Ana SayfaYazarlarElend AydınUzay eleştirisi

Uzay eleştirisi


Elend Aydın


Ten benim sınırım değil

bu çuval

beni kendine sığdıramıyor

biraz ötede yıldızlar doğar

uzar benim benliğim oraya kadar*

Kusurlu varoluşun kusursuzluğunda bir kağıt gemiyle sürdürdüğümüz yolculuk nasıl gidiyor arkadaşlar? Görünen ve görünmeyen limanlarda duralım mı?

Dedikten sonra, geceyarısının soğuk sessizliğinde “beni kendine sığdıramayan çuval”ın bahtsızlığına ağlayan ıslak çiçeklere bakıyorum. Acaba onları da sınırlayan “bir çuval” mıdır varoluş? Yoksa bu şahane mutluluk, yalnız insanlara mı mahsus?

Öte yandan çöp konteynırlarını andıran şahsiyetler ve hayatlarını da görmezden gelemeyiz, çünkü makam araçlarıyla dolaşıyorlar durmadan. Sahi, 31 belediyenin karşılığı olan, 2 milyon insanın -Kürdün- ahını ve öfkesini çekmek gibi bir bela ve günaha neden bulaştılar? Bunun sorumlusu da konteynırlar dolusu vampirlikler ve reddedene karşı duyulan aşağılık kompleksi olmasın?

Aşağılık kompleksi! Evet. Saraylar, makamlar ve konteynırlar dolusu aşağılık komplekslerinizle asla mutlu olamayacaksınız beyler. Çünkü 2 milyon kere “Hayır! Seni reddettim, reddediyorum, zulmün, faşizmin bana vız geldi ve bu hep böyle sürecek” diyor gasp ettiğiniz o mekanlar.

Evet, bu geceyarısı varoluşunun penceresinin önünden 31 koltuk geçiyor makam araçlarının üstünde. Koltuk, artı: makam aracı, artı: ne? Ya da iki kere koltuk kaç kompleks eder? Otuz bir makam aracını toplasak ne kadar insan ve insanlık eder? Peki, 31 koltuk ve 31 makam aracı, 2 milyon insan ve isyan karşısında kaç eder?

Derken benliğimin uzandığı “biraz ötedeki yıldızlar”ın, an’a nüfuz ederek nasıl da şimdi başlayan yağmura dönüştürdüğünü fark ediyorum. Evet, yıldızlar an’ı yağmura; yağmur, her şeyi damlalara dönüştürdü. Ne gece kaldı ne “çuval” ne de yıldızlar.

Bu arada Sevgili Rosa’nın telgrafına ilişiyor gözüm; Clara’ya (Zetkin) çekilmiş telgraf, beni yağmurla birlikte 20 Şubat 1914’e götürüyor: “Talep, bir yıl tutuklama. Hüküm, bir yıl mahkumiyet. Selamlar. Rosa.”

Sadece bu kadarcık yazmış Sevgili Rosa. Oysa bir yıl nasıl da uzundur aslında yıldızlarla sarmaş dolaş yaşayan insanlara. Ama ne “ah”, ne “öf”, ne dolambaçlı laflar, ne gerdan kırmalar. Sadece bu kadar! Şimdi bu telgrafcık’ın, otuz bir bin makam ve koltuk adamından daha “adam” olduğunu kim inkar edebilir? Üstelik kıpır kıpır yüreğiyle yağmura dönüşen an’da atıyor, isyancı eteklerini savurarak.

Yağmur damlaları benliği “çuvaldan” kurtarıp kağıt gemilerin dansına götürüyor. 2 milyon kere haram olsun diyen otuz bir Kürt şehri konteynır dolusu saraylara, saray dolusu iktidarlara “boğazınızda kalacak” diyor.

Yağmur geceyarısıyla şiddetleniyor Sevgili Rosa, zindana götürülürken bize telgraf çekiyor.

Geliyoruz Rosa!


*Bir Hanna Bota şiiri
Previous post
Polise dava açılmıştı: Helin Şen’in öldürülmesine dair iddianame iade edildi
Next post
Kadir İnanır: Bir gün bu topraklara büyük bir barış hakim olacak