımın yoğun baskı altında olması ve kadınların buradan koparılması, güvencesiz istihdam, işsizlik, zorla yerinden edilme ve güvencesizlik kadınların hayatını tehlikeye atan temel nedenler olarak ortaya çıkıyor. Benzer şekilde aynı politikaların yol açtığı çatışmalardan ve yıkımdan kaçmak için ya da ailelerini desteklemek için kadınların göç etmesi ve üretim güçlerini sokağa taşıma ihtiyaçları onlara yönelik farklı ülkelerde de yeni şiddet biçimlerinin ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bu nedenle kadına yönelik küresel düzeyde artan şiddeti kapitalizmin kadınların yaşamları ve cinsiyet ilişkileri üzerindeki etkisinden bağımsız ele alamayız.

Bu yeni “cadı avları”yla beraber bugün Latin Amerikalı feminist kadınlar başta olmak üzere kadın özgürlüğüne dair mücadele ve teori üreten dünyanın birçok yerindeki kadın, kadınlara yönelik başlayan bu yeni saldırı dalgasının arkasında yer alan temel motivasyonun ne olduğunu sorguluyor. Bu saldırıların yeni sermaye birikim biçimlerinin kadınlara yönelik şiddeti kışkırttığını ileri süren Federici’ye göre, “….dünyanın doğal zenginliği ve insan emeği üzerinde sermayeye tartışmasız bir kontrol gücü vermeyi amaçlayan politik bir yeniden sömürgeleştirme süreci”nde kendi toplumlarında yeniden üretme sorumluluğunu doğrudan taşıyan kadınlara saldırmadan gerçekleştirilemez. Nitekim, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin elmas ve bakır çıkarılan bölgelerinde paramiliter güçlerin kadınların vajinalarına ateş etmesi, yine çatışmaların devam ettiği Guatamala’da askerlerin hamile kadınların karınlarını bıçakla yarması gibi kadınlara uygulanan korkunç şiddet[9] ile burada gerçekleştirilmeye çalışılan ticari girişimler ve kaynakların sömürülmesi yoluyla kurulan sömürgecilikten bağımsız değildir.

Latin Amerika’da olduğu gibi Ortadoğu’da da kaynakları sömürmek için insanların üzerinde yaşadığı topraklardan zorla sürülmesi sürecinde paramiliter güçlerin kadınları hedef alan şiddet pratikleri bütün toplumu dehşete düşürmektedir. Rojava’da ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) üyeleri tarafından Hevrin Xelef’e yönelen korkunç şiddet bunun en yakın örneği olarak karşımızda durmaktadır. Nihayetinde farklı coğrafyalarda kadınlara uygulanan şiddet biçimlerini birbirine bağlayan şey cinsel denetim ve kaynakların bölüşümünde ilişkilendirilen kadın otonomisinin inkar edilmesidir.[10] Hal böyleyken, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde milislerin kadınlara uyguladığı şiddet ile cihatçı çetelerin Rojava’da kadınlara uyguladığı şiddetin birbiriyle bağlantısının olmadığını kim ileri sürebilir? Benzer şekilde, Finansallaşmış neoliberalizmin bütün dünyada şiddeti derinleştirdiği bu çağda IŞİD’in Şengal’de herkesin gözü önünde Êzidî toplumuna uyguladığı soykırım sonucu binlerce Êzidî kadını kaçırması ve zorla alıkoymasının küresel düzeyde yükselen ırkçılık ve kadın düşmanlığıyla bağının olmadığı kim iddia edebilir?

Bugün, Orta Afrika Cumhuriyeti’nden Hindistan’a, Nepal’den Meksika’ya, Rojava’dan Şengal’e kadar binlerce kadının kadın düşmanı rejimler ve gruplar tarafından kadın-kırım düzeyinde bir şiddetin hedefinde olması kapitalizmin yıkıcı neoliberal politikalarından kaynaklanmaktadır. Bu yakıcı politikaların karşısında alternatif yaratmadan Nadia Murad örneğinde karşımıza çıktığı gibi tekil “kurbanların kurtuluşu” gibi BM projeleriyle topyekûn şiddeti ortadan kaldırmak mümkün değildir. Nitekim bugün Arjantin’den İspanya’ya, Brezilya’dan Polonya’ya, Türkiye’den Rojava’ya kadar kadınlar yeni egemenlik ve sömürge biçimlerine karşı katlanılabilir bir yaşam inşa etmek amacıyla kadınları mücadeleye çağırıyor; yeni alternatifler yaratmak için yeni kadın manifestoları yazıyor.


[1]  Federici, Silvia. 2019. “Cadılar, Cadı Avı ve Kadınlar“. Otonom Yayıncılık. İstanbul

[2] Aktaran: Esra, Sarıoğlu. “Feminizm ve Duygular“. Ayrıntı Dergi. Sayı 30, Mart/Nisan 2019, sf: 41.

[3] Mayer, Catherine. 2019. “Cinsiyet Eşitliği Dünyayı Nasıl Kurtaracak”İletişim Yayınları: İstanbul.

[4] (Mayer, Catherine. 2019).

[5] Sandberg, Sherly. 2013. “Lean In: Work and the Will to Lead” New York: Alfred A. Knopf Publishing

[6] Arruzza, Cinzia, Tithi Bhattacharya ve Nancy Faraser. 2019. “%99 için Feminizm: Bir Manifesto.” Sel Yayıncılık: İstanbul.

[7] (Silvia Federici, 2019.)

[8]Federici, Silvia. 2019. “Cadılar, Cadı Avı ve Kadınlar“. Otonom Yayıncılık. İstanbul

[9] Segato, Rita Laura. 2006. Aktaran: Silvia, Federici. 2019.

[10] (Federici, 2019, 76).


Hafıza felaketi telafi edebilir mi? – Derya Aydın

Previous post
Tutuklu gazeteci İdris Sayılğan'a bir dava daha açıldı
Next post
22 barodan ortak açıklama: Avukatlık mesleği organize saldırı altında