Ana SayfaYazarlarElend AydınKendinden geçme

Kendinden geçme


Elend Aydın


“Yavaş yavaş öteki aziz kızları kendilerinden geçiyorlar, başlarını geriye atıyorlar, akarcasına kayıp gidiyorlar, bir unutuş denizinde yüzüyorlardı.”[1]

Brezilya’daki bir ritüeli anlatan bu satıların devamında “kendinden geçme”nin nelere kadir olduğu uzun uzun anlatılıyor bir Eco-Roman olmanın katmanlı, volkanik ve muzip derinliğiyle. Ama ilginç ve yine bir Eco şaheserliğinin simgesi olan nokta; feminist, devrimci, özgür kadın profilindeki Amparo’nun geçirdiği “değişiklik”. Çünkü şöyle diyor sonunda: “Ne utanç verici bir şey, inanmıyordum, istemiyordum, nasıl yapabildim bunu? Ama artık kurtuluş yok. Hala bir köleyim ben. Sen git. Zavallı, pis bir zenciyim ben, bir efendi bulun bana, bunu hak ettim.”

Evet, böyle diyerek eşit, özgür, muhalif bir partnerlikle ilerleyen ilişkisini bitiriyor ve kayıplara karışıyor. Zira o ritüel; özgür ruhunu, feminist ve devrimci karakterini çalmış, onu; eski ana-ataları gibi köle kılmıştır.

Ama soru şu: Altın Jakuzililer’in cirit attığı memlekette yaşayanlar olarak, hiç mi “ritüel” yaşamıyor, ruh transformasyonuna maruz kalmıyoruz? Bence yoklamalıyız kendimizi, hem bizdeki “ritüeller” öyle ruhani, mistik, hermetik, antik, ulvi amaçlarla da gerçekleşmiyor. Kim bilir ruhumuz kaç kez alınıp çalınmak suretiyle derdest edilmiştir!

Mesela ikide bir sergilenen “vatanseverlik” ritüellerindeki kan banyolarından gerçekten sağ çıkmış mıyız? İster kanlı “zeytin”, ister kanlı “pınar”, kan pınarı olsun, maruz kaldığımız bu “güzellikler” ve “zaferler” hiç mi yaralamadı bizi? Yoksa o kadar dönüşüm (üzerine alınma sevgili Gregor Samsa!) geçirdik ki, eskiden nasıl bir şahsiyet olduğumuzu bile bilmiyoruz artık.

Oysa Amparo biliyor ve hikayeyi bitiriyor. “Bu ben değilim artık, bana eyvallah!” diyerek çekip gitmenin onurunu yaşıyor. Üstelik, “Bir efendi bulun bana, bunu hak ettim” derken de tüm efendileri reddediyor, bizim Altın Jakuzililer’i de… Yani farkındalığını çok talihsizce yaşasa da pes etmiyor, resti o çekiyor.

Bu arada Altın Jakuzililer’e ayna tutmaya devam ediyor, devletlerinin taktırdığı mobeselerle görüyoruz onları. İşte orada duruyor bıyıkları parlayan biri. Altınla çerçevelettiği aynaya bir sağdan, bir soldan, bir arkadan yaklaşarak haram maaş ve talan altınlarıyla şişmiş vücuduna bakıyor. “En zengin, en yakışıklı, en haramzade, en kayyım ben miyim?” falan diye soracakken ayna, taktırdığı altın çerçeveye kanmayarak onu kışkışlıyor; “Seni gösterecek bir yüz yok bende, çünkü senin yüzün yok, masken bile yok!” diyor.

Yüzü çarpılıyor Altın Jakuzili’nin, para demetlerini hışırdatıyor, altınlarını şıngırdatıyor, amuda kalkıp bayrak takıyor, hırlıyor; ama yok. Ayna ona yüz vermiyor, “Yüzsüzsün, bana bakamazsın” diyor.

Altın Jakuzili’nin (“Al-Jak” desek daha iyi olmaz mı, çünkü uzun bir isim) yani Al-Jak’ın yüzü asılıyor, gözleri pörtleyerek mobeselere dönüşüyor. Ama mobeseler bile kabul etmiyor onu, kıs kıs gülüyor.

Derken, kitapta geçmese de Amparo, esas ruhuna kavuşarak; “Efendilik taslayan ama aynı zamanda efendilerinin çizmesi olan Al-Jak; topla haramlıklarını da defol, saltanatın bitti” diyor, altın çerçeveli ayna çerçeveyi Al-Jak’ın başına çalarak şarkı söylemeye başlıyor.

Amparo, dans ediyor. Anti-faşist kitaplar bablekan oynuyor. Al-Jak, gasp etmiş olmanın verdiği huzursuzlukla kabuslar görüyor.


[1]  Umberto Eco, “Foucault Sarkacı”, Can Yayınları
Previous post
Odağında Chicago Bulls ve Michael Jordan var: “The Last Dance”
Next post
Ursula Tayfunu: Filipinler'de en az 16 kişi hayatını kaybetti