Ana SayfaYazarlarAbdulmelik Ş. BekirTufan’a karşı Nuh olmak

Tufan’a karşı Nuh olmak


Abdulmelik Ş. Bekir


Gılgamış ona, Utnapiştim’e dedi: Gökyüzünün boğasını yakalamış ve onu öldürmüştük. Kimsenin girmediği yere girmiş, Humbaba’yı yok etmiştik! Dağların yolaklarında aslanları vurmuştuk! Şimdi en sevdiğim arkadaşım Engidu’yu kaybettim. Ben de mi onun kaderini paylaşacağım? Bana söyle, ölümsüzlüğü nasıl bulurum?

Utnapiştim ona, Gılgamış’a dedi: Ea, tanrıların verdikleri kararı, kamıştan bir çite anlattı: “Kamış çit, kamış çit! Duvar, duvar! Kamış çit dinle, duvar anımsa! Şurippaklı Ubar-Tutu’nun oğlu Utnapiştim, evi sök. Bir gemi yap. Serveti bırak. Yaşamı ara! Mülkten nefret et! Canını kurtar!

Ea’ya, efendime dedim: “İyi, anlaşıldı efendim. Şimdi bana ne dedinse iyi dikkat ettim. Ben yapacağım.

… Küçük yavrular bile gemi için zift taşıyorlardı. Güçlü erkekler gemiye yedek kereste getiriyorlardı.

…İşçilere çok sığır kestim. Ve her gün koyun boğazladım. Ustalara, ırmak suyu gibi bira, rakı, şırlık ve şarap akıtıldı. Bunlar, Newroz bayramına benzer bir bayram kutladılar.

…Gemi yedinci günde tamam oldu.

Utnapiştim ona, Gılgamış’a dedi: “Ey Gılgamış, sen bir tanrı çocuğu olduğun halde niçin yoksulluğa düştün? Baban ve anan sana hep iyi şeyler gösterdi. Ey Gılgamış, niçin aptala döndün? Ülkene dön ve insanlara iyilik yaptığın zaman duyduğun coşkuyu duy yine.”

Yukarıdaki satırlar M.Ö. 2000’de yazılan Gılgamış Destanı’nın 11. Tableti’nden. Gılgamış ilk olarak Engidu ile yaptıkları ‘meziyetleri’ sıralayarak yiğitliğini ifade ediyor. Ardından ölümün arkadaşı Engidu’yu aldığını ve sıranın kendisine geleceğinden duyduğu korkuyu anlatarak ölümsüzlük sırrını istiyor.

Utnapiştim (Yahudi söylencesinde Nuh’a dönüşüyor) ise, ölümsüzlüğü arayan Gılgamış’a (Gir-Gamêş) insanlığı Tufan’dan kurtarmanın hikâyesini anlatarak münasip bir lisanla ‘insan’ olmasını istiyor.

Aradan 4 bin yıl geçmesine rağmen insanlık benzer bir süreci yaşıyor. O günün kralı, güçlüsü ve dahi devleti olan Gılgamış, iktidarı için boğayı, aslanı, doğayı nasıl katlettiğini ve onlara sahip olduğunu bir meziyet olarak sıralıyor. Mükafat olarak da ölümsüzlüğü hak ettiğini düşündüğünden Utnapiştim’den ölümsüzlüğün sırrını istiyor. Utnapiştim de, Gılgamış’ın ders alması ve belki de hidayete ermesi umuduyla Tufan hikâyesini anlatıyor. Hikâyede, “Serveti bırak. Yaşamı ara! Mülkten nefret et! Canını kurtar!” cümlesiyle bir nevi Tufan’a sebep olan nedenleri sıralıyor. Çözüm olarak da ülkesine dönmesi ve tabiri caizse insan olmasını, iyilik yapmasını öğütlüyor Utnapiştim.

Gılgamış, kralı olduğu Uruk’a dönüyor ancak tabletlerin kalan kısmı tahrip olduğundan ya da okunmadığından Utnapiştim’in ‘insan ol’, ‘aptal olma’, ‘insanlara iyilik et’ sözünü dinleyip dinlemediğini öğrenemiyoruz. Ancak gerek Gılgamış’ın kralı olduğu Uruk’un bugünkü hali Irak’ın durumu, gerekse insanlığın güncel hali, Utnapiştim’in sözlerinin çok da dinlenmediğini gösteriyor.

Yani Gılgamış’ın bildiğini okumaya devam ettiği açıktır. Uruk’ta insanların, hayvanların ve ağaçların kıyımı üzerine kurduğu sistem her şeyi tükete tükete bugüne geldi.

Gılgamış’ın tüm yapıp ettiklerine rağmen ölüm karşısındaki çaresizliği yaşanan son Corona virüsü salgınıyla günümüze birebir teşmil etmiş vaziyette. Daha birkaç ay öncesine kadar S-400’lerin, Patriotlar’ın, F-35’lerin, nükleer silahların, İHA ve SİHA’ların içre olduğu savaş çığırtkanlığı; milliyetçi, ırkçı nutuklar; böbürlenmeler ve meydan okumalar gözle görünmeyen bir virüs karşısında tuzla buz oldu.

Gökyüzü Boğası’nı öldürerek toplum üzerinde iktidar kuran, ormanın bekçisi Hunvava’yı öldürerek ağaçları deviren, kırlardaki aslanı öldürerek hayvanlara korku salan Gılgamış nasıl ölüm karşısında çaresiz kalmışsa, kitle kıyımını sağlayan tank, top, uçak ve bomba sahipleri de gözle görünmeyecek kadar küçük olan bir virüs karşısında çaresiz kaldı.

Birkaç ay öncesine kadar da kendini her şeye muktedir sananların şimdi en çok merak ettiği soru şu: Peki şimdi ne olacak?

Aslında ne yaşanan salgın yeni bir şey ne de salgın karşısında insanlığın ne yapması gerektiği sorusunun cevabı. İkisi de daha önce defalarca yaşandı. İkisi de 4 bin yıl önce yazılan 11. Tablet’te mevcut.

İnsanlık için felaket olan doğa için kendi dengesini bulma arayışıdır. Her bir ağızdan virüsü kınamanın, ondan nefret etmenin ya da onun üzerinden başka halkları, toplumun yaşlılar gibi bir zümresini suçlayarak buradan bile nefret üretmenin bir faydası yok. Yapılması gereken insanlığı buraya getiren nedenleri anlamak ve virüsün de bir parçası olduğu doğayla uyumlu yaşama yollarını bulmaktır. Bunun cevabı da tablette, “Serveti bırak. Yaşamı ara! Mülkten nefret et! Canını kurtar! İnsan ol, iyilik yap” cümleleriyle olabildiğince basit bir şekilde ifade edilmiştir.

Aslında ne yaşanan salgın yeni bir şey ne de salgın karşısında insanlığın ne yapması gerektiği sorusunun cevabı. İkisi de daha önce defalarca yaşandı. İkisi de 4 bin yıl önce yazılan 11. Tablet’te mevcut.

Kısacası “Şimdi ne olacak?” sorusunun cevabı ‘insan’ olabilmektir. Daha önemlisi, “İnsanlık bu sefer ders almayı başaracak mı?” sorusunun cevabına odaklanmaktır.

İnsanlık büyük kayıplarla da olsa Tufan’dan çıkmayı başardı ancak Tufan’a neden olan pratiklerden kurtulduğunu söylemek mümkün değil. Hastalık yine nüksetti ve insan yine doğayla ters düştü. Hem de bu sefer tarihte eşi benzeri görülmemiş düzeyde ters düştü. Gılgamış ve şürekası Tufan’ı çabuk unuttu. Yine mülk ve servetin peşine düştü. Daha fazla servet ve kâr için suları kirletti, ormanları kesti, yer altını üstüne getirdi, hayvanları kıyımdan geçirerek birçok türünü yok etti.

Biyolojik doğayla da sınırlı kalmadı, toplumsal doğayı da tarumar etti. Gılgamış’ın şürekası yoksulluk, yoksunluk, eşitsizlik, adaletsizlik, kitlesel kıyımlar üzerinden sürekli büyüyen ve doymak bilmeyen adına devlet/ulus-devlet denilen bir hırsızlık, talan, şiddet, ölüm ve yalan şebekesi oluşturdu. Doğanın ve toplumun tüm kaynakları, emekleri yaşamı tüketen savaşlara harcandı. Maalesef insanlığın çoğunluğu da bu şebekenin doğaya ve insana karşı tüm cinayet ve suçlarını susarak ve tepkisiz kalarak izledi. Hatta milliyetçilik ve ırkçılık zehrine maruz kalan toplumların önemli bir kesimi bu şebekeyi kendisinin zannetti ve destek oldu. Ve gelinen nokta maalesef insanlık açısından yeni bir Tufan.

Elbette bu sadece ortaya çıkan bu salgın hastalıkla ilgili değildir. Gılgamış’ın şahsında tarih sahnesine çıkan devlet denen Leviathan, ulus-devletçilikle son iki yüz yılda insanlığı felakete götüren yolun taşlarını teker terek ve göz göre göre döşedi. Hiç kimse bir yılı aşkındır cayır cayır yanan Yağmur Ormanları’nın acısını hissetmedi, sürekli eriyen buzulların sebebini sormadı, nesli tükenen canlıları dert etmedi. Buna öncülük eden ulus-devletler desteklendiği gibi bir de milliyetçilik, ırkçılık zehrine dûçâr olan toplumlar bu ulus-devletlerin başına, Gılgamış’tan bin kat fazla kibir ve güç düşkünü diktatör ve despotları seçti.

Sağlığa, refaha, bilime ve doğayla uyumlu bir yaşamı sağlayacak eğitime gitmesi gereken kaynaklar, milliyetçilik ve ırkçılığa yaslanan despotik yönetimlerin iktidar uğruna giriştikleri savaş ve savaş araçlarına harcandı. Corona virüsü sadece basireti bağlanan toplumların bir türlü söyleyemediği, ‘kral çıplak’ gerçekliğini herkese gösterdi. Şimdi mesele şu ki, toplumlar şimdiye kadar bilerek ya da bilmeyerek müdahale etmediği, edemediği, etme gücü ve basiretini kendinde bulamadığı bu gerçeklik karşısında susmaya mı devam edecek yoksa harekete mi geçecek?

Toplumların buna karşı nasıl bir refleks göstereceğini şimdiden kestirmek mümkün değil. Bunu gelecek gösterecektir. Ancak Gılgamış’ın temsilcilerinin nasıl refleks göstereceğini şimdiden öngörmek mümkün.

Ulus-devletlerin ilk tepkileri bu Tufan’dan ders almak bir yana, krizi fırsata çevirmenin çabası içerisinde olduklarını gösteriyor. Ulus-devletlerin birbirleriyle dayanışma düzeyleri, açıkladıkları destek paketleri, toplumlardan bilgi saklama çabalarının gösterdiği gerçek, tek dertlerinin iflas eden kapitalist sistemi ve sistemden nemalanan zümreyi kurtarmaktır.

Ezilenlerin emeklerini silaha ve savaşa yatıran ve birbirleriyle it dalaşını politika olarak toplumlara sunan ulus devletlerin şimdiye gösterdikleri bariz gerçeklik, toplumu sürükledikleri bu Tufan’dan çıkaracak güç, kapasite ve basiretlerinin olmadığıdır.

Din, dil, ırk, zümre tanımayan virüse karşı hala ırkçılık ve milliyetçiliğe dayalı, krizden faydalı çıkmanın hesaplarını yapan ulus-devletlerin insanlığı götüreceği yer tam bir felakettir. Dolayısıyla toplumların, halkların takkeyi önüne koyup düşünme zamanı gelmiştir.

Virüs salgını çoktan yapılması gereken ancak bir türlü yapılamayan bu muhasebenin bir an önce yapılmasını acil hale getirmiştir.

İnsanlık bu muhasebeyi yapmaz ya da yapamazsa ciddi bir bedel ödemek zorunda kalacaktır. Elbette insanlar bir şekliyle hayatta kalacaklardır. Ancak bunun bedeli öyle hafif olmayacaktır.

Doğayla uyumlu yaşamanın muhasebesi yapılmadan ve gerekenler yerine getirilmediği sürece insanlık asla rahat yüzü görmeyecektir. Yaşamı nasıl yaşadığından ziyade ne olursa olsun ayakta kalmayı yaşam zannetmeye devam edecektir. Zira doğaya, topluma ve insana düşman bu devletçi, iktidarcı sistem hayatta kaldığı sürece bir salgın gider bir salgın gelir. Salgının olmadığı zamanda toplumsal sorunlar dün olduğu gibi yarında birikerek hayatı yaşanmaz kılmaya devam edecektir.

Her değişim ve dönüşümün ileriye dönük olmadığını insanlık tarihi defalarca gösterdi. Zira kaos süreçlerinde örgütlü ve organize olan güçler her zaman gelişmelere yön vermişlerdir. Nitekim devlet şebekesini ve gücünü elinde bulunduran ulus-devletlerin şimdiden bu yönlü çabaları mevcuttur.

Yüz yıllardır milliyetçilik ve ırkçılık girdabında debelenen toplumların bu krizi yeni bir muhasebe yapma sürecine dönüştürmesinin zorlukları vardır. Burada toplumun sol, sosyalist ve demokratik kesimlerine oldukça büyük sorumluluklar düşmektedir. Aynı zamanda yeni bir yaşamı örecek ciddi fırsat ve olanaklar da sunmaktadır. Tıkanan, iflas eden, çöken bir sisteme karşı yeniyi önermenin, örmenin ve mücadelesini yükseltmenin zamanıdır. Bu yapılmadan, sistemin kendiliğinden değişeceği beklentisine kapılmak büyük bir gaflet olacaktır.

Her değişim ve dönüşümün ileriye dönük olmadığını insanlık tarihi defalarca gösterdi. Zira kaos süreçlerinde örgütlü ve organize olan güçler her zaman gelişmelere yön vermişlerdir. Nitekim devlet şebekesini ve gücünü elinde bulunduran ulus-devletlerin şimdiden bu yönlü çabaları mevcuttur.

ABD ve Çin’in bu durumda bile birbirini suçlamaları, devletlerin işbirliği yapmak yerine birbirine çelme atmaları, ellerini ovuşturarak, “kim daha fazla zarar görecek” hasapları yapmaları, özellikle tek adam rejimleri gibi despotik, diktatöryel ulus-devletlerin iç kamuoyuna yönelik hamaset ve milliyetçi söylemleri bunun göstergesidir.

Kapitalist modernite sistemi ve siyasal formu olan ulus-devletin tıkanmışlığı, çöküşü ve insanlığın felaketine dönüşebilecek felaketlerin önünü açan ekolojik ve toplumsal yıkımına dikkat çekmek, teşhir etmek ve insanlığa yeni bir yörünge önermek her zamankinden önemli olmaktadır. Gerek içinde bulunan salgın sürecinde toplumu bilgilendirmek ve yönlendirmek, gerekse sonrası için perspektif sunmak hayati önemdedir.

Ne olursa olsun bu sürecin yıllarca sürecek politik, sosyolojik ve ekonomik sonuçları olacaktır. İktidarcı, devletçi sistemin bu süreci kendini kurtarma sürecine dönüştürmesini engellemek, halkların ilerici, aydın ve demokrat kesimlerinin elindedir.

Aksi takdirde Gılgamış’ın şahsında somutlaşan sistemin daha kısa aralıklarla insanlığı benzer ve daha ağır felaketlere dûçâr etmesidir. Dolayısıyla yeni Utnapiştim, yeni Hz. Nuh olmanın zamanıdır.

Previous post
Güven’den 'infaz düzenlemesi' uyarısı: Stratejik bir hata yüzbinlerin ölümüne neden olabilir
Next post
MSB: Irak’ın kuzeyinde iki asker hayatını kaybetti