Ana SayfaYazarlarCengizhan KaptanGenel grevde bir Fransa: Kapitalizmin çatlakları

Genel grevde bir Fransa: Kapitalizmin çatlakları


Cengizhan Kaptan


Bu yazının yazıldığı an itibariyle Fransa’daki genel grev ikinci gününü tamamlanmak üzere. Ülke genelinde yüzbinlerce işçi, emekçi ve onlarla dayanışma içinde olanların katıldığı genel grev, 1995’teki genel grev sonrası ülkeyi felce uğratabilecek özellikte.

Aslında genel grev hazırlıklarının 13 Eylül’de altı sendikanın inisiyatifiyle yapıldığı ve süresiz olarak planlandığı duyurulmuştu. Bazı sendikalar ise genel grevin 9 Aralık Pazartesi gününe (9 Aralık dahil) kadar süreceğini belirtti. Halk desteğinin yüzde 69 olduğu düşünüldüğünde ve bu oranın 18-34 yaş grubunda daha da yüksek olduğu dikkate alındığında eylemlere katılanların kararlı olacağı muhakkak gibi görünüyor.

Genel grev, emeklilik yaşı da dahil, emeklilik ile ilgili düzenlemeleri protesto etmek ve bu yöndeki çalışmaların bitirilmesi amacına yönelik… Fransa’da kamu ve özel sektörü kapsayan 42 değişik emeklilik düzenlemesi mevcut, ikramiyeler ve emeklilik yaşı da düzenlemeden düzenlemeye farklılık gösteriyor.

Macron, bu düzenlemelerin çok karmaşık olduğunu, basit ve yeknesak bir düzenlemeye gidileceğini söylemişti. Ne olduysa da bu açıklamasından sonra oldu. En son 1995’te Jacques Chirac’ın yine genel greve yol açan girişiminden sonra hiçbir iktidar bu konuda adım atmaya cesaret etmemişti.

Fransa İçişleri Bakanı’na göre yüzden fazla şehirde, sekiz yüz binden fazla insanın katılımıyla başlayan genel grevde CGT Sendikası’na göre ise 1 buçuk milyondan fazla insan alanlardaydı ve en az iki yüz elli bin insan Paris sokaklarını doldurdu.

CGT’ye göre, insanlar sadece sokaklarda da değildi; ülkede bulunan sekiz petrol rafinerisinin yedisi eylemciler tarafından bloke edildi. Paris’te ise Eyfel Kulesi, Orsay Müzesi ve Versailles Sarayı gibi önemli turist ziyaret alanları da ziyarete kapatıldı.

Genelde sakin geçen gösterilerde bazı alanlarda ise göstericiler ile polis arasında çatışma çıktığı ve yalnızca Paris’te 100’e yakın göstericinin gözaltına alındığı edinilen bilgiler arasında.

Fransa Ulusal Demiryolları Şirketi (SNCF) ve haliyle ulaşım endüstrisini durma noktasına getiren genel grev, trenle ulaşım trafiğinin yüzde 90’ını kesintiye uğrattı. Paris’teki 16 metro hattının yalnızca 5’i işler vaziyette. Tren işletmelerinden Eurostar ve Thalys, Londra ve Brüksel’e olan tren seferlerinin en az yarısını iptal etmek zorunda kaldılar.

Havayolu ulaşımı da farklı durumda değil; yüzlerce sefer iptal oldu, Air France iç hatlardaki uçuşlarının yüzde 30’unu, yakın mesafeli dış hatlar uçuşlarının da yüzde 10’unu iptal etmek zorunda kaldı. Düşük ücretli uçuşları ile tanınan EasyJet de 223 seferini iptal edip, yolcularına gecikmelere hazırlı olmaları uyarısında bulundu.

Tek cümle ile ve klasik tabiriyle söylersek “Fransa’da hayat felç oldu”.

 

Bizim açımızdan önemli olan bir nokta ise bu genel grevin, neoliberalizmin insanları gönüllü teslim alınmış bireylere döndürdüğü masalının yerinin çöp tenekesi olduğunu bir kez daha görmemizi sağlamasıdır.

Neoliberalizm analistleri ve savunucuları hep Batı toplumlarını esas alır; işçilerin, emekçilerin durumlarının düzeldiğini, insanların üretim ilişkilerinden doğan çelişkilerinin Marx’ın söylediği kadar keskin olmadığını bir çok örnekle kanıtlayıp Marksizmi mahkum ederler(!).

Oysa, ne yıkılan Sur, ne Tel Rıfat’ta bombalanan çocuklar ne de sürgünlere uğrayan Ezidiler vardır gündemlerinde. Hatta onları görmek istemezler; görülmesine dayanılamayan hastanın ortaya çıkarılması ile eşdeğerdir adeta bunların ortaya koyulması. Bu anlamda, Avrupa’da gelişmekte olan işçi sınıfı ve emekçi direnişleri önemlidir. İnsanlığın yitirilmekte olan vicdan ve empatisine en yakın çizgidedir emekçi eylemleri çünkü ne kadar lümpenleşmiş ve bireysel taleplerin yansıması olsalar da global hegemonyayı sarsmaktadırlar.

Şu anda eylemcilerin talepleri duru ve sade. BBC’deki bir haberden alıntılarsam; Toulouse’da tren sürücüsü olarak yaşamını sürdüren Cyril Romero adlı emekçi, 2001’de işe başladığını ve imzaladığı sözleşme nedeniyle 50 yaşında emekli olmasının mümkün olduğunu, sonrasında yapılan reformlar ile ya 52,5 yaşında erken emekli ya da 57,5 yaşında tam haklarını alabileceği bir emekliliğe hak kazanabildiğini, şimdi ise daha da çok çalıştırılmak zorunda kalacağını dile getiriyor.

Adını açıklamak istemeyen ve HuffPost’a yazan bir tarih öğretmeni ise 40 yıl çalıştıktan sonra her ay bir kaç yüz eurosunun eksik ödeneceğini ve bu yüzden her gün eyleme katılacağını söylüyor. Çarpıcı bir soru ile tamamlıyor röportajı: “Öğrencilerinin önünde, 70 yaşını geçmiş halde, devamlı kötüleşen hayat şartları ve neredeyse asgari ücretle, kariyerine son vermeyi dahi nasıl düşünebilirsin ki?” Yetiştirmek istediği çocukların önünde zavallı bir ihtiyar muamelesi durumuna düşmemek duygusu esir alıyor düşüncelerini belli ki.

1968’deki yenilgi ve 1991’daki reel sosyalizmin çöküşünün yarattığı travma ve kapitalizmin nihai zaferi kazandığı mitiyle yetişen kuşakların yeniden uyanışını görüyoruz. Hani ‘sığ yanlarımız oldu ara sıra, el yordamıyla dalarken hayata’ misali, sığ değil ama acemi, hata yapan, hatasından öğrenmek zorunda kalan ve öğrenen toplumlar sadece ülkemize ait değil. Yeniden bir mücadele ortamı doğuyor ve işçiler, emekçiler onlarca yıldır bir anlamda uyuşturularak bastırılmış bilinçlerini keşfediyorlar.

Uzun yıllardır neoliberalizm döneminde işçilerin artık gönüllü kölelik yaptığını, teknoloji ile birlikte performans ve duygu toplumu oluştuğunu, Foucault’nun tanımladığı gözetim toplumunun geride kaldığını, haliyle biyopolitikadan duygulara seslenen psikopolitikanın hakim olduğunu vesaire okuduk, tartıştık. Psikanalitik anlamda(!) işçi sınıfı ve emekçilerin bilinçdışının nasıl şekillendirildiği üzerine analizler okuduk; kapitalizmin bilinçdışına kadar uzandık.

Bunları yaptık ama bunları ‘olmuş ve olmakta olan’ dışında ‘hep olacak’ gibi algılayanlar oldu ve belki de kendi bilinçdışılarında meşrulaştırdılar süreci; donuklaştılar. Oysa ‘bilinçdışı’, bazılarının mistik anlamlara çekmekte olduğu, her tür spekülasyonun yapılabileceği bir alan değil bizzat bastırılmışlıkların depolandığı ve travmaların tam olarak belirlenemediği kara bir delik gibidir. Bu, hem Freud’da hem Lacan’da da böyle. Bu iki ismin yapmak istediği, bilinçdışı üzerinden insanların travmalarına çare bulmaktı. Freud’u yeniden okuma şiarıyla hareket eden Lacan, bilinçdışının dil gibi yapılandığını ileri sürerek önermelerde bulundu.

Öte yandan, ne Adorno ne Horkheimer, ne de örneğin Žižek, neoliberal toplum tanımlarında mistik açıklamalara değil, ete ve kemiğe yoğunlaştılar. Adorno ve Horkheimer savaş sonrasında faşizm ile neoliberalizmin bağını açıkça göstererek tehlikenin boyutlarına dikkat çekerken, Hegel-Lacan sentezi yapan Žižek de kapitalizmin ve global kurgunun acımasız eleştirilerini yapmışlardır. İsimleri Avrupa’dan veriyorum; diğer isimleri yok saydığımdan değil; Avrupa’dan bazı aydınların düşüncelerinden çok küçük örnekler verme amacıyla yapıyorum bunu. Her sosyal bilimcinin başına gelecek şekilde, tartışılacak bir çok önermeleri vardır ama ana tutumları bellidir ve faşizmin her an yükselecek bir canavar olduğu konusunda nettirler.

Fransa’ya geri dönersek, Sarı Yelekliler’in eylemlerinin sene-i devriyesine denk gelen genel grevlerde emeklilik düzenlemesi ve yaşı grevin nedenleri olsa da, bunun Sarı Yelekliler’in yakıt zamları nedeni ile başlayan eylemlerinden de hatırlayacağımız gibi asıl çelişkiyi oluşturan nedenin ekonomik politika olduğunu ve eylemcilerin bilinçlerinin her gün daha çok bu ekonomik politikalara yöneldiğini ve yöneleceğini görebiliriz.

Zaten bir kıvılcımın bozkırı tutuşturmasının altında yatan koca gerçeklik, emeklilik yaşının da, akaryakıt artışının da ve benzeri her türlü emeğe karşı yapılan cürümün aynı eller tarafından işlenmesidir. Gezi Parkı da ağaç kesme yüzünden başlamıştı ancak insanlara reva görülen yaşama karşı bir başkaldırmanın somut ifadesi oldu.

İktidarı korkutmasının sebepleri de burada yatıyor kitlesel eylemlerin. Bastırılmış haklarını, duygularını bilinçötesinden bilince getiriyor kitleler; hemen her düzenlemenin başka bir düzenleme ile olan ilgisini kavrıyorlar ve sorunun sistemsel bir sorun olduğunu kendi eylemlilik sürecinde anlıyorlar, değişim ve yeni bir sistem talep ediyorlar.

Psikanalitik anlamda gerçeklik burada yatmakta; kitleler kendi elleri ile, tarihi miraslarını bilinçdışından bilince getiriyorlar ki toplumsal terapi buradadır. Nasıl ki psikanalist travma yaşayana hazır çözüm sunmuyorsa, aynı şekilde kitleler de kendi çözümlerini kendileri bulacaklardır. Tabi nasıl ki terapist çözüm için travma yaşayana perspektif sunuyorsa, toplumsal anlamda bunu yapacak olan da örgütlülüktür; kendi kendine terapi ile kendiliğinden değişimin ortak noktası budur (ikisi de başarısız olur; aksi ihtimal sıfıra yakındır).

Kapitalizmin açmazının iyice yüzeye çıktığı kritik bir eşikteyiz. Önümüzdeki on yıllar kritik dönüşümlere gebe; hem de kaçınılmaz bir şekilde gebe. Neoliberalizm, totaliter rejimlerden ayrı ve soyut bir idare tarzı değildir. Kah kapitalistlerin kendi içi çelişkilerinde kullanılan, kah büyümekte olan ve emekçilere belirli bir sus payı verebilen ülkelerde refah toplumu oluşturulmuş süsü verilmesinde uygulanan, uyuşturucu bir sistemdir. Neoliberaller, iç çekişmelerden zaferle ayrıldıklarında ya da işçi ve emekçilere tatlandırıcı sunamaz duruma geldiklerinde kendilerinden önceki şahinleri mumla aratırlar.

7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra Türkiye’de oluşturulan baskıcı rejimde, Suriye ve diğer ülkelerden gelen göçmen ve yabancılara Avrupa ülkelerinde gösterilen ırkçı-yabancı düşmanı tutumda, İngiltere’nin Brexit’inde, Bolivya’da yapılan neoliberal (yoksa faşist mi; karar okuyucunun) darbede, Venezuela’da, Brezilya’da hep bu neoliberalizm-faşizm diyalektiğinin izi mevcuttur. Kapitalizmin kaynakları kurumaktadır ve kitlelere dağıtacak sahte umudu ve barış sahtekarlığı yapma imkanı yoktur.

Keza Fransa’da da işçi ve emekçilere acı reçeteden başka bir çözüme yönelmek istememektedir sermaye. Çünkü sermayedara vergi dayatma olmaksızın emekçilerin yükü üstlenmesi beklenmektedir.

Aşağıdaki tablo, Fransa devletinin milli hasılaya olan kamu borcunu göstermekte. Yüzde 100 seviyesine tırmanmış ve son 3 yıldır orada çakılmış bir borç oranına karşı, devletin çareyi kamu emekçilerinin haklarını tırpanlamakta bulduğunu güzel bir şekilde gösteriyor. OECD raporlarına göre 2015’teki oranı yüzde 121, yani daha da yüksek olduğunu not düşelim.

Sonuç itibariyle, Fransa’daki eylemler bize Badiou’nun yaşayan komünizm fikrini doğruluyor adeta. Komünizm, Marksizm, sosyalizm, anarşizm gibi ideoloji, siyasi akım ve fikirler, kapitalizm var oldukça birilerinin enjekte etmeye çalıştığının aksine, bit-mez!

Geçen hafta Janet Biehl de, merhum Bookchin’in ‘her zaman hazır olmak gerektiğini’ söylediğini aktarırken bunu dile getirdi. Meşhur kendi mezarını kazan metaforu bu anlamda doğrudur. Bu çatlaklar oluştuğunda sistemi dönüştürmeyi başarabilecek bir devinim olacak mıdır; asıl sorun budur. Soru, muhalif akım ve ideolojilerin olup olmayacağı değil, nasıl ve ne şekilde sistemi değiştirmeyi başarabileceği sorusudur.

Her ne kadar yöntemler hakkında farklı düşünce, pratik ve teoriler olsa da hepsinin dayandığı temel nokta pek haklıdır: kapitalizm, barış toplumu yaratamaz. Bu yüzden Fransa’daki eylem, kapitalizmin paradoksunu teşhir eden kitlesel bir eylemdir ve yarınlara duyulan özlemin onlarda göstergesinden birisidir. İşçilerin, emekçilerin grev gücünün hala çok kuvvetli bir güç olduğunu ve örgütlenmenin önemini bir kez daha göstermektedir. Bu yazı da dünyanın her bir yanında daha güzel yarınları kurmak isteyenlere selam göndererek bitirilmektedir!

Previous post
Avrupa Konseyi'nden uyarı: Türkiye, AİHM'in Alevilerle ilgili verdiği kararlara uymuyor
Next post
İstinaf cezaları bozdu: Hayatın Sesi Televizyonu yöneticilerine beraat