Ana SayfaManşetMutlak tecrit ile sürdürülen komplo – Ebru Günay

Mutlak tecrit ile sürdürülen komplo – Ebru Günay


Ebru Günay*


21’inci yılında komplonun sürdüğü bir ortamda ağırlaştırılmış tecridi tartışıyor olmak yarattığı siyasi sonuçları açısından büyük bir önem taşıyor. 21 yılı geride bırakırken komplonun karanlıkta kalan tüm yönlerinin aydınlatılması hala önemli bir görev olarak önümüzde duruyor.

Ortadoğu’nun yeraltı yerüstü zenginliklerine, petrollerine, toplumlarına, maddi ve kültürel dokularına tam hâkim olma politikasını yürüten kapitalist dünya-sistemin hegemon güçleri ile özelde de İngiltere ve ABD, geçmişten günümüze bu politikalarıyla işbirliğine girmeyen devlet, toplum, örgüt ve hatta bireyleri tasfiye etmeyi bir yöntem olarak uyguladılar.

Kuşkusuz reel sosyalizmin de çöküşü ile Ortadoğu’ya olan ilgi artmıştır. Kürt Siyasal Hareketi ve Öcalan başından beri Ortadoğu’da, halklar lehine olan çizgisinde ısrar ettikçe tasfiye politikalarının ve büyük komploların hedefi haline getirildi.

Uluslararası pazarlıklar

Ortadoğu’yu dizayn etmeye çalışan hegemon güçlerin tasfiye planı 9 Ekim’de başlayan ve 15 Şubat’ta son bulan kısa bir süreç değildir. 2001 sonrası daha net ortaya çıkan Ortadoğu’nun yeniden dizayn planlamasının ilk ve en stratejik hamlelerinden biri olarak bu plan 9 Ekim 1998 tarihinden önce başlatılmış ve adım adım geliştirilmiştir.

Hafız Esad ve Bill Clinton / Fotoğraf: Reuters

Ekim 1994’te Bill Clinton, 1973 yılından sonra Şam’ı ziyaret eden ilk ABD Başkanı olmuştur.  Şam’da Clinton’un Hafız Esat’la yaptığı 4 saatlik görüşmenin 3 saati Öcalan ile ilgiliydi.

Daha sonra 23 Şubat 1996 tarihinde Türkiye-İsrail ilişkileri, iki ülkenin askeri ve eğitim işbirliği anlaşmasıyla stratejik ortaklık seviyesine ulaşmıştır. 9 Nisan 1996 tarihinde Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis ile ABD Başkanı Bill Clinton arasında, Washington Beyaz Saray’da gizli bir görüşme gerçekleşir.

Çok sonra sızdırılan Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerin değerlendirildiği toplantının tutanağı, Simitis’in ABD’nin bölge politikalarını desteklediğini ve PKK’ye karşı Türkiye ile işbirliğine açık olduğunu belgeliyordu.

Öcalan, adeta Simitis-ABD işbirliğiyle Türkiye ve Yunanistan sorunlarının çözümü adına Türkiye’ye bir “armağan” olarak teslim edilmiştir. Bu işbirliği düşünüldüğünde Öcalan’ın 15 Şubat 1999’da Yunanistan’ın Kenya Büyükelçiliği’nden çıkarılarak Türkiye’ye tesliminden sonra Türk-Yunan dostluğunun gündeme gelmesi tesadüf değildir.

Ayrıca Öcalan Suriye’de olduğu dönemde KDP lideri Barzani Ankara’ya çağrılarak kendisinden PKK’ye karşı savaş ile Amerika, İngiltere’nin de dâhil olduğu Ankara sürecine bağlılık sözü alınıyor ve YNK lideri Talabani ile buluşturularak Washington’a gönderiliyordu.

17 Eylül 1998 tarihinde Washington Kürt Otonomi Antlaşması’yla varılan mutabakatın özü, Öcalan’ın tasfiye edilmesi ve Suriye’nin düşürülmesi konusunda işbirliği ve yardımdır.

Böylece ABD’nin Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması planının Kürt ayağı da sağlama alınarak, Ankara’nın Suriye’ye karşı daha da sertleşmesinin zemini yaratılmıştır.

Komplonun esas nedeni

Suriye’den çıkış ile beraber Yunanistan devreye konulmuştur. Öcalan, hegoman güçlerce her defasında gönderilen “politikalarımıza uy” mesajlarına kendi ifadesiyle şu cevabı vermiştir: “Ben ilke adamıyım, halklar lehine çizgi sahibiyim, halkların binlerce yıllık özgürlük eşitlik ütopyasını temsil eden bir özgürlük savaşçısıyım, başkalarının savaşçısı olmam.” Bu yanıtı ile hedef haline gelmiştir.

Nitekim 15 Şubat 1999’da başlayan ve hala devam eden İmralı sürecinde de bu çizgisinden asla taviz vermediği için komplo İmralı tecrit sistemi ile devam etmektedir.

İmralı’da uygulanan tasfiye, etkisizleştirme politikaları ve en önemlisi zamana yayılan baskı politikaları 21 yıldaki temel argümanlar olmuştur.

İmralı adasında 13 metre karelik alana sığdırılmaya çalışılan ve tecrit edilen kendi değimiyle “şahsımda dışlanan ve tek kişilik bir ada cezaevine mahkûm edilmek istenen esasta özgür Kürtlüktür.”

İmralı Cezaevi

Tecrit edilen Kürt halkı, onun özgürlük umudu ve Türkiye halklarının barış sesi olsa da Öcalan İmralı adasının tüm zorlu koşullarına rağmen özgürlüğün bir hayal olmayıp mümkün olduğunu, özgürlüğün ise anlamlı ve hakikatli olmakla gerçekleşebileceğini ve mekanların özgürlüğü kısıtlayamayacağını hep söyledi.

O, düşünce sistematiğini özgürlük-kölelik çatışması üzerinden geliştirerek büyüttü çünkü söylediği üzere: “özgürlüğü olmayanın kimliği, dolayısıyla anlamı ve hakikati olmaz.”

Öcalan trajik tarihin bir “kader kurbanı” olmanın ötesinde toplumun sorunlarına hep çözüm perspektifiyle yaklaştı. Bu nedenle de kendi deyimiyle davasının sloganını “ÖZGÜRLÜK KAZANACAK” olarak belirledi.

Türk hukuk sisteminde güvence altına alınan birçok hak keyfi bir şekilde uygulanmadı. İmralı tecridi, gerçekleştirilmeyen avukat ve aile görüşmeleri; kullandırılmayan telefon, mektup gibi iletişim hakları ve sınırlandırılan gazete okuma, televizyon izleme gibi haber alma kapsamında değerlendirildiğinde, örneği olmayan hapishane uygulamalarının da tarihidir. Tüm bunlarla beraber İmralı Ada Cezaevi Avrupa’nın ve özelde de Türkiye’nin Guantanamosu olma özelliğini korumaya devam ediyor.

İmralı’da rehine siyaseti var

Bu tecrit uygulamalarının bir amacı da Öcalan’ın en temel insani haklarını dahi pazarlık konusu yapıp, Kürt sorununun çözümsüzlüğünü derinleştirme; engelleyemiyorsa da kendisine göre bir çözüm anlayışını dayatmaktır.

İmralı cezaevi hukuksal prosedürlerin dışında rehine hukuku üzerine inşa edilen ve düşman ceza hukukunun uygulandığı bir alan olarak varlığını korudu.

21 yılı geride bırakıp 22. yılına giren İmralı tecridi, devletin çözüm iradesine karşı çözümsüzlük, tasfiye ve savaş uygulamalarının merkezi olarak tüm ülkeye yayılan bir politika haline geldi.

Derinleşen tecrit, derinleşen işgal siyaseti oldu. Türkiye’ye yayılan zülüm, büyüyen ekonomik kriz ve kayyum siyaseti ile yıllardır devam eden savaş ve tecrit diyalektiği bir kez daha tüm çıplaklığı ile gözler önüne serilmiştir.

İğne ucu ile barışa imkan aramak

Tüm olumsuz ve ağır tecride rağmen Öcalan’ın komploya verdiği cevap, halklar lehine çözüm modelleri geliştirmek oldu. Kendi deyimiyle mutlak tecrit uygulamalarında “iğne ucu kadar olanakları” değerlendirerek geliştirdiği savunmalarıyla, komplocu kapitalist sisteme alternatif olarak demokratik modernite tezini geliştirdi. İmralı adasına ilk getirildiği günden itibaren savaş ve tecrit politikalarına büyük bir ısrarla barış arayışlarıyla cevap verdi.

Aradan geçen 21 yılda hegoman güçlerin komplocu savaş ve tecrit politikalarının halkları birbirine kırdıran sonuçlarının yanı sıra aksine bir arada yaşam konusunda da Öcalan felsefesinin etkisi ve gücü daha net ortaya çıktı. Özellikle uzun süreli sessizlikten sonra geçtiğimiz yılda kısa süreli birkaç avukat görüşmesi bile en yakıcı konularda dahi Öcalan’ın çözüm gücünün bir kez daha anlaşılması için yeterli oldu.

Bu anlamda İmralı tecridi karşıtı duruş, demokrasi ve barış mücadelesinin turnusol kağıdıdır aynı zamanda. Tecrit karşıtı bir duruş barışa ve demokrasiye katkı sunar. Zira tecridin sonlanması ve tarihi bir barışın gerçekleşmesi için verilecek mücadele bu topraklarda yaşayan tüm halkların sağlık, özgürlük ve güvenlik koşullarının sağlanması demektir.


* HDP Mardin Milletvekili

Yazarın diğer yazıları:

Tarihsel Kürt-Türk ilişkileri dinamitlenirken

Newroz yürekli Apê Hasip’in ardından


PAYLAŞ:    WhatsApp'da Paylaş!   Telegram'da Paylaş!       Yazdır
Önceki Haber
HDP'li vekil plakasız araçla takip edildi, teşhir olan araçtakiler PM üyesini alıkoydu
Sonraki Haber
Tutuklananda tutuklu kalmak: 15 Şubat 1999’dan bu yana