Ana SayfaManşetNe yapmalı, nasıl yapmalı?

Ne yapmalı, nasıl yapmalı?


Mehmet Nuri Özdemir*


Son günlerde iki kritik olay yaşandı. Biri Abdullah Öcalan’la birlikte üç tutsağın bulunduğu İmralı Adası’nda çıkan yangınla ilgiliydi. Kamuoyu bu yangını, televizyonda İçişleri Bakanı’nın laf arasında söylemesi ile öğrenmiş oldu. İmralı’da uzun süreden beri sürdürülen tecridin kaldırılması için, DTK Eş Başkanı Leyla Güven’in başlattığı ve sonrasında 3 binin üzerinde tutsağın katılmasıyla 200 gün süren açlık grevi yapılmıştı. Açlık grevlerinden sonra 2 Mayıs ile 7 Ağustos 2019 tarihleri arasında 5 görüşme yapılmış ve alınan mahkeme kararları ile tecrit hukuken kaldırılmış, Adalet Bakanı’nın açıklaması ile de bu karar siyaseten onay almıştı. Açlık grevi boyunca yedisi cezaevlerinde olmak üzere dokuz insan yaşamını yitirmişti. Ancak 7 Ağustos’tan beri avukat ve aile görüşmeleri yapılmamakta ve mutlak tecrit devam etmektedir.

Diğeri ise savaş ve gerilim politikalarında ısrar eden iktidarın, İdlid’de adeta göz göre göre bataklığa sürüklenmesi ile birçok askerin yaşamını yitirmesiydi. İdlib ile ilgili sonuçları da her yurttaşımız bireysel imkan ve olanaklarını zorlayarak öğrendi. Hemen sonrasında iktidarın Suriye devletine açıktan savaş ilan etmesi ve mültecilerle ilgili aldıkları kararlar herkesin üzerinde kafa yorması gereken bir aşamaya geldi. İmralı Adası’nda çıkan yangın ve İdlib meselesinin sonuçları, etkileri ve birbiriyle bağlantısı sanırım ileri ki günlerde daha çok tartışılacak.

“Ne yapmalı, nasıl yapmalı” sorusunu yeniden sormak

İki olayı esas alarak yeniden “ne yapmalı, nasıl yapmalı” sorusunu sormak toplumsal bir sorumluluk gibi duruyor. Bu soruyu sorma gereği duyduğumuz bir atmosferden geçiyoruz. Geçtiğimiz eşik gayet kritik. Soruya cevap olmak isteyenlerin sayısını bu sefer çoğaltmazsak durum vahim.

Böylesi zamanlarda herkeste oluşan gerilim doğru düşünmeyi ve doğru kararlar almayı engelleyebiliyor. Ancak mevcut durum sloganla strateji, akıl ile akıl dışılık, savaş ile barış arasındaki farkı daha iyi görmemizi sağlıyor. Bu farkı iyice idrak ettiğimizde fotoğraf daha da netleşir ve buradan itibaren yol haritamızı da daha iyi görme şansına sahip olabiliriz.

“Ne yapmalı, nasıl yapmalı” sorusunu sormak her zaman kolay olmuştur. Ancak bu soruya verilecek cevapların teoriden pratiğe giden, kanlı-canlı sorunlara çözüm olabilme kapasitesi her zaman zor olmuştur. Güncel olaylardan hareketle kimlerin bu soruyu dert ettiğine kısaca değinerek devam edelim.

“Ne yapmalı, nasıl yapmalı” sorusunu toplumsallaşmak

Savaşlar, darbeler ya da olağanüstü durumlar esnasında sağcıların “ne yapmalı, nasıl yapmalı” diye bir soru sorduklarını zannetmiyorum. Onlar daha çok “yaparız, hesap ta vermeyiz” havasındalar. Her zaman haklıdırlar, evin asıl sahipleri onlardır.

Mütedeyyin kesimler, sorunlara hiçbir çözüm sunmadan bizi bir an önce tanrıyla buluşturma derdindeler. Bu kesimler, “ey iman edenler! sabır edin, şükür edin, dua edin” ile başlayan ve sonu gelmeyen cümlelerle kaderine razı olmayı öğütleyen standartlaştırılmış, suskunlaştırılmış itaatkar bir toplumun inşa edilmesinin temel failleridirler. Onlara göre zaten değişime gerek yoktur, evrende ilahi bir akış söz konusudur ve bizler ne yaparsak yapalım bu akışı değiştirebilecek gücümüz yoktur.

Zenginlerin “ne yapmalı, nasıl yapmalı” sorusunu sorma ve buna cevap bulma gibi bir dertleri olduğunu düşünmek bile abestir. Çünkü onlar toplumun en kurnaz kesimleri olup yeryüzünün en bencil tabakasını oluştururlar. Zenginler, rezervasyonu her zaman önceden ayarlanmış, devlet tarafından seçilmiş yurttaş, tanrı tarafından kutsanmış kullardır. O yüzden zenginlerin sadece kendilerini ve servetlerini koruma arzularından başka bir dertlerinin olmaması yaşadığımızı trajedinin temel anahtarlarından birisidir.

Türkler de “nasıl yapmalı” sorusu ile pek ilgilenmezler. Çünkü onların bir devleti vardır ve bu devlet her şeye muktedir olup tüm soruları ve cevapları kendinde belirleyen bir kudrete sahiptir. Onlara göre Devlet “ne yapmalı, nasıl yapmalı” gibi bir soruyla ilgilenecek vakti yoktur. Devletin hep bir acelesi vardır, alarm halinde yaşar ve hep daha büyük işlerle meşguldür.

Kürtler “ne yapmalı, nasıl yapmalı” sorusunu yıllardır soruyor. Başlarına gelen felaketleri atlatmak için kendilerine, dostlarına ve kimi zaman düşmanlarına da bu soruyu sormuşlardır. Bazı cevaplar almış olsalar da bu soruyu sormaktan hiçbir zaman vazgeçmemişler. Çünkü sorunun kendisinde kolektif ve toplumsal bir ruh olduğuna kanaat getirilmiştir. Onlara göre bu sorunun katılıma ve ortaklaşmaya davet eden bir gücü vardır.

“Ne yapmalı, nasıl yapmalı” sorusu, solcuların cevabını bulmak için yıllardır peşinden gittiği bir sorudur. Çünkü solcular toplumsal sorunlara kalıcı çözümler bulmasalar da dünyanın gidişatını kendilerine dert ederler, rahatsız olduklarını hissettirirler, olaylar karşısında sessiz kalmayıp sorgular ve bir şekilde tavır alırlar.

“Ne yapmalı, nasıl yapmalı’ sorusunu sağcıların, mütedeyyinlerin, zenginlerin ve egemen ulusların dert etmemesine karşı solcuların, ezilen halkların ve ötekileştirilenlerin sürekli bu soruyu sorması da sorunu çözmeye yetmiyor. O zaman bu soruyu nasıl toplumsallaştırabiliriz? Yaşadığımız kritik eşik için sormaya devam ederek mevcut kaotik duruma bir kaç öneri ile katkı sunmaya çalışalım.

Soruya ilk yanıt: Suriye savaşını bitirmek

Türkiye’nin Suriye politikasında gelinen aşama büyük bir değişime gebedir. AKP çok muhteşem bir parti olmasa da Bahçeli tarafından yönetildiğinden beri toplum bir gün bile rahat nefes almamıştır. Toplum, Bahçeli gibi öfkesinden ve ırkçılığından önünü bile görmeyen birinin insafına bırakılmamalı artık. Onun kaybedeceği hiçbir şey yoktur. MHP, Kürtlerle çözümü baltalamak için ülkeyi büyük bir bataklığa doğru götüren AKP’nin içine yerleştirilmiş Truva atı gibidir. Buna teslim olan AKP ise bu şekilde devam etmesi halinde er geç kaybedecektir.

Meclis’teki kapalı ya da açık oturumda, eğer bu gündemle oturum olmazsa diplomatik ve müzakereci yollarla hamaseti bir kenara bırakarak yeni bir savaş ilanından öte aşamalı olarak Suriye’den çekilmeyi iktidarla “müzakere etmek” en sağlıklı karar olacaktır. Toplumun buna ihtiyacı var. Sürekli gerilim ve kaos politikasının gelip dayandığı nokta bataklık, savaş ve felaketten başka bir şey değildir. Buna karşı Muhalefet partilerinin rasyonel olanı ıskalayıp yerlilik ve millilik adı altında iktidarın arkasına yeniden dizilmeleri, iktidarın hatalarına eklemlenmek olur. Savaşın ve kaosun kapıya dayandığı bir eşikte iktidarın popülizminin karşısına alternatif bir popülizm koymak da çözüm olamayacaktır. Muhalefet partileri Suriye ile ilgili politikayı iktidar ile müzakere ederek iktidarı Suriye’den bir an önce çekilmeye ikna etmek gibi bir sorumlulukla karşı karşıyadır.

Barışı hakkını istemek ve tecridi kaldırmak

HDP, Türkiye siyasetine demokratik siyaseti yeniden normalleştirebilecek kritik bir zamanda önemli bir şans verdi. Kongrede yaptığı “Dolmabahçe Mutabakatı’na geri dönün” çağrısı yeni bir dönemin kapısını aralayabilecek güce sahip bir çağrıydı. AKP’nin bu çağrıya karşı tavrını kısa bir süre sonra hep birlikte göreceğiz. Çağrının sadece AKP’ye değil CHP’ye de yapıldığını düşünüyorum. Velev ki öyle olmasa da CHP bu çağrıyı yine de üzerine alabilmeli. Sonuçta Kürt meselesi eğer siyaseten çözülecekse iki tarihsel blokta (CHP-AKP) çözüme dahil edilebilmeli. Ancak bu şekilde bir çözüm mümkün olabilir.

AKP’yi krizden kurtarabilecek, CHP’ye yeni bir alan açacak olan şey, Kürt meselesinin çözümüne pozitif yaklaşım sergilemektir. Bı değişim aynı zamanda yumuşak bir dönemin startı olabilir. Daha fazla insanın yaşamına mal olmadan savaş ve şiddet politikalarını artık rafa kaldırmanın zamanı gelmiştir. Ortadoğu’da ABD ve Rusya eliyle sürdürülen hegemonya savaşı başta olmak üzere yakın zamanda yaşadığımız olaylar herkese bu sorumluluğu yüklüyor.

Bu nedenle her yurttaşın barış isteme hakkı vardır. Bu hakkın yaşam bulmasının ilk aşaması, İmralı Adası’nda ısrarla sürdürülen tecridin kaldırılması olabilir. Tecridin kaldırılması, barış ve normalleşme süreçleri birbiriyle doğrudan bağlantılı adımlardır. Bu adımların atılması Türkiye demokrasisi açısından olası felaketler karşısında alınabilecek en büyük bir önlemlerden biri olacaktır.

Çağdaş ve demokrat yurttaş olmak

“Ne yapmalı, nasıl yapmalı” sorusunu sormaya devam etmek, yeni, çağdaş ve demokratik bir yurttaşlık bilincinin zeminini de güçlendirebilir. Türkiye’de uzun süreden beri yurttaşın siyasete erişimi sadece sandığa indirgenmiş. Yurttaş ile arasına sürekli duvarlar örerek kendisini korumaya alan ve yasanın dışında kalan yaşamı suçlu ilan edebilme başarısı yüksek olan iktidarın bu karakteri yurttaş ve siyaset arasında da büyük bir mesafe oluşmasına neden olmuştur.

İktidarın yurttaşa karşı büyük bir kibir ile hareket etmesi, yurttaşların her eleştirisini ve protestosunu düşman davranışı gibi tanımlanması, yurttaşların bir kısmını devletin ve yasanın sahibi haline getirirken, diğerlerinin devletin düşmanı olarak tanımlamasını doğuruyor. Protestonun, sokağın, eleştirinin ve muhalif siyasi davranışın çoğu zaman yasadışı ilan edilmesi toplumsal barışa ve uzlaşıya büyük zarar veriyor.

Bundan vazgeçme zamanı gelmiştir. Kendisine verilen demokratik ve meşru hakları kullanmaktan imtina etmeyen yeni ve çağdaş bir yurttaşlık profili kurmak sorunların çözümünü kolaylaştıracak temel faktörlerin başında geliyor. Her çağdaş yurttaşın, yaşadığı çağın sorunları karşısında kendisini muhatap olarak görmesi demokratik, özgür ve eşitlikçi toplum idealinin gerçekleşmesi için en büyük katkıdır.

Demokratik bir anayasa talep etmek

Normalleşmenin ilk adımı olabilecek temel pratiklerden bir diğeri, kolektif bir ruhla kimseyi dışarıda bırakmayan demokratik ve adilane bir toplum sözleşmesi için hemen harekete geçmektir. Demokratik bir anayasa talebi uzun süreden beri bir ihtiyaç olarak Türkiye’nin önünde durmaktaydı. Demokratik anayasa çalışmasının başlatılması toplumda ve demokratik siyasette olumlu bir motivasyon yaratacaktır.

Sonuç

Konuşma yerine bağırıp çağıran, müzakere ve diyalog yerine savaşı ve şiddeti tercih eden iktidarın geldiği ve gideceği yer, sadece bir siyasi partiyi ve liderini bağlamıyor artık. Sonuçları ve riskleri bakımından tüm toplumu doğrudan etkileyen bu gidişat ile ilgili yargılayan, cezalandıran, karşıtlaştıran ve çatıştıran yöntemlerin ve söylemlerin dışına çıkarak bakmayı başarabilen bakış açılarını çoğaltmak ve toplumsallaştırmak zorundayız.

Toplumun genel olarak hınç, öfke ve nefretini kışkırtma kolaycılığına başvurmadan (kaldı ki bu da hamasete karşı alternatif hamaset üretmekten başka bir şey değildir) bunun yerine yumuşak geçişleri sağlamanın ve normalleşmenin yollarını ısrarla tartıştırmaya ve mevcut politikaya başka bir yerden dahil olmaya ihtiyacımız var.

Bu nedenledir ki “ne yapmalı, nasıl yapmalı” sorusunu sormaya devam etmek gerekiyor. Eğer herkes kendi cephesinden bu soruyu sorup çözüm önerilerini sunabilirse bu cehennemden kurtuluşun kapısı da aralanmış olacaktır. Verilen her cevap, yeni başlangıçları ve toplumun sorunlarına odaklanan çözüm aklının hakim olmasını sağlayacaktır. Yeniden sorarak bitirelim: “Ne yapmalı, nasıl yapmalı?”


*İhraç Kürt Öğretmen
Previous post
Berlinale'de Altın Ayı'yı “Sheytan Vojud Nadarad” kazandı
Next post
Yunanistan: Sınırı geçen 66 mülteciyi gözaltına aldık