Ana SayfaManşetSalgın ve karantinada psikolojik etkiler neler, önüne nasıl geçilebilir?

Salgın ve karantinada psikolojik etkiler neler, önüne nasıl geçilebilir?

Corona virüsü salgınında görüldüğü üzere salgınlar halk sağlığını birçok farklı açıdan tehdit edebiliyor. Salgın ile başa çıkmada psikolojik süreçler de devrede. Ayrıca özellikle karantinada psikolojik sağlık da payını alıyor. Salgın ve karantina koşullarının psikolojik etkileri ile nasıl önüne geçilebileceği konusunda yapılan çalışmalara mercek tutuyoruz.


Evrim Şaşmaz


Yeni tip Corona virüsü (Covid-19) salgınında görüldüğü üzere salgınların ortaya çıktığı ilk zamanlarda yerel bölgelerde zapt edilememesi sonrasında, yayılma etkisini yavaşlatmak amacıyla genel karantina uygulamalarına geçmek yönetimsel ve toplumsal bir zorunluluk olabiliyor.

Bir salgın esnasında insanların davranışı ‘kitle psikolojisi’ne indirgenemeyecek derecede rasyonel olabiliyor; buna kaygı ve endişe temelli davranışlar da dahil. Karantina ise insanların psikolojik sağlığını olumsuz yönde etkileyebiliyor.

Salgında

Guardian’da yer alan habere göre salgına karşı önlemler başlangıçta halk tarafından uyumla karşılansa da, sonrasında özellikle karantinaya davranışsal sebeplerle daha zor uyulması söz konusu olabiliyor. Bu da salgının önünün kesilememesi konusunda önemli bir etken olarak ortaya çıkıyor.

Bu sebeple, University College London, Davranış Değişikliği Merkezi müdürü ve Britanya hükümeti danışma kurulu üyesi olan Susan Michie’ye göre en başta katı önlemler dayatmak daha sonradan karantina tedbirlerine uymayı zorlaştırabilir. En azından Britanya hükümeti, aldığı sınırlı önlemleri böyle gerekçelendiriyor.

Michie, hükümetlerin şu anda salgın ile başa çıkmada ‘yetkinlik, fırsat ve motivasyona’ dayalı bir davranış değişikliği modelini takip ettiğini belirtiyor. Bu modele göre insanların davranış değişikliği göstererek salgına karşı mücadelede üzerlerine düşeni yapabilmeleri için bu üç etkene bir arada sahip olması gerekiyor.

Bu üç etkenin birbiriyle ilintili olabileceği ve halk için hakkaniyet sağlanmadıkça bu üç etkenden bir veya birkaçının eksik kalarak salgınla mücadelede halk desteğinin yeterince sağlanamayabileceği konusunda uyarıda bulunan Susan Michie, ücretli izinlere de dikkat çekiyor:

“Ancak hakkaniyet varsa insanlar bazı şeyleri kaybetmeyi ve fedakarlıklarda bulunmayı göze alabilirler. İnsanların ilk günden itibaren makul bir seviyede ücretli hastalık iznine sahip olmaları gerek, diğer türlü eşitsizlikler daha da artabilir. Halbuki biz eşitsizliklerin mümkün olduğunca azaltılmasını istiyoruz ki bu salgınla mücadelede hep beraber olabilelim.”

Bununla beraber, Belçika’da Brüksel Özgür Üniversitesi’nde ve Mons Üniersitesi’nde sosyal psikoloji dersleri veren ve Şubat ayından beri kişisel bloğunda Corona virüsü ile sosyal psikoloji arasındaki bağlantıları değerlendirmeye çalışan Olivier Klein bu davranış değişikliği modelinin artık geçerliliği sorgulanan ‘kitle psikolojisi’ varsayımına dayandığını ifade ediyor:

“Bunun gibi yönlendirme taktikleri insanları ‘bilinçsiz’ varsayar… Özellikle de çevrenin ve koşullarının uyumlu hale getirilmediğinde bu yönlendirme taktikleri boşa düşer.”

Klein’a göre Corona virüsü ile beraberce mücadele etme gerekliliğini bir kolektif bilinç olarak sahiplenmek en iyisi: “Sosyal otomatik bir davranışı yeniden yönlendirmek için değil, tokalaştığımızda içinde bulunduğumuz topluluğu riske attığımızın bilincinde olduğumuz için insanlarla tokalaşmaktan kaçınmamız lazım”.

Ülkelere göre farklılık gösterse de medya ve kolektif endişeler arasında sembiyotik bir ilişki bulunuyor.

Olivier Klein mevcut basın düzeninin bir ‘dikkat ekonomisi’ne dayandığını çünkü reklam gelirlerinin tıklama ve sayfada kalma süresiyle doğru orantılı olduğunu belirtiyor:

“Belirsizlik endişemizi yükseltiyor, artan endişe durumunda ise bilgi arayışına geçiyoruz. Medyada gördüklerimiz ise bize tek bir şey söylüyor: ‘Corona virüs ile ilgili bu kadar konuşuluyorsa, durum fena’.”

Çoğu zaman haberler Corona virüsü sebebiyle dünyada hayatını kaybedenlerin sayısını veya borsadaki düşüşü veriyor, öte yandan ulusal basın eksik/yanlış bilgilendirme haberleri ve sözde uzman görüşlerine dayanan programlar düzenleyerek konuya ilgiyi ve dikkati canlı tutacak kadar endişe seviyemizi kontrol etmeye çalışıyor.

Medya ve endişe arasındaki sembiyotik ilişki böylece devam ederken almamız gereken önlemlere dair kesin, açık ve tutarlı bilgiler bulmak zorlaşıyor.

Panik kelimesinin kullanımından kaçınılmalı

Medyada ve gündelik dilde sıkça kullanılan ‘kolektif panik’ veya ‘toplu panik’ tabirlerinin ise sosyal psikolojik gerçekliğe dayalı olmadığı belirtiliyor.

Panik, bireysel verilen bir tepki olduğundan kişilerarası ve topluluk içi koordinasyonu gerektiren ‘kolektif’ sınıflandırılmasına dahil edilmesi pek mümkün değil. Keele Üniversitesi’nden sosyal psikolog Clifford Stott’a göre, salgını öğrenen insanların başkalarını düşünmeksizin gıda stoklama davranışı yanlış olsa da gayet rasyonel.

Ayrıca, St Andrews Üniversitesi’nden sosyal psikolog Stephen Reicher’a göre salgın sırasında insanların davranışlarının ‘panik’ davranışı olarak yaftalanması oldukça hatalı. Örneğin aşırı stoklama davranışının, izolasyona hazır olunmasına ve stokların tükendiğine dair bilgilendirmeler düşünüldüğünde olağan tepkiler olduğunu ifade eden Reicher, Twitter hesabından üç öneride bulunuyor:

  • Panik kelimesini kullanmaktan kaçının, durumu tam olarak ifade etmiyor ve işleri daha kötüye götürüyor.
  • Olağan şekilde davranın, ihtiyaca göre ek tedarik yapın.
  • Halka güvenin. Çılgın değiliz. Kaçık değiliz. Bize net ve açık bilgi verildiğinde ne yaptığımızı biliyoruz.

Karantinada

Şubat ayının sonunda, salgının olumsuz psikolojik etkilerine yönelik The Lancet’da derleme bir makale yayınlandı.

Dünya genelinden toplam 3 bin 166 makalenin taranmasının ardından nihai olarak konuyla en yakından ilgili 24 makalenin dahil edildiği derleme makaleye göre karantina sırası ve sonrasında, buna maruz kalan insanlar olumsuz psikolojik etkiler gösterebiliyor.

Söz konusu makaleler SARS, Ebola ve H1N1 virüsü gibi son dönemdeki salgınlara ilişkin Çin, Güney Kore, Kanada, Tayvan, Hong Kong, Sierra Leone ve Avustralya gibi ülkelerde gerçekleşen karantinalara odaklanıyor ve toplamda 15 binden fazla katılımcı içeriyor.

Yazın derlemesine göre, dahil edilen bu araştırmalarda karantina altına alınmış insanlarda en sık rastlanan olumsuz psikolojik etkiler travma sonrası stres belirtileri, kafa karışıklığı ve öfke olarak sıralanıyor.

Buna ek olarak karantina sonrasında, herhangi bir risk olmamasına karşın temastan kaçınma gibi davranışların devam edebildiği de bildiriliyor.

Bu olumsuz etkilerin tetikleyicileri ise uzayan karantina süreleri, yetersiz bilgilendirme, enfeksiyon korkuları, kızgınlık, sıkıntı, yetersiz/yanlış ihtiyaç temini, ekonomik zorluk/kayıp ve stigma (olumsuz/aşağılayıcı etiketlemeler).

Karantina sırasında tetikleyici etkenler

Çalışmalara göre, karantina yaşayan katılımcılar özellikle gıda, bakım ve temizlik malzemesi ile tıbbi malzeme gibi temel ihtiyaçların yetkililerce sağlanmamasını temel sorun olarak bildiriyor.

Çalışmaların yapıldığı ülkelere göre bulgular değişse de yetkililerin karantinadakilere malzeme tedariğini yeterli derecede sağlamadığı durumlarda kurumlara ve yetkililere yönelik hem kızgınlık hem de endişe artarak devam ediyor.

Gıda, su, temizlik malzemelerinin yanı sıra tıbbi malzemelerin ve tıbbi bakımın sağlanmaması olumsuz psikolojik etkileri tetikleyici bir faktör olarak ortaya çıkıyor.

Ayrıca katılımcılar sağlık yetkililerinin yetersiz/belirsiz bilgi paylaşımını yaşadıkları olumsuzluklar açısından temel bir tetikleyici olarak değerlendiriyor.

Buna göre yakın dönemdeki geçmiş salgınlarda alınacak eylemlere dair net yönergelerin bulunmayışı, yetkili kurumların birbiriyle koordinasyon kurmadan farklı tür ve yaklaşımlarda yaptıkları açıklamalar, farklı tehlike seviyelerine ve olası sonuçlarına ilişkin açık bilgilendirme, küresel salgının ciddiyetine yönelik sağlık ve hükümet yetkililerinin şeffaflıktan uzak yaklaşımı ve karantinanın sebebine ilişkin yeterli açıklamaların yapılmayışı karantina sırasında ve sonrasında olumsuz psikolojik etkileri tetikliyor.

Derlemeye dahil edilen çalışmalardan sekizinde karantina yaşayan katılımcılar enfeksiyona ilişkin korku ifade ediyorlar. Bu korkuların başında kendilerinin enfeksiyondan nasıl etkileyeceği ve yakınlarına bulaştırıp bulaştırmadıkları geliyor.

Üç çalışmada ise uzayan karantina sürelerinin özellikle travma sonrası stres belirtileri, kaçınma davranışı ve öfke ile ilişkili bulunduğu bildiriliyor.

Karantina sonrası: Ekonomik zorluklar ve olumsuz etiketlenme

Karantina sonrasına ilişkin olumsuz psikolojik etkilerin tetikleyicisi olarak ekonomik zorluklar ve toplumda olumsuz etiketlenme öne çıkıyor.

Ekonomik zorlukların ifadesi çoğunlukla karantina döneminde ücretsiz izinlere ve özellikle ekonomik sıkıntı yaşayan hanelere zamanında telafi maddi desteğinin yapılmamasına dayandırılıyor. Maddi gelir durumu iyi olmayan katılımcılarda travma sonrası stres ve depresyon belirtileri daha fazla görülüyor.

Karantina sonrasında hem iyileşen hastalar hem de sağlık görevlileri olumsuz etiketlenmeye maruz kalabiliyor. Buna göre karantina bitse ve salgın kontrol altına alınsa bile yakın çevreleri bu kişilerden uzaklaşıyor.

Katılımcılar karantina sonrasında insanların kendileriyle temastan kaçındığını ve sosyal etkinliklere dahil edilmediklerini, bunun kendilerini olumsuz etkilediğini bildiriyor.

Ayrıca sağlık çalışanları karantina sonrasında yakın çevrelerinden mesleklerine ve içerdiği tehlikelere dair askı gördüklerini belirtiyor.

Neler yapılabilir?

Dünyadan 24 çalışmanın dahil edildiği derlemede ise karantinanın olumsuz psikolojik etkilerinin önüne geçmek için ise vurgulanan öneriler şöyle:

  • Esas anahtar, bilgidir. Etkin ve hızlı iletişim elzemdir. Karantina altına alınan insanların durumu anlama ihtiyacı bulunur. Enfeksiyona ve risklerine dair tutarlı ve net bilgilerin yetkililerce zamanında paylaşılması önemlidir.
  • Hem genel hem de tıbbi tedariklerin yetkililerce kısa sürede ve devamlı sağlanması ve bu esnada ekonomik eşitsizliklerin göz önünde bulundurulması gerekir. Bunun için tedariğe yönelik provizyonların zamanında yapılması ve önceden hazırlıklı olunması esastır.
  • Genel kesim gibi sağlık çalışanlarının da ihtiyaçları göz önünde bulundurulmalıdır.
  • Karantina süreci risk hesaplamalarına uygun şekilde kısa olmalıdır ve olağandışı durumlar yaşanmadıkça karantina süreleri değiştirilmemelidir. Ayrıca karantina boyunca insanların sıkılmaması açısından iletişim ağlarının açık tutulması gerekir.
  • Olumsuz etkilerin büyük bir kısmı özgürlük kısıtlanmasından kaynaklanır; istençli (kendi kendine) karantina daha düşük seviyede stresle ilişkilidir.
  • Halk sağlığı yetkilileri özgeci bir tercih olarak sosyal mesafelenme ve kendini tecrit etme yöntemini vurgulamalıdır. Ancak istençli karantina şartları (tedarik ve bilgilendirme) oluşmadıkça insanlardan kendi kendilerini tecrit etmeleri beklenemez.

Toplumun geniş kesimlerini veya tamamını ilgilendiren salgın gibi acil durumlarda yönetim ve yetkililerden beklenen bu temel gerekliliklere ek olarak yurttaşlar arasında karşılıklı yardım ağlarının örgütlenmesi önemlidir.

Bunun için ihtiyaçlar temelinde iletişim ağları oluşturulabilir ve ağa dahil olanların yetkinlikleri ile imkanları dahilinde görev dağılımları planlanabilir.

Mevcut toplumsal eşitsizlikler temelinde karşılıklı yardım pratiklerinin hem yerel yetkililer hem de yurttaş topluluklarınca genişletilmesi ve hızlandırılması salgın sırasında ve sonrasında özellikle hakkaniyetli yaşam süremeyen insanların sağlığını fiziki ve psikolojik olarak korumada yardımcı olabilir.


Kaynaklar
Previous post
Kendinizi ve çocuğunuzu 'Corona'dan korumanın yolları
Next post
“Türkiye’nin Suriye politikası, ülkenin Kürtler ile olan ilişkisini etkiliyor”