Ana SayfaManşetRoboski’den Cizre’ye kader ve keder

Roboski’den Cizre’ye kader ve keder


Nejat Uğraş*


“ey büyük mezopotamya
iki bin yıllık gece
dön bak bir geriye
kardeşlerim ölüyor kalbimin doğusunda…”[1]

İbn Haldun, “coğrafya kaderdir” demişti. Yedi yüzyıldır zamanları aşarak günümüze ulaşan bu söz, ateşin ve güneşin toprakları olan Mezopotamya topraklarını aşikar ediyor sanki. Mezopotamya ki bir halklar denizidir. Yazının, tekerleğin, buğdayın ve tarihin ana vatanıdır. Mezopotamya ki uygarlığın ilk formudur. Bugünkü dünya uygarlığına ait ne varsa bu topraklara borçludur.

Biz böylesi büyük bir insanlık mirasına sahip topraklarda barış içinde ve kardeşçe yaşamak istedikçe “her defasında hep aynı kanlı tarih çıktı karşımıza. Yaralı bayramlar geçirdik”. Onulmaz acılar yaşadık. “Yıkılan şehirler bıraktık ardımızda. Yağmalanan hayatlar, talan edilen sevdalardan geçtik. İki bin yıllık tarihimizi gökyüzünün karanlık kefeniyle örttük”. “Savaşlar ve pazarlar çağında adsız ölülerimizin” yasını bile tutamadık.

Evet Mezopotamya, bizim en büyük kaderimiz ama aynı zamanda en büyük kederimiz oldu. Bu kaderi ve kederi sekiz yıl önce 28 Aralık 2011 günü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ordusuna ait savaş uçakları bir kez daha yaşattı bizlere. “Kaç bin yıllık hasretimizin koncası” 34 can bombalarla hunharca bir şekilde paramparça edildi. Üstelik çoğu 18’ine bile gelmemişti daha. Biz adalet beklerken, 26 Mayıs 2016 günü bu kez havan toplarının hedefi haline gelecektik. İki can daha yitirecektik. İki candan biri olan 16 yaşındaki Vedat Encu, mektubunda yaşadıklarını şöyle anlatacaktı:

“Tarihin sınır dibine savurduğu, adaletin katilden yana olduğu bir yerde bitmiş kaderimiz, kaderdir deyip yaşadık…’Her şey ben yaşarken oldu, ben yaşarken koptu tufan!’ Tepemizdeki güzel gök demir kanatlı bir canavarın nefesiyle yırtılıp üstümüze düştüğünde altında kalanlardan biri ağabeyim Davut’tu. Yakın akrabalarımdan 6 kişinin dağa bayıra savrulduğu gün, onun vakti değilmiş ki bize bağışlandı. O güzel gök, ağabeyim kurtulsa da o gün bugündür kara! Ağabeyim sağ kurtulduğu o tufan günü gelip köyümüze oturdu Ecel, gitmek bilmedi. Ensemizden yokladı, ayağımıza çelme attı. Hep atlattık, her seferinde başka bir yerinden yırttık kefeni…”[2]

Vedat, 26 Mayıs’ta kefeni yırtamadı. “Halkının dinmeyen uğultusundan sızan bir damla kan”, bir parça can olarak yitikliğimizin imgelemine bir ateş gibi düştü. Kürtlerin yüz yıllık kederinin bir parçası oldu. Mezopotomya’nın sarp geçitlerinden bir hawar yükseldi. Mezopotomya ana dile geldi:

“Benim bütün çocuklarım sürreal sevdalarda öldü!
Benim bütün çocuklarım şimdi duvarlarda;
Tebeşirle yâd ediliyor.
Benim bütün çocuklarım Öldü?
‘Bir ağaç gibi tek ve hür!’
Bir deniz kıyısında dağları döverek… “[3]

Vedat’ın hikayesi bir Mezopotamya hikayesidir. Aslında “anlatılan senin hikayendir”in Kürdistan versiyonudur. Üretim, bölüşüm ve mülkiyet ilişkilerinde en alta itilmiş, kendine yer bulamayan yoksul Kürt köylüsünün “bir yoksulluk, bir ayrılık , bir ölüm” üçlemesinin sömürgeci sıradanlığıdır yaşanan. “Yoksullluk, dünyanın üstünde yükseldiği iç -bir- kanamadır”.[4]

Roboski, o iç kanamanın kendisidir. Bu kanamadan üreyen bir felakettir. Yaranın kanadığı her yürek “her gün biraz daha kapkara duyarak ölümü/aç ve arkasız”[5] yaşamaktansa bir dilim ekmek için katran karası gecelerin ve yapay sınırların içinden geçerken dağların koynuna usulca fısaldanan şiirin bizatihi kahramanıdır aynı zamanda.

“alın terinin namusu kurtulsun diye
kurtulsun diye sıcak somun
acı soğan
ve çiçekli basmalar
ahdettik
vefa ettik
kelle koyduk
ölen ölür dostlar
düşmanlar heyy
kalan sağlar…”[6]

Kalan sağlar, sağ mıdır?

Kalan sağlar “sağ” olarak yoluna Roboski’nin utancını taşıyarak devam edebilecekti. Şiir okuyacak, aşık olacak, evlenecek, çocuk sahibi olacak ve mülkiyet edinmeye devam edecekti. Öyle ya, “unutmak insana verilmiş en büyük hediyedir”. Lakin söz konusu kolektif suçlar olunca unutma eylemi insana atılmış en büyük kazığa dönüşüyor. Bu ülkede kim hangi yüzle Roboski sonrası yaşamına hiçbir şey olmamış gibi devam edebilmiştir? İlk taşı en masumumuz atsın o zaman!

Kabul edelim.

Oradaki insanlar Kürt oldukları için potansiyel birer hedeftiler. Roboskili çocuklar taammüden ve kolektif işlenmiş bir katliamın kurbanlarıdırlar. Kürdün kendisine reva görülenin ölümden fazlasının olmayacağının ilanıdır. Kürdün Zilan’dan Dersim’e yaşanan o dehşet zulüm silsilesinin akıbet olarak hatırlatılmasıdır. Roboski, sonunuz atalarınızın, dedelerinizin, ninelerinizin sonundan daha farklı olmayacağının kader hükmünde icrasıdır.

Bu kader büyük kederler eşliğinde yaşatıldı. “Ey Xweda ma ne bese lo” vavayleleri yüzyıllık sömürgeci ve ceberrut zihniyetin dehlizlerinde ve bütün Mezopotamya’nın gök kubbesinde yankılanırken ne Xweda bunu umursar ne de sömürgeci zihniyet utanır. Aksine sömürgen zihniyet kemirebilmek için kendini yeniden ve yeniden güncellemenin peşindedir. Yayılmacı olmak karakteri gereğidir. Kendi ontolojik hikayesi bizatihi Kürdün olmadığı bir hikaye olduğu için Kürdün olduğu her yere suç pahasına, zor pahasına girecek ve her seferinde kibirli bir buyurganlıkla had hudut bildirmeyi egemenin şanından sayacaktır.

Egemen ikna edemediği, tahakküm altına alamadığı kitlelere gücünü göstermek için elinde bulundurduğu ve kesinlikle çok hasis olduğu yasal silah tekelini kendi yurttaşına zor kullanmak suretiyle tatbik eder. Bu hasep ile Roboski, Zor’un halen hükmünü icra ettiği yeni bir milattır. Sürekliliği ve devamlılığı her türlü turnusol testine tabi tutulmuş ve kirli sicili tasdik edilmiştir. Artık Kürdistan tarihinde “Roboski öncesi ve sonrası” diye bir milat düşülmüştür. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Lakin bu eskisi gibi olmayacak hissi böylesi durumlarda daha pozitif ve naif bir tınıya sahip olması gerekirken, toplumun dokularına negatif bir etki ile temerküz edecek ve her şey eskisinden daha kötü olacak hissiyatıyla yer değiştirecekti. Biz egemenin o Drakula yüzünü bir kez daha Cizre bodrumlarında görecektik. Dişlerinden akan kan ve salyalarıyla birlikte.

19 Aralık 2015. Silopi’de 11 çocuk annesi 57 yaşındaki Taybet İnan komşusuna giderken vuruldu. Açılan ateşle kaynı Yusuf İnan da öldürüldü. Cenazelere kimse 7 gün boyunca yaklaştırılmadı.

Unutma! Hatırla.

Yaşanan onca acıya, kedere ve zulme rağmen ‘barış’ demekten bir kez olsun vazgeçmedik. Roboski’den sonra bundan daha fazlasını yapamazlar artık dediğimizde umudumuz Silopi’de Taybet Ana’nın sokak ortasında kalan bedenine çarpıp tuzla buz oldu. Cizre’de Cemile’nin buzdolabına saklanan bedeninde dondu hayallerimiz. Mehmet Tunç’un çığlıklarında yitip gitti birlikte yaşama sevdamız… Yine de vazgeçmedik… Bozulan, yırtılan, sökülen ilişkilerimizi yeniden onarmanın peşine düştük. İflah olmaz bir iyimserlik ve bu topraklara olan inancımızla yüklendik. Sırtımızda, giderken büyüklük gösterip yitip gidenlerin bıraktığı büyük bir yük ile!

Evet yükümüz ağırdı ama bu coğrafyaya hakkettiği barışı ve hakkettiği demokrasiyi muhkem kılabilmek için ödememiz gereken bir borcumuz vardı. Şimdilerde bu borcumuzu ödüyor varsayıyoruz. Bu da bizim diyetimiz olsun. Mehmet Tunç’un çığlıklarının yanında bir hiç olsa da. Ama onun gibi dünyaya gururla ve vakarla bakabilmemizin yegane yolunun da ne olduğunu biliyoruz: “Demokratik Türkiye’yi ve Özgür Kürdistan’ı” inşa etmek…

Başka türlü ne Taybet Ana bizi affeder ne de Cemile’nin hayalleri çözülür o buzdolabında. Barışı gerçekleştirmeye mecburuz. Yoksa Mehmet Tunç’un çığlıklarının boşluğu döven acı bir travma olarak kalmasına izin vermiş oluruz. Vedat’ın otuz beşinci can olmasının vebalinin altında kalırız.

Biz çeyrek asırdan fazladır süren bu savaşın, Musa Amca’nın dediği gibi, “davalısı, davacısı, tanığı ve sanığıyız”.

Biliyoruz. Görüyoruz. Yaşıyoruz.

Çoğulcu ve dinamik bir siyasaya, insanca yaşamaya bu topraklarda henüz kimse fırsat tanımadı. Öteki olanı, farklı olanı, yazanı, konuşanı, düşüneni, saz çalanı, çalmayanı cezalandırmaktan hiç çekinmediler. Demokrasi denilen şeyin kendisi asgari olarak politik olanın kabulüdür. Emanuel Levinas’ın bizlere öğrettiği  “ötekinin yüzü tanrının yüzüdür” düsturuna rahmet okuturcasına kendilerine benzemeyen herkesi düşman ilan ettiler.

Orta Asya’dan gelip bu kadim topraklara ölüm ve barbarlık taşıdılar. Kürdün temiz kalmış bir karış toprağını bile talan ettiler. Kirletilmemiş bir avuç gökyüzü bile bırakmadılar. Roboski semalarında “demir kanatlı canavarlarıyla” herkese akıbet hatırlattılar. Kürtleri başsız, vatansız ve mezarsız kılacaklarını sandılar.

Bu ülkeyi öyle bir hale getirdiler ki acıyı metanetle karşılamamıza, acıyı biraz olsun hafifletecek göz yaşı dökmemize bile fırsat tanımadılar. Çocuklarımıza ağlayamayacak hale getirdiler. Acıdan öfkeye dönüşüyor duygumuz. Bilemekle meşgulüz öfkeyi. Habire biliyoruz.

Eylül 2017’de, Ankara’da HDP’nin eski Eş Genel Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk’un yaşamını yititren annesi Hatun Tuğluk’un cenazesine ırkçı saldırı düzenlendi. Bunun üzerine cenaze defnedildiği mezarlıktan çıkartıldı ve ertesi gün Dersim’de defnedildi.

Hatırlayalım. Unutmayalım.

80 yaşında Kürt ve Alevi bir anneye –üstelik son 15 yılını yarı felçli bir halde yaşayan- Hatun annemize bu ülkenin başkentinde sonsuzca uyuyacağı bir karış toprağı çok görmüştüler. “Gömdürmeyiz” diye saldırmıştılar. “Alevidir, Ermenidir, teröristtir” diye alçaklığın en pespaye tavrını sergilemiştiler. Hayır, alçaklık bir seviye belirtir. Çukurdu bunlar.

Taşıyıcılığını yaptıkları zihniyet Alevileri diri diri yakan zihniyettir. Roboski’de ekmeğe kan doğrayan, insanlık suçu işleyen zihniyettir. Cizre bodrumlarında bir avuç suya, bir damla ışığa, bir parça hayata tutunan gençleri acımasızca küle çeviren zihniyettir. Bu zihniyet insanın diyalektiğine tüküren bir zihniyettir. Alçaklığın tarihine yazıldılar her seferinde suç işleyerek. Bu suçun faillerini değil faile ve suça neden olan zihniyetin kendisi ile hesaplaşılmadan, kora kora bir yapı sökümcülükle bu zihniyet alaşağı edilmediği sürece hiçbir Kürt ve Kürdistanlı yatağında rahat yatamayacaktır.

Bir sözümüz de size ey kifayetsiz muktedirler.

Bu toplumu bu hale getiren ey muktedirler; siz de çukursunuz!

Anlayın artık!

Bu kadar alçaklığa tahammül etmek zorunda değiliz. “Viran bir tarihin içinden, on binlerin korusundan milyonların sesine dönüştük.”[7] Bugün milyonlar özgürlük talep ediyor. Adalet talep ediyor. Eşitlik talep ediyor. Kendi öz vatanlarında insanca yaşamak istiyor. “Kırıntı değil, dünyayı istiyor…”

Anlamak çok mu zor?

O zaman Vedat’ın hawarı kabusunuz olsun.

“Ben Vedat Encu’yum! Ağabeyimi elinden kaçıran, köyümüze demir atan ecelle bir olup kıydılar bana! BinAltıYüzOnDört gün sonra Roboski’nin 35’i olmak bahtıma düştü. Güzelliği kararmış bir göğün altında, içimde yarım kalmış bir yol ile gömülüyorum! Söyleyin şimdi, anam hangi külleri döksün başına!

“Benden önce öldürülen kardeşlerim, arkadaşlarım otuz dört kere adalet istediler. ‘Eğer beni öldüren bombalar adalet’i de öldürmediyse, Adalet talep ediyorum. Herkesin hakkı değil mi adalet?’ dediler
Ben sizden ümidi tükenmiş olarak adl-i ilahî önünde, sizin de yüzü yerde geleceğiniz o güne kadar diz kırmış bekleyeceğim.

“Bekleyeceğim.

“Bekleyeceğim…”[8]


*Yurttaş


[1] Murathan Mungan
[2] http://bianet.org/bianet/insan-haklari/175722-ben-vedat-encu-yum
[3] Nazım Hikmet
[4] Otların Uğultusu Altında – Şükrü Erbaş
[5] Gururla Bakıyorum Dünyaya Şiiri – Orhan Kotan
[6] Gururla Bakıyorum Dünyaya Şiiri – Orhan Kotan
[7] Murathan Mungan
[8] http://bianet.org/bianet/insan-haklari/175722-ben-vedat-encu-yum

Roboski Katliamı’nın 8’inci yılı: “Beyazlar giyene kadar mücadelemiz sürecek”

Roboski, sözün bittiği yer olmalıydı – Cengizhan Kaptan

Previous post
Dersim Barosu’ndan dağ keçilerinin avlanmasına karşı suç duyurusu
Next post
Libya tezkeresi Meclis'e geliyor, kim ne diyor?