Ana SayfaKültür-SanatJoker: Özgürlüğün karanlık yüzü – Tuğçe Yılmaz

Joker: Özgürlüğün karanlık yüzü – Tuğçe Yılmaz


Tuğçe Yılmaz


20 Temmuz 2012’de Batman: Kara Şövalye Yükseliyor filmini izlemek için salonda hazır bulunan genç bir erkek, film başladıktan kısa bir süre sonra sinemanın acil çıkış kapısından çıkar. 12:30’da tekrar filmin gösterildiği salona girer. Bu sefer üzerinde gaz maskesi, balistik kaskı, kurşungeçirmez tozlukları, boğaz koruyucusu ve taktik eldivenleri vardır. Seyircilerden birkaçı maskeli saldırganı görür; fakat filmi izlemeye gelen ateşli Batman hayranlarından biri zanneder. Ailesiyle beraber salonda bulunan bir adam daha sonra, önce saldırının filmin prömiyeri için yapılan bir reklam numarasına benzediğini, gösterinin “çok gerçek ve çok hızlı olduğunu” söyleyecektir.

İtalyan Marksist kuramcı Franco “Bifo” Berardi’ye göre sanatı ve yaşamı birbirinden ayıran duvarın ötesine geçen saldırgan James Holmes, o gün o salonda 12 kişinin ölümüne neden olur. Bunlardan biri 8 yaşındaki Veronica Moser-Sullivan’dır. James Holmes, polislere kendisinin Batman’in düşmanı Joker olduğunu söyler. Telesekreter mesajında dahi Joker’den esinlenir. Hapishanede sürekli gardiyanlara tüküren, bir keresinde intihar girişiminde de bulunan Holmes’u bir gardiyan şöyle anlatıyor: “Herhangi bir pişmanlık göstermedi. Bir filmde rol aldığını düşünüyordu.” [1]

Yönetmenliğini Todd Phillips’in, başrolünü ise ABD’li aktör Joaquin Phoenix’in üstlendiği yeni “Joker” filmine girişler, filmdeki yoğun şiddet sahnelerinden ötürü sıkı kontrol altına alınsa da önlemlerin bir nedeni, belki de en büyük nedeni buydu. Salona Joker maskeli seyirci alınmayacağı belirtilen filmin gösterildiği pek çok sinemanın önünde polisler üst düzey güvenlik önlemi aldı.

Peki bir toplu katliama “ilham” dahi veren “Joker” nasıl bir karakterdi ki, sadece yeni bir uyarlaması için bu denli güvenlik önlemi alındı? Daha önce Cesar Romero, Jack Nicholson ve Heath Ledger gibi isimlerin hayat verdiği Joker karakterinin hikâyesi, kimilerine göre hâlâ son derece karanlık. İyi ve alışılagelmiş bir kahraman olan Batman’in düşmanı olduğu için bahisleri başında kaybedenlerden biri Joker. Ancak anti-kahramanların parladığı ve sistem karşıtlığının da popüler olduğu sinema ve dizi sektörü için “iyi” bir karakter olamaz mı Joker? Pekâlâ olabilir. Hatta o kadar ki, daha iyisi olmayabilir.

1989 yapımı filminden bahsederken Tim Burton, “Filmin tamamı ve karakter mitolojisi, ucubelerin eksiksiz bir düellosu. İki rahatsız insan arasında geçen bir kavga,” diyor ve ardından da şunları ekliyordu: “Joker harika bir karakter çünkü tam bir özgürlüğe sahip. Toplum dışında hareket eden her karakter tuhaf sayılıyor ve dışlananlar da istediği şeyi yapma özgürlüğüne sahip oluyor. O, özgürlüğün karanlık yüzü.” [2]

Joaquin Phoenix’in Joker’e adeta hayat verdiği filmde yönetmen Phillips, diğer hikâyelerden farklı olarak Joker’in ya da Joker olmadan önceki adıyla Arthur Fleck’in annesiyle kurduğu ilişkiye yönlendiriyor bizi. Köklerini, nereden gelip nereye gittiğini anlamaya çalışan Arthur Fleck’in ani öfke krizleri, yerli-yersiz gülme ve bu gülüşü durduramama gibi birtakım rahatsızlıkları var.

Ancak tüm bunlara rağmen toplumun diğer üyelerini rahatsız etmemek adına, yanında mental bir rahatsızlığı olduğu için aniden gülmeye başlayabileceğini belirten bir kart taşıyor. Verilen tepkiler kişiden kişiye değişse de genel tabloya baktığımızda Arthur Fleck, toplum tarafından bir ucube olarak kodlanıyor.

Palyaço olarak çalıştığı işyerindeki arkadaşlarının zorbalığı da üzerine eklenince, nefes alamadığını fark eden Arthur Fleck biraz da varolduğunu hissetmek istiyor artık. İnsanların sürekli toplumun dışına atmak istediği Arthur, topluma sadece şiddete başvurarak –tıpkı onlar gibi– dahil olabileceğini ve insanların onu ancak böyle ciddiye alabileceğini keşfediyor. Ne yazık ki bu keşif, son derece kanlı bir keşif oluyor.

Yazının bundan sonrası spoiler içermekte…

Arthur’un şans eseri üç Wall Street çalışanını hedef alması ve onların patronlarının başkanlığa aday olabilecek kadar nüfuzlu ve zengin bir iş insanı olması, Arthur’un hiç de öngörmediği bir kaos yaratıyor. İnsanlar, zenginlerin bilinçli olarak hedef alındığını düşünmeye başlıyor ve seremoni başlıyor. Çünkü bu noktadan itibaren, insanların aradığı aslında küçük bir kıvılcım. Çünkü insanlar kapitalizmin neden olduğu acı ve yoksullukla boğuşurken, kimileri onları o “palyaço” ile bir tutuyor. Sosyal yardımları kesilen, gittikçe yoksullaşan insanlar o palyaçonun maskesini sahiplenerek sokakları dolduruyor.

Halk kahramanı mı yoksa sadece mental rahatsızlığı mı olduğunu çözemediğimiz Joker, bir şekilde çıktığı bir televizyonda programında da manifestovari bir konuşma yapıyor ve toplumun onu nasıl da dışladığından bahsediyor. Varolmak istediği için, insanların onu görebilmesi için tüm bunları yaptığını söylüyor ve onların Arthur’a uyguladığı zorbalık üzerinden savunuyor Joker’in eylemlerini.

Todd Phillips, Arthur Fleck ve Joker arasındaki geçişleri ustaca yönettiği ve Joaquin Phoenix belki de bugüne dek en iyi Joker olduğu için, toplumda kaosa neden olan bu anti-kahramanla ilgili izleyici olarak ne düşüneceğinizi çok kestiremeyebilirsiniz. Ancak zihninizde sabit bir algı oluşamamasının tek nedeni bu değil. Ustalıklı geçişler kadar filme neden dahil olduğu çok da anlaşılmayan yahut “Burada anlatılmak istenen tam olarak nedir?” denilebilecek pek çok detay var filmde. Dolayısıyla bu noktada, senaryonun karaktere göre zayıf kaldığını söylemekte bir beis olmadığını düşünüyorum.

Ancak nihayetinde, her açıdan bir gişe filmi olan Phillips’in Joker’i istediği başarıya ulaşmış gibi görünüyor. Ya da çoktan ulaştı. Bu başarıya katkı sunan müzikleri ve o müzikler eşliğinde görkemli danslarını sergileyen Joaquin Phoenix, belki de çok etkilendiğim için sürekli vurguladığım gibi, filmin en büyük şansı.

76’ncı Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan Ödülü’nü alan Joker, 9 Şubat’ta Los Angeles’ta yapılacak olan 92. Akademi Ödülleri’nde de en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi erkek oyuncu kategorileri de dahil olmak üzere 11 dalda aday gösterilerek yılın en fazla Oscar adaylıklarında da başı çekiyor…


[1] Franco “Bifo” Berardi, Mass Murder and Suicide [Kahramanlık Patolojisi], s. 19.
[2] Tim Burton, Burton on Burton [Burton, Burton’ı Anlatıyor], s. 80.
Previous post
160'ıncı gün: Açlık grevindeki Mahir Kılıç işine iade edildi
Next post
40 yıl içenlerde bile: Sigara bırakıldığında akciğer kendi kendini iyileştiriyor