Ana SayfaManşetÖzlem(en)in kaç hali var?

Özlem(en)in kaç hali var?


Reyhan Hacıoğlu


Özlemin kaç hali var? Ben hali, sen hali, ev hali, yol hali, memleket hali, ha bir de anne hali var ama onun hali hal değil sanırım.

Ben en çok çocukluğumu özlüyorum. Sanırım bu, ben hali olsa gerek. Küçük, yeşil bir köydü. Evimizin bir tarafında dere bir tarafında çeşme vardı. Evin önünde küçük bir bostanımız ve annemle babamın “mahrem” diye F tipine dönüştürdükleri, etrafında surlar ve giriş kapısı 5 metre genişliğinde, 2 metre yüksekliğinde kapısı olan bir bahçemiz vardı. Ama buna rağmen, o “kapalı” bahçeyi bile özlüyorum. Hem o zamanlar henüz dünya bu kadar kirlenmemiş ya da ben daha farkında değildim. Geçen sordu, “Sahi iyi misin?” diye. İyiyim dedim, sanki anlamsız bir huzur var içimde deyince de, “Ne güzel, tadını çıkar” dedi. Ama sanki gerçeklikle bağım kopuyor deyince ise sustu. Sanırım biraz öyle…

Hiç vapura bindiniz mi? Muhakkak. Nedense herkes çoklu koltuklarda tekli oturanları es geçiyor ve en uzağa en yalnızı ve en tek kalacağı yeri arıyor ve oturuyor. Eskiden de mi böyleydi? Yoksa yirminci yüzyıl hastalığı mu bu. Kazara biri ‘merhaba’ dese, ne cevap vereceğimi dahi bilemiyorum.

Kuşkusuz Marks’ın “yabancılaşma” dediği bu değildi. Ama ben benzettim bir an. Sonuçta kapitalist bir çağ, kar marjı yüksek, sistem rant üzerine kurulu, (ne saydım ama, ezberim de iyiymiş) ee zaten 3 belirti varsa yetiyor doktorlara, bilmem ne hastasısınız demeye. Evet, evet yabancılaşma bu tam anlamıyla. Diline, kültürüne, insanına ve en mühimi kendine galiba.

Adam herkesin içinde düştü yere, kimse el atmadı. Ben mi? Korktum, ya “hırlı, hırsız, uğursuz, sapık, dilenci”yse diye… Ama dayanamadım yine, elimi uzattım, vermedi. Sanırım incitti bu yabancılık onu. Bir süre baktım, ne olur elini ver, ne olur elini ver, kendin için olmasa da benim için diye demek istedim ama yine vermedi… Ben de çekip gittim!

Bir ara öneri yapmıştım, otobüs koltukları tekli olsun, bilhassa şehirler arası. Kaldırımlar tek kişilik, restoranlar mecburi haller dışında çift, koridorlarlarsa daracık olsun, olsun ki kimseyi rahatsız etmeyelim diye. Ama kabul edilmedi. (Sanki gerçekler öyle değilmiş de) Neymiş insanlar konuşa konuşaymış.

O zaman bu kadar pipoları ben mi yaydım, madem iletişim kurabiliyoruz da! Şiir okuyan da yok, olan da “alem adam görsün, iki satır paylaşayım da…” modunda. Artık kimse kitap dahi okumuyor. Bir ara kültür sayfası yapan arkadaşım ciddi ciddi öneri verdi! “Bak sana diyim, metroda şu kitabı oku, baya ilgi çekersin” diye. Yok, şaka değil cidden dedi. Denemedim tabi, ama merak da etmedim değil.

Mektup yazmıyor artık kimse. Öyle yoğun öyle yoğunuz ki! Sanki dünya yanıyor ve biz söndürüyoruz. Oysa Avusturya yoksa Avustralya mıydı, Kürtlerin Türkçe ile imtihanı olsa gerek bu, zaten olumluyu anlatmak için bile olumsuzdan gireriz, ondan tutturamayışım ülkeyi de. Velhasıl yandı da yandı lakin su bile dökemedik. O yüzden vaktim yok mok, inanmayın. Oysa ne güzel yazardım eskiden. Çoğu adressizdi ama hepsi bendim nihayetinde göndericisinde. Bir ara “taş atan çocuklar” vardı hani. Oturdum iki satır yazdım önce sonra vazcaydım, ne yazılırdı ki, hangi haber mutlu edebilirdi ki Pozantı cehenneminde. Nitekim sonra da o haberler çıktı…

Ama yazmalı, okumalı, paylaşmalı ve dokunmalı, hissetmeli… Hem de en insan kalan yanımızla yoksa “dayanışma, birleşme, örgütlenme” dediğinin de bir kelime israfından ötesi olmaz. O yüzden bakmıyorum nicedir bu metinlere.

Ama ben inanıyorum, inanmak istiyorum. Bakma onca yazdıklarıma ben “hep sonradan” ben hep en geç ama ben hep en çok inananlardan oldum. Yoksa ümitsizlik boğar inançsızlık ise çürütür bunca kötülük içinde insanı…

Previous post
Antalya'da iş cinayeti
Next post
Corona'dan ölenlerin sayısı artıyor, Çin'de 10 kent karantinada