Ana SayfaManşetİhtiyarlara yer yok!

İhtiyarlara yer yok!


Mehmet Nuri Özdemir*


Corona salgınının kısa vadede sosyolojik, politik ve kültürel değerlere etkisinin ilk örneği yaşlılara yaklaşımda ortaya çıkmaya başladı. Genel olarak yaşlılara karşı toplumda zaten bir ötekileştirme ve ayırımcılık söz konusuyken, salgın bu algıyı iyice pekiştirdi. Bu nedenle tedbir amaçlı 65 yaş üstü insanlara yönelik alınan sokağa çıkma yasağı ile birlikte sokaklarda birçok insanın içini acıtan görüntülere tanık olduk. Fakat aynı görüntüler, toplumda yaşlıların lehine olabilecek bir reaksiyona da neden oldu. Kamuoyunun sokakta kaydedilen ve yaşlıları rencide eden görüntülere karşı verdiği sert tepkiler çok yerindeydi. Bu kışkırtıcı durum, modern yaşam ile başlayan yaşlı sorunsalının yeniden tartışılmasına da vesile olabilir.

Bana göre Türkiye siyasi tarihinin en politik kuşakları, bugünün yaşlıları kategorisinde olan 68 ile 78 kuşağıydı. Bu kuşaklar, genellikle sosyolojik, bilimsel ve felsefik kavramlarla konuşur ve konuşmalarını mantıklı argümanlarla da güçlendirirlerdi. Çünkü tutarlı olmak yaşamın gereğiydi. En çok kullandıkları kavramların başında ise sanırım “oportünizm” ve “lümpenlik” kavramları vardı. Corona günlerinde yaşlılarla ilgili eleştiri konusu olan olan kimi gençlerin davranışları da sosyal medyadan takip ettiğim kadarıyla kahir ekseriyetle “lümpenlik” olarak tanımlandı. Ancak sorunu irdelerken kolaycılığa kaçmadan, gençleri kurban olarak görmeyen ve projeksiyonu arka planda pusuda bekleyen asıl faillere çeviren bir tablo çizmeyi umuyorum.

Buradan ilerlersek iktidarın yaşlılarla ilgili aldığı sokağa çıkma yasağı, birçok meselede olduğu gibi salgın gibi hayati meselelerde de popülist şovlardan vazgeçmediğini ve topluma karşı samimi olmadığını gösteriyor. İktidarın düşünme teknikleri tamamen mekanikleşmiş, dahası çökmüş. İktidar böylesi bir karar ile yaşlıları hedef haline getirerek ötekileştirmeyi kışkırtabileceklerini öngörmeliydi. Ancak her koşulda her şeyin iyisini biz yaparız diye diye her şeyi ne kadar kötüleştirdiklerini bir türlü görmek ve kabul etmek istemiyorlar. Aldıkları kararın negatif sonuçlarını görünce de hemen kurban seçilen gençleri tehdit ederek gözaltına almak, aynı düşünce kodlarının devamı niteliğindeydi.

Birilerini linç etmek, ötekileştirmek ve onlara cüzzamlı muamelesi yapmak bu ülke için yeni bir durum değil. Ülkenin siyasi tarihi bu tür gösterilerle doludur. Dikkat çekici olan şey dün Alevilere, Kürtlere ve Ermenilere yapılan ötekileştirme ve ayırımcılık gösterilerinin bugün herkesin gözleri önünde farklı bir formla savunmasız bir yaş grubuna, ihtiyarlara yapılmış olmasıdır. Daha bir ay öncesine kadar mülteciler-göçmenler hedefteydi. Dikkat edilirse tehlike bir etnik, dini ya da sınıfsal yapıyı aşmış durumda. Faşizmin toplumsallaştığını gösteren bir tablo olması açısından bu olay üzerine daha bir çok yazı yazılabileceğini düşünenlerdenim.

Zaten çağımızın faşizmi, gündelik yaşamın içinde sürekli tekrarlanıp kibarlaştırılarak popüler kültürün nesnesi haline getirilmiş sembolik kodlarla inşa edilir. Yaşlılarla ilgili faşizmin söylemsel yansımaları da bu şekilde gündelik yaşamın normal bir paçası haline getiriliyor ve tekrarlarla toplumda kristalleşiyor. “Yaş yetmiş, işi bitmiş”, “Ne haber ihtiyar”, “moruk” ya da “peder” denildiğinde artık işe yaramayan, nesneleştirilen, norm ve değer dışı bırakılan bir “şeyleştirme” söz konusudur. Bu dil, “seninle istediğim gibi konuşurum” diyen muktedirin dilidir. Mutlak iktidarın zehrine bulaşmış, toplumsal, kültürel ve siyasal yapılar arasında hiyerarşiyi transfer eden bu dil, Trump’ın Tayyip Erdoğan’a karşı, Tayyip Erdoğan’ın da Kürtler’e karşı kullandığı egemenlerin güç devşirdiği dilin toplumsallığa yansımış halidir. Saygıyı, empatiyi ve hakları içermeyen bu dilin toplumda büyük bir yozlaşmayı tetiklemesi sadece mevcut gidişatın bir sonucudur.

Ötekileştirmeler ve önyargılar her zaman ideolojikti. Yaşlıların tüm modern toplumlarda maruz kaldıkları önyargılar da ideolojik yansımaların bir parçasıdır. ABD Uluslarası Yaşlılık Enstitüsü, ötekileştirme ve önyargıların, yaşlıları yaşlanmaktan aşırı derecede korkmasını tetiklediğini söylemektedir. Yaşlıların üretimden yoksun bırakılması başta olmak üzere, yük olarak görülmeleri, yaptıkları en küçük hatanın göze batması, toplumdan tecrit edilmeleri, aile ortamı ve sosyal ilişkilerde yapılan sohbetlerden soyutlanmaları ve onlara suçlu muamelesi yapmak gibi kimi ötekileştirmeler; cinsiyeçilik, ırkçılık ve milliyetiliğin toplumsal uzantılarıdır.

Toplumu köksüzleştiren bu zihniyet biçimi, bugün Corona gibi salgınlarda tamamen biyolojik bir kategoriye ve ayrışmaya zemin hazırlayabiliyor. “Yaşlıysa ölebilir”, “yaşlıysa fişi çekilebilir” gibi neredeyse “yaşlıysa müstahaktır” diyecek kadar utanç duyulacak algı ve düşünceler, her koşulda herkesin ölümüne ve yaşamına karar verme yetkisini elinde bulunduran muktedir zihniyetin toplumsallaşmasıdır. Bu düşünce tarzı insana, ikinci cihan harbinde Nazilerin Yahudi toplumunu ‘Almanların bedeninde büyüyen bir tümör’ olarak tanımlaması ve öjeni gibi insanlık dışı uygulamaların hayat bulmasını hatırlatıyor. Toplumsal norm ve değerlerden soyutlanmış ve biyolojiye indirgenmiş böylesi yargılar, insanları canlı bir varlık olmaktan uzaklaştırıp kesilip atılması normal görülen bir mikropla eş değer tutacak kadar vahşileşebilir. Kaldı ki dünyada yapılan bir çok soykırım ve katliam bu zihniyet kodlarına sahip kişilerin eliyle yapılmıştır.

Bir zamanlar yaşlılar

Sanayi Devrimi öncesi yaşlılar için “Altın Çağ” olarak değerlendiriliyordu. Yaşlılar geleneksel dönemde toprak mülkiyeti ve kolektif üretim biçimleri üzerinde otorite sahibiydi. Fakat geleneksel yapı endüstrileşmeyle birlikte çözülmeye başladı. 20. yüzyılın başlarından itibaren “yaşlılık” sosyal bilimlerin konusu olmaya başladı. Sosyal gerontoloji ve yaşlanma sosyolojisi gibi alanlar da bu dönemde gelişmeye başladı. Ancak konusu insan ve toplum olan Sosyal bilimler yaşlılarla ilgili işin tıbbi kısmının dışında yaşlıların yaşadığı sorunlara dair genel olarak ilgisiz kaldığı söylenebilir. Kurumsal olarak yerel yönetimler, STK’lar ve hukukçular da bazı zorunluluklar dışında çağa ayak uydurup yaşlıların modern hayatta karşı karşıya kaldıkları ve çözmede zorlandıkları problemlere ilgisiz kalabiliyor.

“Yaşlılık”, kronolojik olarak 65 yaş üstü olanlar için kullanılan bir kategoridir. Tarihte Romalı bir askerin ortalama ömrü 22’ymiş. 16. yy’da bir İngiliz’in ortalama yaşam süresi 38, 1940’larda bir Amerika’lının 64, şimdi ise Almanya’da erkeklerin 73, kadınların ise 80 yılmış. İnsanların ortalama ömrü günümüze doğru geldikçe uzuyor. Giddens, dünya nüfusunun artışını “yaşlı patlaması” olarak tanımlamaktadır. Ömür uzuyorsa, devletlerin sosyal politikaları da buna göre belirlenmeli.

“Yaşlılık” denilen kategori ortalama 65 ile 100 yaş arasında kalan yaşamı kapsamaktadır. Tüm insanların 35 yıl boyunca ötekileştirmeye maruz kalabileceği bir dönemin sosyolojik ve politik bir perspektifine ihtiyacımız var. Ancak bu açıdan bakıldığında tüm devletler açısından yaşlılarla ilgili şu ana kadar ki politikaların geleneksel değer ve norm aşımına katkıda bulunduğunu; yapılan işin sadece zorunlu, çıplak ve soğuk bir devlet hizmeti biçiminde, diğer bir değişle “resmi hoşgörü” algısıyla yapıldığını corona günlerinde yaşlılara karşı sergilenen tavırlardan da anlamış olduk.

Yaşlıların hukukunu hatırlatmak

Bir kitle, toplum ya da topluluk haksızlığa uğradığında aklımıza daha önce insani olarak kazanılmış yerel-evrensel hukuki ve insani haklar gelir. Bu bağlamda yaşlıların eksik de olsa birçok hakkı söz konudur. Sosyal hukuk devleti herkese içinde yaşadığı toplumun olanaklarına uygun bir yaşam düzeninin sağlanmasını ifade eder. Sosyal hukuk devletinin de evrensel hukuktan beslendiği temel dayanakları var. Bunun dışında yaşlıların insan olmaktan kaynaklı hakları var. İnsan hakları evrensel bildirgesinin ilk cümlesi “insanlar doğuştan eşittirler ve vazgeçilmez haklara sahiptirler” cümlesi ile başlar. Belgenin 3. maddesi ise “yaşamak herkesin hakkıdır” der. BM Toplumsal Kalkınma Deklerasyonu (1995) günümüzde yaşlıların toplumsal dışlanma, yoksulluk ve marjinalleşme karşısında korumasız bırakıldıklarını vurgulayarak daha iyi yaşama olanaklarına kavuşturulmalarını ve kendilerine sosyal koruma sağlayacak politikalarının oluşturulmasını gerekli görmüş ve taahüd etmiştir. Avrupa Konseyinin Avrupa Sosyal Şartında “yaşlı kimselerin korunma hakkı” temel bir hak olarak tanımlanmış. Avrupa Birliği Temel Haklar Şartının “Yaşlıların Hakları” başlığını taşıyan 25. Maddesinde “Yaşlıların onurlu ve bağımsız bir hayat sürdürme ve sosyo-kültürel yaşama katılma hakkını tanımakta ve saygı göstermektedir.” Türkiye Anayasasının 61.maddesi yaşlıların hakları ilgili olup yaşlılara yönelik tüm ulusal-sosyal hakların temel hukuki dayanağını oluşturuyor.

Farkındalık yaratmak

Yaşlılar gündelik hayatta yaşadıkları birçok sorunun üstesinden artık gelemeyebilirler. Tıpkı çocuklar gibi. Rollerde, toplumsal çevrenin küçülmesinde, norm ve değerlere bağımlılığın azalmasında kimi çözülmelerin başlaması normaldır. Özellikle fiziksel ve mental kapasitede azalma başkalarına olan bağımlılığı arttırıyor. İnsan onuruna uygun olan şey, literatürde denildiği gibi “başarılı yaşlanma” veya “sağlıklı yaşlanma”yı kolaylaştıracak adımlar atabilmektir. Bu anlamda yaşlanmanın geciktirilmesi için sosyolojik yaşlanmayı yönetmek gerekiyor. Yaşlıların rol ve statü kayıplarından sonra toplumsal değer ve normlardaki değişen yargıları takip ederek politikalar oluşturmak gerekiyor. Değerli olduklarını hissettirmek, güçlü yönlerini açığa çıkarmak, kendilerinin de sürekli farkında oldukları toplumdaki önyargıları kırmaya dönük kimi pratikler yapmak, fiziksel ve bilişsel kimi etkinlikler yaptırmak onları hayata bağlayacak şeyler olabilir. Özellikle Corona günlerinde evlere kapatılmışken onları masal anlatmaya, kendi geçmişlerini ve anılarını, köy yaşamını ifade etmelerine teşvik etmek gerekiyor.

Hepimizde olduğu gibi konuşmak böylesi zamanlarda iyileştirir. Yine aile içinde ekonomik, sosyal ve duygusal destekte bulunmak hem insani hem vicdani sorumluluklardır. Herkes bir gün yaşlanacağı için bu tür sorumluluklar herkesi doğrudan bağlıyor. Corona’nın hedeflediği en savunmasız kitle eğer yaşlılarsa o zaman yaşlıları Corona’ya karşı ilk başta savunmak gerekir. Toplumun hafızası olan yaşlıların sağlığını korumak Corona günlerinde toplumun kırmızı çizgisi olmalı.

Yaşlılara yaklaşımda birçok konuda olduğu gibi ülkelerin demokratik ve siyasi kültürü çok belirleyici. Mesele bir eşitsizlik sorunu olarak da ele alınabilir. Yaşlılığı, sınıfsal eşitsizlikler başta olmak üzere toplumsal cinsiyet, ırk, dil ve dinlerin üzerinden üretilen eşitsizliklerle birlikte ele almak ve bu bilinçle meseleye yaklaşmak toplumda daha geniş duyarlılıklar yaratabilir. Sonuç olarak, demokratik toplum ve hukuk devleti olmanın gerekliliklerinin yanı sıra yaşlılar açısından toplumsal olarak değerlerin aşınmasına karşı birçok halk, sınıf veya etnisite için talep edildiği gibi yaşlılar için de “insan onuruna yakışır bir yaşam hakkını” sonuna kadar savunmak gerekir.


* İhraç Kürt Öğretmen
Previous post
Tarih Vakfı etkinlik kayıtlarını online paylaşıma açıyor
Next post
Kadınlardan 'istismara af' öngören düzenlemeye tepki: Faillere cesaret verecek