Ana SayfaBilim ve TeknolojiHormonların tarihi üzerine

Hormonların tarihi üzerine

HABER MERKEZİ – ABD’li tıp yazarı Randi Hutter Epstein’ın “Hormonların Gücü: Hayatımızdaki Hemen Her Şeyi Kontrol Eden Salgıların Tarihi” adlı kitabı Metis Yayınları’ndan Aysun Babacan tercümesi ile çıktı. Kitapta, metabolizmadan davranışlara, ruh hallerinden uykuya ve bağışıklık sistemine kadar hayatımızın birçok kritik veçhesini yöneten hormonların tarihi incelenirken, bazı sorulara yanıt aranıyor: Hormonlar nasıl keşfedildi? Bu keşif tıp tarihi için neden bir dönüm noktasıydı? Öncesinde hormon bozuklukları olan insanlar neler yaşıyordu? Hormonları kontrol ederek bedenlerimize hükmetme çabalarımız ne gibi zaferler ve hüsranlarla sonuçlandı? Cinsiyet hormonları hakkında öğrendiklerimiz, cinsel kimliklerimize dair görüşlerimizi nasıl değiştirdi? Son araştırmalar ileri yaştaki erkek ve kadınların rağbet ettiği hormon takviye ve tedavileri hakkında ne diyor?… Kitaptan kısa bir pasajı aktarıyoruz.


Randi Hutter Epstein

Çeviri: Aysun Babacan


1968 yazında New York, Yonkers’ta büyükannemin Sprain Brook Country Club’daki havuzunda çokça vakit geçirirdim. Büyükannem Martha ve üç arkadaşı (hep dörtlü takılırlardı) gölgelik bir yere geçip iskambil oynar, sıcak kahve ve Kent sigarası içerlerdi.

Ağabeyim ve kız kardeşimle yüzerdik, ama daha çok kız kardeşimle güneşlenirdik. Johnson’s Baby yağını vücudumuza boca eder, başımıza alüminyum folyoya sardığımız bir albüm kapağını geçirip güneş ışınlarını kendimize çekmeye çalışırdık.

Eve dönerken kız kardeşimle kollarımızı iki yana açarak yürürdük. Kız kardeşim hep güzel yanardı. Bense beyaz tenli olduğumdan domates gibi kızarıp ertesi gün soyulurdum. Büyükannem Martha’ ya gelince, o muhteşem bronzlaşırdı. Adeta en güzel güneş ışınlarını parmağını bile kıpırdatmadan yakalardı.

Beş yıl sonra, büyükannemin güneş banyosu konusunda özel bir yeteneği olmadığını öğrendik. Onda bir hormon sorunu vardı: Addison hastalığı. Vücudu yeterince kortizol üretmiyordu. Kortizol vücudun sağlıklı bir kan basıncına sahip olmasını sağlayan ve bağışıklık sistemini güçlendiren bir hormondur. Addison hastalığı olanlarda aşırı yorgunluk, baş dönmesi ve düşük, hem de tehlikeli ölçüde düşük tansiyon olur. Bu hastalık aynı zamanda cildi de karartır. Büyükanneme bu teşhis konduktan sonra tedavisi kolay oldu. Her gün kortizon hapları aldı; bu haplarda büyükannemin eksikliğini çektiği kortizola kimyasal açıdan benzeyen bir hormon vardır.

Büyükannem 1900 yılında doğduğunda, o zamanlar “hormon” diye bir şey yoktu. Bu terim 1905 yılında ortaya çıktı. 1970’lerde hastalandığında, biliminsanları ondaki hormon eksikliğini tespit etmenin, hormonlarını gramın milyarda birine kadar ölçmenin ve ilaç yazarak hastalığını kontrol altında tutmanın yolunu bulmuştu.

1855’te tanınmış fizyolog Claude Bernard’ın aklına, vücuttaki şeker seviyelerinin çılgın gibi bir aşağı bir yukarı oynamasının karaciğerle ilgili olabileceği fikri geldi. Bernard halihazırda sindirim üzerinde çalışıyordu ve pankreasın besinleri parçalayan sıvılar salgıladığını keşfetmişti. Bunu sınamak için bir köpeğe diyet uygulayarak sadece et yedirdi ve hiç şeker vermedi. Sonra köpeği öldürüp hemen karaciğerini çıkardı ve organ hâlâ sıcakken şeker seviyesini ölçtü; birkaç dakika sonra yeniden ölçtü; ardından saatler geçtikten sonra ölçümleri tekrarladı. Köpeğin karaciğerindeki şeker seviyesinin sıfır ile başlayıp zaman içinde yükselmeye devam ettiğini görmek onu memnun etti. (Köpek ölmüş ama karaciğeri –ve diğer organları– bir-iki gün daha işlev görmeye devam etmişti; organ naklinin işe yarama sebebi de budur.)

Bernard meslektaşlarına karaciğerde şeker depolayan ve üreten bir kimyasal madde olması gerektiğini söyledi. Fakat bununla da kalmayıp, sadece karaciğer ve pankreas değil tüm organların, vücudun düzgün çalışması için bazı maddeler salgıladığını iddia etti. Bu kimyasallara “dahili salgılar” adını vermişti. İnsan vücuduyla ilgili yepyeni bir bakış açısıydı bu.

Tarihçilerin çoğu Bernard’ı endokrinolojinin babası olarak değerlendirir. Ben öyle görmüyorum. Gerçek öncüler bu kimyasalların sadece dahili salgılar olmadığını bulanlardır. Bu maddeler daha önemli bir rolü yerine getirirler: Harekete geçirirler. Hedef hücrelerdeki alıcıları uyararak işlerin yürümesini sağlayan anahtarları açıp kaparlar.

Benim hormonların tarihini ele almamın sebebi, geçtiğimiz yüzyılın inanılmaz bir keşif dönemi olmasının yanı sıra şoke edici iddiaların da ortaya atıldığı bir dönem olması. 1920’lerde insülinin keşfi ve tedavide kullanılmasıyla şeker (diyabet) ölüm cezası olmaktan çıkıp kronik bir hastalığa dönüştü. 1970’lerde yenidoğanlardaki tiroit hormonu üzerinde yapılan bir test, binlerce çocuğun zekâ engeliyle yaşamasını önledi. Bu arada çok yanlış adımlar da atıldı. İleri yaştaki erkekleri gençleştirmek için vazektomi (sperm kanallarının bağlanması) uygulaması yayıldı ve bu moda 1920’lerin ortalarına dek on yıl kadar sürdü. Bundan kısa bir süre sonra ise aydın ve edebiyatçıları tedavi eden bir doktor, insanların yüzlerine bakarak hormonal bozuklukları tespit edebildiğini iddia etti. Bunlar güçlü ve potansiyel olarak tehlikeli tedaviler de içeren yalan dolan işlerdi.

Bu kitap gözü pek biliminsanlarının ve umutsuz ebeveynlerin hikâyesini anlatıyor. İleri düzey görüntüleme tekniklerinin kullanıldığı dönemlerden önceki günlerde, yirminci yüzyılın başlarında bir sinir cerrahı, hormon fazlalığından kaynaklandığına inandığı hastalıkları durdurmak için beyin ameliyatı yapıp bir salgı bezinden parçalar alıyordu. 1960’larda bir karı-koca, patoloji laboratuvarlarının ve morgların kapılarını aşındırarak kısa boylu oğulları için büyüme hormonu ele geçirmeye çalışmıştı. Kitapta ayrıca, biraz daha uzun yaşamak ve biraz daha iyi hissetmek için bir hormon yutturmacasına ölümüne kapılıp giden (ve bazen gerçekten de ölen) ilginç insanların hikâyesini de okuyacaksınız. Yolculuğumuza 1800’lerin sonlarında, (kimisi mezarlardan çalınan) kadavraların salgı bezlerini yürüten doktorlarla başlayacağız. Nihayetinde ise, hormonların izini onları oluşturan genlere kadar süren biliminsanlarından bahsedeceğiz.

Previous post
Ekonomist Sönmez: Şu an yaşanan sistemsel bir kriz
Next post
Corona virüsü: İnsan hakları örgütlerinden cezaevleri için acil çağrı