Ana SayfaYazarlarCengizhan KaptanHayata Dönüş(!) ve Dersim’de zehirli gaz

Hayata Dönüş(!) ve Dersim’de zehirli gaz


Cengizhan Kaptan


Bugün 19 Aralık 2019. Hayata Dönüş adı verilen ve cezaevlerinde katledilen otuz mahkumun katledilişine yol açan vahşetin 19. yıl dönümü.

Vahşeti dün gibi hatırlıyorum, Zülfü Livaneli’nin 28 Kasım 2010’da Vatan’da yayınlanan yazısını da. Gerçekten de solcu, şair, duygulu, demokrat, Karaoğlan, Kıbrıs Fatihi Ecevit, ‘İslamcı’, ‘milli görüşçü’ Erbakan’ın dört yıl önce ölümleri durdurmasına içerlemiş olacak ki, her türlü arabuluculuğu reddedip ölümün soğukluğunu “hayata dönüş” olarak gönderdi mahkumlara, düşen canlara.

Vahşetin arkasındaki ahlaki sorunlara bakarsak:

  1. ‘Koğuşlara Kalaşnikof getirildi ve mahkumlar Keleşlerle ateş açtılar’ iddiası. Bir de bunun üstüne, cezaevlerinde hiçbir güvenin alınmadığı gibi daha da söyleyeni küçük düşüren bir bahaneye başvuruluyor. (Zulmedenin, mağdur imgesine sarılması)
  2. Ecevit, cezaevlerine ‘hakim olamazsak, IMF programını hayata geçiremeyiz’ demişti. Demek ki çöken bir ekonomik sistemi canlandırmak için önce cezaevlerinde mahkum katletmek gerekiyor. Solcu şair romantizmi böyle bir şey olmalı…
  3. Mahkumların başka cezaevlerinden gelen talimatlarla kendilerini yakmaya zorlandıkları iddiası. Telefonların çekmediği bir ortamda örgütsel ve hiyerarşik bağ kurularak mahkumların iradesiz, ne denirse onu yapan ve devleti zor durumda bırakmak için kullanılan kişiler olduğuna yönelik, anlamsız suçlamalar.
  4. George Orwell’in tespitini hatırlatıyor bu katliama verilen isim; barış, hayat gülücükleri altında lav silahları ve bombalar ile o ülkenin insanlarını, zor şartlarda artık iradesini sadece bedeni üzerinden ortaya koyan ve bu şekilde hak arayan insanları lav silahları ile yakmak. Kıbrıs’ın yanına bir de koğuşların fethi! (Katliamı, kahramanlık öyküsüne dönüştürme)
  5. Olaydan dört yıl önce ölüm oruçlarında aracılık yapan insanların (aydınların), bu olayda ‘hain’ ilan edilmeleri. Basının bağımsız olmak yerine tellallık pozisyonuna bu kadar çabuk adapte olacak kadar etik değerlerden uzak olması. (Medyanın ticari yanının ahlaki değerlerden beri olması)

O döneme ait mahkemelerde ifade veren bazı askerlerin ‘envanterde kimyasal silah yok’ demesi de kayda değer; hem de oldukça değer. Envanterinde kullanımı yasak olan silahları kayıt altına almak, bana rüşvetin belgesinin sorulduğu Emlakbank söylemlerini hatırlattı. Buna benzer trajikomik bir duruma içinde bulunduğumuz günlerde de tanık olmaktayız.

Dersim isyanından bahsediyorum. Ne isyansa artık! Sanki ülkede Şark Islahat Kanunları uygulanmamış, sanki Kürtler ve diğer ulusların ‘serpiştirilmesi’ dizayn edilmemişcesine, Dersim’e isyan eden ‘asiler’i ‘tedip’ eden bir bakışın hakim kılınmasına yönelik kurgu. Geçtiğimiz aylarda ortaya çıkan ve Türkiye’nin Nazi Almanya’sından gaz aldığının belgelenmesi, bir de ortaya çıkaran değerli araştırmacının tehdit edilmesiyle ‘viral’ hale geldi.

Gene ahlaki açıdan bakalım:

  1. Envanterde olmayan(!) zehirli gazların envanterde olduğu ortaya çıktı (Gerçekleri saklama)
  2. Ortaya çıktığında olayın vahametini ve katliamlarda kullanılmış ve kullanılacak olması karşısında bir açıklama, bari bir üzüntü ifadesi yerine, olayı savunma durumu devam etti. Örneğin, ulusalcı/Kemalist tarihçi Sinan Meydan, Sözcü’de, bu satın alımın bir ‘aktif korunma’ önlemi olduğunu söyledi. (Gerçek ortaya çıktığında, zehirli gaz almanın sanki son derece doğal bir şeymiş ve yasak değilmiş gibi sunulması)
  3. Yani envanterde vardı, ve II. Dünya Savaşı çıkarsa (o dönem açısından ‘çıkarsa’ diyorum), “en iyi saldırı hücumdur” deyip uçaklarla zehirli gaz atacaktı savaş uçakları. Hani Dersim’de kullanılmayıp, dışarıya aktif savunma anlamında! (Son kertede, ‘Zehirli gaz hakkımız, gerekirse bombalarız’ demenin dayanılmaz hafifliği)

1925’de yasaklanan zehirli gaz kullanımının, 1929’da Türkiye’nin de kabul etmesinden hareketle, “aktif savunma” diye garip bir potansiyel suçu savunma üzerinden, savaş uçaklarının zehirli gaz yağdırmasını meşrulaştıran bir görüş var. Envanterde yok olan zehirli gaz, envanterde başkalarının araştırması sonucu ortaya çıktığında bu sefer bombalamaların kendisinin korkunçluğu yanında zehirli gazlı olanlarının da savunulması ve aklanması söz konusu. Böyle düşünen insanların soykırımlar ve katliamlarla yüzleşmesini beklemek bizim saflık hanemize yazılmalı belki de.

Haliyle ve gerçekten, bu ikinci örneği yazarken ilki ile bağlantılı olarak örneği verme gereği duyarken dikkatimi çeken şey, her iki fiilin de solcu/ulusalcı cenah tarafından yapıldığını görmüş olmam. Bugün AKP bu kadar baskıcı rejimini fazla da zorlanmayan bir geçiş sürecinde ve 17 yılda inşa ettiyse, AKP öncesindeki solcu, sağcı yönetimlerin onlara bu kadar uygun bir toplumsal yapı ve kültür bıraktığını görmemezlikten gelemeyiz. Yobazlık konusunda AKP’ye laf ederken, ondan aşağı kalır yanlarının olmadığını anlamak gerekmekte.

Dersim konusunda toplumun şartlandırılması, Dersim’in hak ettiğini bulması üzerinden yapılan kurgular, zaten Kürtleri, Alevileri ve diğer kesimden halk tabakalarını iyiden iyiye ötekileştiren bu sistemin de facto ve duygusal anlamda bölünmeyi gerçekleştirdiğinin göstergesidir.

Dersim’de uluslararası ve apaçık faşist olan bir rejimden alınan zehirli gazın kullanıldığı gündemde iken, Dersim insanının hafızasından çıkmayan ve çıkmayacak olan Seyit Rıza’nın heykelinin kaldırılmasını isteyen marjinal parti lideri Perinçek’in zamanlaması tam bir fırsatçılık ve pervasızlık örneğidir. Provokatif bir şekilde toplumun bölünmesine uğraşmayı ilke edinenlerin yeni bir eylemidir.

Kayyımıyla, heykel, mezarlık, ev yıkımları ile duygular sosyolojisi ile de izah edilebilecek bir biçimde milat yaratma, halkın hafızasını dizayn etme anlayışı tutmaz, toplumun duygusal ve kültürel bölünmesinin hızına hız katar yalnızca. Yeni zulümlere bir kapı daha açar. Bu pervasızlıktan vazgeçilmesini söyleyenler akildir; isteneni söyleyenler değil.

Etik, hukuk, ekonomi, politika… Hepsi birbiriyle bağlantılı. Ama etik-ahlak üzerinden gidiyoruz. Çok kaba bir ayrımla etiğin kurumsal, ahlakın bireysel alanda düstur olduğunu belirtirsem, ahlaki ayrışma ve farklı değerlendirmelerin, kurumların ve tepesinde bulunan devlet mekanizmasının bu oluşan ahlaki çöküşten sorumlu olduğunu söylemem de kaçınılmaz olur.

Ayrışmış, değerleri farklı ve uzlaşmaz hale gelen toplumda, bireylerin ahlak anlayışları birbirlerinden sadece ayrışma değil, birbirlerine yapılan zulümleri dahi meşru görmelerine yol açacak kadar uç noktalara varır. Bunun sorumluluğu yönetimdedir ve onlarca yıldır yaşanılan erozyon yönetim kalitesini göstermektedir.

Hayata Dönüş’teki ahlaki sorunların, Nazi Almanya’sından zehirli gaz alıp bu ortaya çıktığında hala savunmanın ahlaki tarafını ele aldım. Neden? Ve neden ahlak üzerinden gidiyorum? Neden belki de daha uygun olabilecek ‘etik’ kelimesini neredeyse hiç kullanmıyorum? Çünkü arzumdur, isteğimdir ki toplumun bireyleri arasında ahlak anlayışı gelişsin.

Bireysel anlamda, bireyin otoritenin, medyanın dediğinin ötesinde ahlaki yapısını oturtacak sorumluluğu ve basireti vardır. Ama bunu oturtması için gerekli yaşam koşullarının sunulması da gerekir.

Yarının özgür toplumunda etik de en az politika, ekonomi ve hukuk kadar gereklidir. Bu etiği oluşturmayan, politize olmayan toplumlar fiilen çökmüş ve birbirlerinden izole olmuş insan yığını/kümesi haline gelirler. Gelmişlerdir de.

Üniversitelerin ticarethane, bilginin meta haline geldiği bir toplulukta, ansiklopedik/teknik bilgisinin kuvvetli olduğu bir birey, kalemşörlük ve otoriteyi bin bir dereden su getirerek ve bazen de gülünç halde savunma noktasına düşer olsa olsa. Yasaklanmış gazların kullanılmasının yasak olmadığını söyleyecek kadar bilgisini üstün bir şekilde sergiler. Bilginin meta olmasının ise hem ahlaki hem de ekonomik bir sorun olduğu, ekonomik politikanın da bunların oluşmasında önemli rol oynadığını söylemeye gerek yok belki de.

Ahlaki olarak katliamları, katliamlara yol açacak mekanizmaları geçmiş ile yüzleşmedikçe, ‘baş ağrısının ilacı Aspirin’ diyecek kadar sığ bakıp baş ağrısının nedenlerini ortadan kaldırmaya çalışmadıkça, ahlak da, ekonomi de, toplum da, toplumsal politikalar da düzelmez. Kronik baş ağrısı misali, ülkenin çimentosunun da sorunlu olduğunu kabul etmedikçe de böyle.

Kemalizm ile siyasi İslamcı bir anlayışın arasında kalmış ve bundan ötesini göremeyen, bir de görmeyi isteyenleri pervasızca damgalamak isteyenlerin Plato’nun Cumhuriyet eserinin o meşhur yedinci kitabını bir kez daha okumaları gerekiyor. Okuma değil, okuyup uygulamaları ve sorumluluk almaları da gerekiyor. Belki biraz mağaranın ötesinde olup biteni görüp de mağarada kalanlara olup biteni anlatmaları umulur o halde.

Hayata Dönüş vahşetinde yiten canları saygı ile anıp, katliamı ve romantik katliamcıları bir kez daha lanetliyorum. Zehirli gazları savunanları ise savundukları değerler ile baş başa bırakıyorum. Zehirli gazlarını atmasınlar, aktif savunma yapmasınlar; başka ihsan istemem.

Umut ile…

Previous post
Kadir İnanır: Bir gün bu topraklara büyük bir barış hakim olacak
Next post
Güneş Karaçuban'ı öldüren Sabri Barçağ'a 'haksız tahrik' indirimi