Ana SayfaManşetKıyının ötesi sürgün, berisi ölüm

Kıyının ötesi sürgün, berisi ölüm


Reyhan Hacıoğlu


“Kalbim Ege’de kaldı” diyor kadın ılık ılık sesiyle… Belki bunca görmesem olanları aşk bile sanırdım bu kapıldığımı ve doldur saki gidenlere derdim. Lakin kıyıya vurmuş bir çift ayakkabı, bir mont ve fotoğraf/lar ve hepsi de vesikalık…

Vesikalık fotoğrafları hiç düşündünüz mü niye çekilir diye. Ben çok düşündüm, hep soğuk hep bir resmiyet ve hep bizi bir yerlere kaydetmek için çekilir. Hiç kocaman kahkaha dolu günlerde “hadi bir gidip vesikalık çekelim” diyeni gördünüz mü? Göremezsiniz… Çünkü onlar cezaevleri, hastaneler, pasaportlar, okullar, iş başvuruları için çekilir. Artık kısmetinize ne çıkarsa!

Ve ben ilk defa gördüm sürgün için de çekilirmiş. Mülteci olacaksan, muhakak cebinde bulunmalıymış üç beş tane. Ne me lazım gittiğin cehennemde, yok ülke olacaktı sanırım o, lazım olur.

Belki öldüğünde ve yol kenarına attıklarında seni cebindeki vesikalığından tanısınlar diye. Ya da kaybolup kalbin ve bedenin Ege’de kalanlara hatıran kalsın diye, tabi bulabilirlerse o da.

Adam ağladı da ağladı televizyonda, Aylan çok üzmüş/müş onu… Herkes izledi inanır mısınız, biri de sen değil misin Aylan’ın evini başına yıkan demedi biliyor musunuz…

Bir film izlemiştim Gerçeğin İki Yüzü diye. Bazen koca filmden kalan tek cümle oluyor ben de ya da kitaptan. Ondan da kaldı. Dur anlatayım, vaktinizi almaz. Çok daha sıranıza da var hem.

Kadın anlatıyor babası doktormuş Kızılhaç’ta. Bir “mülteci teknesi” (o da neyse!) batmış. Bunlar atlamış botlara, yardıma gitmiş. Babası pejmürde, hasta bir yaşlının kolundan tutup bota almış. Bakmış ölecek, sormuş ‘Şimdi ne yapmak isterdin?’ diye. Yaşlı adam bir takat toplayıp demiş ki: Bir kütüphanenin en güzel rafında bir Fransız klasiği olmak isterdim… Doktor şaşırmış, ya ilaç, ya ekmek ya da sıcak bir yuva istemez mi insan diye… Adam “mülteci” olmadan “önceki” hayatında edebiyat profesörüymüş meğer… Doktor bakmış göğe ve hatırlamış, doğru ya Tanrı, bunlar mülteci doğmuyor ki.

Bizim için ise, “mülteci teknesinde” 3, 5, 10, 15 sayılarından ibaretler aslında. Özlüyoruz, ağlıyoruz ama bilirsiniz hiç birimiz evlerini, işlerini bırakıp kendini sulara bırakan bu insanların hayatlarındaki rolümüzü sorgulamayız. Ne bizim ne “uyruğu” olduğumuz ülkenin. Bir haber okumuştum çok evvel. Bin bilmem kaç No’lu mezarın hikayesi.

Ölenler var ya Ege’de. Numaralandırılıp boş bir araziye defnediliyor. İşte onlardan birinin “sahibi” gelmişti. Kadın avukatmış, boşanmış, kadın hakları aktivistiymiş, büyük oğlu yurt dışında, o da küçük oğluyla Suriye’deymiş. Sonra günlerden bir gün çok özlemiş oğlunu ve küçüğü emanet edip gelmiş Türkiye’ye. Tabi ardından Avrupa. Ama gidememiş ve bu “sahip” kuzen bir daha ondan haber alamamış. Ta ki bu mezarları duyana kadar. Defnedilen, tarife uygun olana test edilmiş yapılmış bir de bakmış ki bu numaranın bir hayatı varmış meğer, oğulları ve diploması olan…

Bu kadardı anlatacaklarım. Hem sıranız da geldi sanki. Sahi siz nasıl geldiniz yurt dışına. Gerçi tadı tuzu, işiniz, ekmeğinizi bırakmadılar. Bir bildiriye de imza atmışsınız, “tehlikelisiniz” anladığım kadarıyla onlar için.

Bir şey rica edeceğim. Şayet gittiğiniz ülkede, mülakatta sorarlarsa lütfen hayatınızı tam anlatın. Yoksa bir rakama dönüştürüyor bu sistem bizleri…

Kalbi Ege’de kalan “yurtsuzlara” ve 4’üncü yıllarında hayatları bir gecede değişip, sürgün olan onur imzacılarına… Dilerim kimse gitmez ve yarım kalmaz hayatları. Yaşanabilir bir geleceğimiz olması umuduyla.

Previous post
YHT katliamı davasının ilk duruşmasında iki sanığa tahliye
Next post
İzmir'de cemevlerine ibadethane statüsü