Ana SayfaManşetKürt siyasetinde “olmak ya da olmamak”

Kürt siyasetinde “olmak ya da olmamak”


Nejat Uğraş*


Suriye, Rojava, İdlib, İran, Libya derken vaziyet yine fena halde karıştı. Oysa daha yeni başlamıştık 2020 senesine ve umutlarımızı tazelemiştik. Geçen yıl, gelecek yıl derken bitip tükenmeyen eşikler ve dönemeçlerin yarattığı “karamsar” bir tablo ile karşı karşıyayız… Yaşanan “3. Dünya Savaşı” filan değil. Önceki dünyalara benzemiyor gezegenimizin durumu. Bambaşka bir dünyada yol alıyoruz hız sınırını katlayarak. Türkler ve Kürtler ise halen eski dünyanın kodlarıyla birbirlerini tüketmekteler. Kürtler ve Türklerin geleceği konusunda söylenmeyen ne kaldı ki… Birlikte hareket etmedikleri her yer ve zamanda birlikte kaybetmeye devam ediyorlar. Yine aynı kapanda dönmeye devam edilecek gibi görünüyor.

Süleymani öldürüldü. Yüzlerce kişi cenazede birbirini ezdi. Uçak düşürüldü. Karşılıklı akıllı füzeler atıldı. Ama esasta sahada süren bir savaş yoktu. Düpedüz masa başında sürdürülen bir savaş oyunu ve yaramaz çocuklar gibi herkesle dalga geçen bir Trump vardı ortada. Herhalde durumu en iyi “bilgisayar oyunu” ifadesi izah eder. 2003 Irak savaşı sürecini  Jean Baudrillard “savaş yok bir smülakrum  durumu var” diye özetleyince bazılarınca “provokatif” diye nitelendirilmişti. Epey bir  zamandır “büyük oyuncular” için savaş yok, gerçek zaman ve mekânda bir “bilgisayar oyunu” var. İran örneğindeki birçok güç ise halen 20. yüzyılın strateji ve taktikleri ile bu oyuna figüran oluyorlar. Kürtler hiçbirisine uymuyorlar; ne savaşa, ne oyuna ne de figüran olmaya. Ezcümle siyaset bilimini hayrete  düşürecek ardışık hataların “yıkılmadık ayaktayız” tarz-ı siyaseti ile takılıp kalınan tarihsel bir eşikte duruyoruz şimdilerde.

Kürtler ve Türkler

Bir de esas mesele var, hani adına ekonomi dedikleri. Rusya’ya bile ancak bölgesel bir güç olmaktan öte bir rol sunmayan ekonomik durumu ortadayken, TC Devleti ekonomik gücünü ve kaynaklarını aşan politik girişimlere heves ediyor. Bunun bedeli 1913 – 1918 arası dönemin tekrarından başka bir şey olmayacaktır. Diğer bir açmaz ise taktik hamlelerle zafer elde etme hevesidir. Evet, taktiklerle bazı muharebeler kazanabilir ama strateji olmadan zafer kazanılamaz. O yüzden son iki yıldır Türkiye siyaseti “taktik başarılar”ın stratejinin yanlışlarına çarpmasıyla geçiyor. Bu açmaz oldukça ciddidir. Suriye ve Libya’da derinleşmeye devam ederek malum sona doğru ilerliyor zaman!

Kürtler için söylenecek iki şey var: Birincisi, artık istisna oldukları sevdasından vazgeçmeleridir. İkincisi ise başkalarının yaşadıklarına daha dikkatli bakmalarıdır. Özellikle ABD’nin Süleymani saldırısı sonrasında yaşananlar 1948 sonrası, dünyadaki konvansiyonel devlet aygıtlarının çürümüşlüğünü göstermek bakımından müthiş bir semptomdur. Medyaya yansıdığı kadarıyla Hasan Ruhani’nin telefonda Türk yetkililerine “bizden sonra sıra sizde” dediği söyleniyor. Evet, halen eski “konvansiyonel devleti” tahkim ederek sonuç alacağını sananların varabilecekleri bir yer yok; Yoksulluk, yoksunluk, iç çatışma, yozlaşma ve bağımlılık dışında…

Siborg Çağı

Dünya hızla bir yerlere doğru değişiyor. Gidilecek yer konusunda bazı kehanetlerde bulunmak mümkün. Ancak bu yöntemin kendisi de artık eski dünyaya ait. Deleuze’den alıntıyla yaşananı “yersiz yurtsuzlaşma”, “kod yitimi” ve “saçılma” olarak tanımlamak mümkündür. Bütün eski konumlar, anlamlar ve yollar büyük bir hızla dağılıyor. Artık “Siborg” çağında yaşıyoruz.  Siborg ise organik olanla inorganik olanın yüksek kapasiteli entegrasyonudur. İnsanın bedensel kapasiteleri, organizasyonların toplumsal kapasitesi ve teknolojinin kapasitesiyle nano düzeyden makro düzeye kadar entegrasyona girerek bin yıllık kavram ve kurumları başkalaşıma uğratıyor. Her birimiz daha şimdiden “Matrix” kurgusu içinde yaşayan Siborglara dönüştürülüyoruz.

matrix ile ilgili görsel sonucu"

“Matrix” kurgusu bugün şekillenmekte olan dünya karşısında eskiye ait bir şey olarak kalıyor. Şu an dördüncüsünün vizyona girmesi beklenen Matrix filmi eski dünyanın temel karşıtlıkları içinde hareket ediyordu. Kantçı numenler ve fenomenler ikilemi, Hint-Avrupa iyilik-kötülük savaşıyla el ele işleniyordu Washovskiler kardeşlerin  filminde. Konunun bu haliyle fazlasıyla soyutlamaya maruz kaldığının farkındayım. Ancak bu soyutlama düzeyine ulaşmadan tablonun anlaşılmasının oldukça zor olduğunu belirtmek gerekiyor.

Soyuttan somuta doğru

“Derrida Dönemeci” olarak adlandırabileceğimiz 20. yüzyılın sonu ile 21. yüzyılın başına denk gelen  paradigmatik bir kırılma yaşandı. Buna göre fenomenlerin arkasında numenler diye bir dünya yoktu artık. Bir fenomenin arkasında başka bir fenomen vardı. Teknik dile dalmadan görüntülerin arkasında o görüntüleri yargılayacağımız bir “gerçek makamı”nın var olmadığı ilan edildi Derrida tarafından. Bunu artık sadece bir yorumlar fırtınası alanında olduğumuz şeklinde yorumlayanlar oldu. Sanırım Derrida öylesi bir saçmalık noktasına vardırmıyordu işi. Bu “gerçek artık yoktur” iskelesi değildi. Gerçeğin daima bir kırılma olduğu, algımızın ve toplumsal yapıların ürünü olduğunun yüksek sesli ilanıydı. İşte bu kırılmadan sonra ekonomi, politika, sanat, devlet, sınıflar ve benzeri bütün makro kavramlar bir dönüşüme uğramaya başladılar. Marcel Duchamp’ın müzeye yerleştirdiği pisuvarın bir sanat nesnesi haline gelişi gerçeğin bağlama bağımlılığın en çarpıcı ifadesiydi. Daima olduğu gibi geleceği ilk dillendirenler sanatçılar olmuştu, düşünce nal toplamaktan kurtulamamıştı.

DUCHAMP PİSUVAR ile ilgili görsel sonucu"

İşte bütün bu meramlar yepyeni-bambaşka bir dünyada yaşadığımızla ilgiliydi. Bu dünya Siborglarla dolu gerçeğin bir üretim süreci olduğu, anında değişimlerin gerçekleştiği bir yerdi. Bugünkü kapitalist metalaştırma süreci egemenlerin adaptasyonunu özetliyor aslında. Yersiz-yurtsuzlaşma akıntıları boyunca hiç düşünülmeyen, hayal edilmeyen kesişmeler yaşanıyor. Dünün “dostlar – düşmanlar” dünyası bugünün akıntılar dünyasında habire amorf  duruma düşüyor. Bu tür dönemeçlerde bilinen sınıf ayrışmaları da arkaik hale geliyorlar. Bazı eski kodlamalar hızla sürecin dışında kalırken, “garaj burjuvaları” bugünden yarına para babaları haline geliyorlar. Ulus devletlerde benzeri akımlar tarafından metamorfoza uğratılıyor. Foucault’un “biyoiktidar” aygıtı olarak tanımladığı devlet nosyonu “istatistik” çağından “data” çağına geçişle birlikte aşınmaya yüz tutuyor. Devlet bir akıntı dinamiğine tabi esnek kanallar ağına doğru evriliyor. Gözetim, denetim ve  cezalandırma gibi temel fonksiyonlar eskiye ait olsa da mevcut durumda daha etkili hale geliyorlar. Artık “devlet” denen olgunun  başat fonksiyonu olan kanal esnekliği reorganizasyonun merkezine yerleşiyor. İşte birçok devlet bu yeni kanal esnekliğini gösteremedikleri için her şeyi eski piramidin altında tutmaya çalışıyorlar.  Olmuyor, “Matrix” kurgusu içerisinde gerçekleşen göç hareketi değerli kaynakları başka yerlere taşıyor.

Yapmak ve olmak

Sorun şu ki “bilmek” asla esas mesele değildir. Hatta “değişmek” de pek bir şeyi kurtarmaya yetmiyor. İşin esası “olmak” tadır, “yapmak”ta değil. Bugüne kadar yaşamak, politika, aşk ve hayata ait her şey “yapmak” ana başlığının altına düşüyordu. Bu nispeten istikrarlı, rol dağılımının sabit olduğu bir “varlık” haliydi. Artık ana başlığımızın adı “olmak” tır. İnsan ve toplum Siborglar dünyasında her an yeni bir varlık olma haline doğru yol alıyor. İşte, sorunları gibi, bu yeni dünyanın çözümleri de sürekli değişim sürecine tabidirler. Eskiye ait devlet ve devlet altı çözüm modelleri; sabit “dost-düşman” strateji ve taktikleri; sabit “gerçeklere” tabi dogmalar; düalist insan, toplum/cinsiyet tanımlamaları; ebedi güzellik ve iyilik arzuları ve sınırlı alandaki çözüm modelleri dolmuş bir miadın mihenk taşları olarak yerlerinden sökülüyorlar.

“Küresel düşünüp yerel eylemek” şiarı bir dönem çok revaçtaydı. Aslında akıntı halinde yaşayıp, akıntı olmak daha ilham verici bir perspektif olarak siyasetin semalarını epey bir zamandır yokluyor. Bugünün siyasal hareketleri yepyeni program ve strateji üzerine düşünmek zorundadırlar. Egemenler “Armagedon” modeline göre hareket edip ulaşılmaz, darbelere kapalı tam bir siborg mekanı haline getirilen yeni kaleler inşa etmek peşindeler. Her yeri anında vurabilme ve kalelerini dokunulmaz kılma arzusundalar. Nüfusun yüzde doksanını oluşturan yığınlar ise istikrarsızlık, yoksulluk, yoksunluk, kaos ve çatışma iklimine terk ediliyorlar. İşte yeni tahayyül bu ve benzeri gerçekleri göz önüne almak zorundadır. Yoksa eski dünyanın çatışmaları içinde boğulmak kaçınılmaz olur. Ve elde “suya yazı yazmak” kalır.

Kürt siyaseti ve paradigma değişimi

Kürt siyaseti 2000’ler sürecinde bir Paradigma değişimi iddiasında bulundu. Ancak maalesef değişim asla paradigma kavramının varsaydığı derinliğe ulaş(a)madı. Politik ve programatik olarak konvansiyonel devlet kavramının alanı dışına çıkıl(a)madı. Bazı analiz ve değerlendirmeler hızla milliyetçiliğin değirmenine su taşır hale gelince, güç arzusu ani-yerel dalgalanmalara bağımlı hale geldi. Duygu ve düşünce iklimi eski arzu ve özlemlere yeni söylemler giydirmekten öteye geç(e)medi. Hatta dışarıdaki ana gövde yaşanan değişimleri eskinin bir nevi devamı olarak yorumlayıp, sunmaya çalıştı. “Demokrasi” kavramı bir sıfat halinde her kavramın başına getirilip, içerikten yoksun hale getirildi. Pratik olarak reel politik düzlemde “demokrasi” ilk kurban edilen kavram olarak değer yitimine uğradı. Güce yanaşma “gizli özlemi” giderek yanlış hesap mekanizmasına dönüştü. Gelinen noktada “Godot’yu Beklerken”ki beklenti tarzı kitlelerin halet-i ruhiyesine dönüştü. Yukarıdakiler bir sabah uyanıp dogmatik hallerinden sıyrılacak ve makul şeyler yapacaklardı! Böyle bir dünya hiç olmadı. Dünyadaki gidişata bakıldığında Türkler ve Kürtlerin yukarıdakileri hızla bir “üçüncü  dünya ülkesi” olmanın peşinde sürüklenmekten kurtulamıyorlar.

“Milli ve yerli”  kavramsallaştırması 20. yüzyıl ortası yeni ulus devletlerin oluşum sloganıydı. Hepsi hüsrana uğradılar. Aynı şeyleri yaparak farklı sonuç beklemeye devam ediyorlar. Ne var ki eski yapılar içerisinde yeni bir “paradigma” kurulamıyor maalesef.  TC’nin yüz yıllık tarihi ve Kürt hareketinin son onyılları bunun tekrar tekrar ispatı gibidir. Yeni fikir ve kavramları “zaten biz de öyle demek istiyorduk” retoriği ile daimi bir konuşma arzusu içinde boğuntuya getirmek eski bir metottur. Artık düşüncenin ne’liği ve nasıl’lığı üzerinde düşünmek; aşkın durumdaki  kurumsal yapıların lağvıyla bir duygu arınımına yönelmek, eleştirel düşüncenin araç ve yöntemlerini tepeden  itibaren sıkı şekilde uygulamak ve fikirler gibi yüzlerin de değişimini gündeme almak dışında çıkar yol yoktur Kürt siyaseti için.

Pek bir kıymeti kalmasa da sözün gücüne inanmak gerekiyor. Sözden vazgeçilmemeli. Ancak reel politik düzlemde oluşan dil yabancılığını ve her seferinde kendini tekrar eden “mağduriyet melankolisi”ni dikkate almak gerekiyor. “Söylenenler doğruydu, biz uygulayamadık” ve “diz çökmeyeceğiz, teslim olmayacağız” söz öbekleri mezkûr yabancılaşmayı vaaz eden bir kalıba dönüştü iyice. Ve bu kalıp kanımca Kürt siyasetinin temel açmazını özetliyor. Günümüzün siyaset dünyasına bu söz kalıpları  kadar yabancı ne olabilir ki… Ve ne yazık ki aynı bakış kendi nihayetine ulaşacak gibi duruyor.

Hülasa;

Yine ve daima olduğu gibi geleceği ilk dillendiren sanatçıların söylediği  patikaya varıyoruz:

“Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!

Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.
Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?

Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine

Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini.
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip bu yüzden
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.”

[W. Shakespeare / Hamlet]


*Yurttaş
Previous post
İdlib çıkmazı: BM'den açıklama, Ankara'dan Moskova'ya mesaj
Next post
Mor Dayanışma'dan Türkiye Kadın Konferansı: 'Gündemimiz feminist bir grev'