Ana SayfaManşetYeni bir yüzleşme biçimi: Çocuklarım aç!

Yeni bir yüzleşme biçimi: Çocuklarım aç!


Mehmet Nuri Özdemir*


Son zamanlarda artan intiharlar ürkütücü bir noktaya geldi. En son Antakya’da üzerine benzin dökerek kendini yakan yurttaşa yapılan ilk müdahaleden sonra hayati tehlikeyi atlattığı söylenmişti. Ancak sonrasında kalp krizi geçirerek yaşamını yitirdi. Derisi onu sarıp sarmalayan ateşe karşı belli bir direnç gösterse de kalbi yaşananları kaldıramadı. Ölüm arzulanabilir mi? Hangi koşullar ölümü yaşamdan daha zorunlu kılabilir? Efenim psikolojisi bozulmuş.

Orantısız psikolojik analizler

Antakya’daki intihar olayında olduğu gibi yine asıl sorunlar görmezden geliniyor. Her tepki, her itiraz “psikolojik vaka” olarak etiketleniyor. Gençler, kadınlar, mülteciler, yaşlılar, yoksullar ve işsizler bu psikolojik analizlerin nesnesi haline getiriliyor. Ama insan psikolojinin neden bu çağda bu kadar krize girdiği sorgulanmıyor.

Bir kere işsiz olan ve bundan dolayı parazit gibi görülüp toplum tarafından beceriksizlik ve tembellikle
suçlanan, meyve reyonundan geçerken çocuğunun gözlerini kapatan ebeveynin değil psikolojisi tüm bünyesi işlevsiz hale gelir. Böylece maalesef kimi gençler, kadınlar, yoksullar ve kimi işsizler bunu kaldıramayıp yaşamına son verebiliyor.

Asıl nedenlerle yüzleşmemek için psikolojik analiz yapmak herkesin işini kolaylaştırıyor. Sorumluluk almaktan hepimiz bu şekilde kurtulabiliyoruz. Çünkü kitlesel bir şekilde kurban arıyoruz. Yaşanan felaketlerde kendimizden bir parça görmeye tenezzül etmiyoruz. Her zaman başkasında suçu arayan ve yediden yetmişe herkesi kuşatan çok güçlü bir gelenek var.

Anlamamak ve dinlememek öldürüyor

İnsanlar anlatmak istiyor. Konuşanlar sonuna kadar birilerinin onları dinlemelerini istiyor. Ama anlama
ve dinleme tahammülsüzlüğü alaycı taktiklerle madunun susturma pratiklerine dönüşüyor. Kimse anlatılmak istenen meseleye odaklanmak istemiyor. Çünkü dinlemek anlamayı, anlamak ise sorumluluğu harekete geçiriyor. Herkes anlatılan meselenin ne olduğuna değil nasıl anlatıldığına bakıyor; kekeme kalan hakikate kimse dönüp bakmıyor. Meseleler bu şekilde retoriklerin ve söylemsel stratejilerin niteliğine kurban edilebiliyor.

Orantısız bir şekilde genişleyen nobranlık ve aşağılama sosyolojisi insanı ürkütüyor. Siyasal alandan akademik alana, büyük kentlerden mahalle ve köylere, kadın erkek ilişkilerinden ebeveyn-çocuk ilişkilerine ve elbette TV dizilerinden sosyal medya evrenine kadar çok boyutlu bir “aşağılama kültürü”
gücünü hiyerarşiler üzerine kurulmuş ve orada donup kalmış olan devletten, sermayeden ve bunu yöneten eril iktidar ve güç ilişkilerinden almakta.

Modern bezginlik insanın rızaya dayalı ölümünü örgütlüyor

Boş vermişlik, inançsızlık ve güvensizlik, kayıtsızlığı ve duyarsızlığı tetikliyor. Bu şekilde kendisini özne olmaktan çıkarıp kaderin belirsizliğine bırakan insanların sayısı çoğalmakta. Herkesin ve her yapının kendinden değil başkalarından beklentili hale gelmesi sorunların çözümünü zorlaştıran temel etken. Olası kıyamete razı olan bir kesim doğal olarak kurtarıcı beklentisi ile zamanı öldürüyor.

Toplumsal olaylar karşısında insanlar olabildiğince nötr kalarak artık “suçluluk duygusu” hissetmiyor ve “sorumluluk duygusunda” büyük aşınma yaşanıyor. Toplumsal, siyasal, ekonomik ve ekolojik yıkımlar esnasında ve sonrasında kimi zaman “hak ettiler”, “canı cehenneme”, “aynı gemide değiliz” gibi soruna çözüm odaklı bakmayı ıskalayan politik ve sosyolojik olarak pek karşılığı olmayan, sadece anlık iç rahatlamalara yarayan söylem kümeleri, aslında milyonları beraberinde sürükleyen bir basitliği anda örgütleyip toplumu sıradanlıklarla boğuyor.

“Suçluluk” ve “sorumsuzluk” konusunda gelinen aşamaya yapılan eleştiriler “abartılı bulma”, “felaket senaryosu” olarak değerlendirme ya da “değişim” olarak geçiştirme refleksleri, hakikati maskeleyen gündelik iktidar teknolojilerinin sıradanlıkları yönetme biçiminin bir parçası haline geliyor.

Modern bezginlik çağımızın en büyük kurtuluşu olarak görülüyor. Saatlerce alışveriş yapmaktan, internette dolaşmaktan, dizi üstüne dizi izlemekten, okey oynamaktan sıkılmayan toplum her gün yeniden sistemi üretmek için düzenli ve istikrarlı bir şekilde muhteşem bir performans gösteriyorken kötülüklere karşı durmakta muazzam bir bezginlik ve değişmekten-değiştirmekten korkan korkunç bir muhafazakarlığa teslim olabiliyor.

Kendini yeniden üreten bir inançsızlık hali kendinde ve toplumda bir “şeyleşme” ye neden oluyor. Birey ve toplumsallık itiraz yeteneğini kaybediyor. Değerlerinden ve temsil ettiği insani özelliklerinden hızla kendisini ayıklaması insanın kendi rızasıyla ölümünü; bir nevi ötenazi hakkını kendi eliyle örgütlemesi anlamına geliyor.

Modernite toplumu bölerek öldürüyor

Tüm dünyada toplumlar ve topluluklar bölündükçe bölünüyor. Modern çağ gerçek diyalog ve ilişkileri
parçalayarak sanal ilişkileri ikame etti. İnsanoğlu bu oyunda kendine biçilen rolü aşmak istiyor. Ancak bireyselleştikçe bunun altından kalkamıyor, yalnızlaşıyor, mutsuz oluyor ve toplumdan koptukça sürekli travmatik evreler geçiriyor. Weber’in dediği gibi Modernite dünyanın büyüsünü bozmaya devam ediyor.

Ortak meselelerde belli bir kıymeti harbiyesi olan “uzlaşı kültürü” duygusal olarak birbirine en yakın yapılarda bile büyük darbe almış durumda. Birinci derecede toplumsal ilişkilerin, politik ve kültürel öğretilerin merkezi konumunda olan homojen bir yapı olarak “ailede” bile benzer meselelerde çok farklı ve parçalanmış eğilimler ortaya çıkıyor.

Uzlaşı zeminleri toplumda gittikçe etkisini yitiriyor. Ulus, mezhep, aşiret ve siyasal ideoloji gibi formlarda bir birlik ruhu gibi görünüyor olsa da bu formlar çoğu zaman toplumsalın altında yatan asıl dağınıklığı ve parçalanmayı örtmekte ve gerçeğin görünmesini engellemektedir. Kaldı ki bu yapıların varlığı da sürekli sınırlar çizerek ve farklı çatışma teorilerini tetikleyerek ayakta kalabiliyor.

Bu parçalanma ve dağınıklığın sanıldığı gibi özgürlüğün genişlemesi ve farklılıkların varlığı ile ilgili bir değişim olarak tanımlamak işin kolayına kaçmak ve hakikati mistifike etmek gibi geliyor. Sonuçta avcı
toplayıcı toplumdan günümüze kadar doğada ve toplumda değişimler kaçınılmaz olarak yaşanıyor. Bu bir akış. Akışın yönü ve doğrultusu ürkütücü bir şekilde yol alması dikkat çekici. Bizi ilgilendiren kısmı
burası. Bu parçalı ve dağınık duruş, birlik, topluluk ve aidiyet gibi kolektif-komünal duyguları her gün yeniden dağıtıp itibarsızlaştıran aşırı kapitalist bireyciliğin geldiği son aşama olarak değerlendirilebilir.

Toplumsal hareketler, sağ ve sol

Değişim öznesi olabilecek dinamiklerin varlığı kimi zaman umut verse de yan yana gelip ortak tepki vermede, bedeli eşitlemede, fedakarlığı ve sorumluluğu paylaşmakta yetersiz kalıyor. 1960’dan beri ekoloji, barış hareketleri feminizm gibi birçok toplumsal hareket mücadele ediyor. Şüphesiz ki birçok
konuda belli mesafeler aldılar ama eşitlikler ve özgürlükler lehine toplumsal dönüşümü sağlayamadılar.

Modernitenin devlet ve sermaye yapılarının dizginlenemeyen sömürü biçimleri toplumsal bünyeyi işleyemez hale getirdi. Yoksulluk, eşitsizlik, baskıcı ve otoriter rejimlerin sürekliliği toplumun bağışıklık sistemini çökertti.

Bu toplumsal kaos karşısında olabildiğince prosedürel ve bürokratik teferruatlara boğulup kalan, geç hareket eden, geç karar veren, örgütlü hareket etmekten kaygılanan; ama buna karşı çabuk dağılan, çabuk yorulan, çabuk küsüp hızla bireyselleşebilen bir toplumsal hareket karakteri topluma güven vermiyor. Dolayısıyla muhalif toplumsal hareketler toplumsal arzuları ve aidiyetleri reel yaşam ile buluşturmakta yetersiz kalıyor.

Solcular kafaları karışık bir şekilde yaşamayı tercih etmeye devam ediyor. Felsefi evrendeki kozmozu toplumsal ve siyasal evrene indirgemekle meşguller. İki evren arasında bir ömür geçerken toplumsal sorunlar çözüm bekliyor. Kimsenin diyalektiği bekleyecek hal u mecali kalmıyor. Ekmek ve diyalektik meselesini birleştiremeden oyun bitiyor. Ortadoğu sosyolojisine gittikçe benzemeye başladı solculuk. “Her şeye üzülen ama değiştirmek için bir şey yapamayan olmak.”

Sağ ideolojiler ise hala kendilerini evin sahibi zannediyor ama yönetme sanatı haline gelen savaşlarla, mülkiyetin milliyetle birlikte bir anda anlamsızlaşabileceğini göremiyorlar. Hala kan yoluyla damardan ilerleyerek insanlığa hakimiyet kurma derdindeler.

Nereye akacağı belli olmayan bir toplumsal enerji var. Öfkeli kalabalıkların yeni, birleştirici, insancıl, samimi, barışçıl bir akla ve bu aklı örgütleyebilecek yapısallıklara ihtiyacı var. İntiharlar ancak bu kapsayıcı, kucaklayıcı örgütlenmeler ve değerlerin yeniden toplumsallaştırılması ile önlenebilir. Bu aklın somut yapısallıklarla konumlanması özgür birey ve özgür toplum ütopyasının da teminatı olabilir.


* İhraç Kürt öğretmen
Previous post
Bin 176 gündür yasak: Van’da eylem ve etkinlik yasağı uzatıldı
Next post
Corona virüsü: Ölü sayısı 810'u, vaka sayısı 37 bini aştı